Sonra bir Şubat akşamı

Ahmet Uçar, a.ucar@ed.ac.uk

Sigarasını, sanki hemen yanımızda oturan birinin hakkında gizli bir şeyler söyleyecekmiş edasıyla elini siper ettikten hemen sonra yaktı. Hava rüzgârlı değildi. Sanıyorum alışkanlıktan.

Bana sorarsanız, kadınlarla olan ikili ilişkilerimde -annemle olanları da sayarsak- başarıya en yakın olduğum zamandı diyebilirim. Fakat başarıdan kastettiğin nedir diye sorarsanız, bir an bile düşünmeden bunu bana sormamanızı rica ederim.

İş çıkışı bir yerde oturmuş, laflıyorduk. Hoş bizim içinde bulunduğumuz duruma laflamak kelimesi ne denli uygun düşer, bilmiyorum. O, bana hayatından gelişigüzel seçtiği bölük pörçük hatıraları sunarken ben onun ağzından çıkan kelimelerin son harfleriyle yeni kelimeler türetmeye gayret ediyordum. Bulmacaları hep sevmişimdir.

Anlattığı her anının arasında duraklıyor, sanki benim konuşmamı bekliyordu. İnce ve orta uzunlukta olan parmaklarının arasında içine çekmeden tuttuğu sigarasının biriken külünü hafifçe küllüğün kenarına değdirdikten sonra, bana verdiği sürenin bir kez daha sonuna geliniyor olacak, başka bir anıya geçiyordu. Sonra başka, başka ve başka bir anıya. Son harften kelime türetme oyunundan sıkıldığım bir an, kendimi onu dinlerken buldum.

“Yusuf Atılgan’ın bir romanı var, okumuş olmalısın, Aylak Adam. Sen o öyküdeki C.’den başkası değilsin” dedi, dudakları hafif bir gülümseme halini alırken. Pek kitap okuma alışkanlığımın olmadığını söyleyecekken, “Modern dünyanın Ankara’sında bir aylak” diye ekledi sesini yükselterek, hafif gülümsemesi muzip ve bir miktar da şuh bir kahkahaya dönüşmeden hemen önce.

Bunları duyduktan sonra, bazı zamanlarda doğuştan bir hastalık hatta lanet olduğuna inandığım ufak mutluluklarla yetinebilme özelliğim yine yersiz etkisini göstermiş olacak, “İşte, beni şimdiden roman kahramanlarıyla falan eşleştirmeye de başladı; tamamdır oğlum bu sefer farklı, bu sefer olacak,” diye geçirdim içimden.

Sonra hiç konuşmadığı, benim de onun suskunluğunun karşısında ancak gözlerine bakıp, derin düşüncelere dalmaya çabaladığım birkaç dakikadan sonra külü iyiden iyiye düşmek üzere olan sigarasını doksan dereceye yakın bir açıyla kül tablasına bastırıp, hızlıca montunu ve çantasını alıp gitmeseydi, C.’nin ne anlama geldiğini yahut Atılgan’ın nereli olduğunu falan sorabilirdim belki.

Reklamlar