Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

Arada sırada okuduğum köşe yazılarında karşıma çıkan bu deyimi de/da’nın 8. sayısında Irmak Akman’ın yazısında da gördüm. Yazının tartıştığı şey Türkiye’nin hali dumanlığına tezat, başka havalarda yaşama haliydi. Yazıda beni özellikle meraka sevk eden şey ise başlıktaki deyimin kullanılmış olması ve bununla bağlantılı olarak Irmak’ın 2013’te yazdığı bir yazıdan yaptığı şu alıntıydı:

Mesela ezkaza İsveç’te doğmuş olsak şu anda yaptığımız suya sabuna dokunmayan işleri daha bir gönül rahatlığıyla yapabilir, suya sabuna dokunmayan hayatımızı daha bir gönül rahatlığıyla yaşayabilirdik.

Nihan Yığın, nhnygn@gmail.com

“Öyle bir havası var ki, Türkiye’nin en nemli şehri bile serin kalır Bangkok’ta hissedilen nemin yanında,” diyor arkadaşım Tayland’a gideceğimi söylediğimde ve ekliyor, “İstanbul’dan farkı yok aslında. Binalar, trafik, kaos… Tabii o kadar yol gitmişken görmeden olmaz. Üç gün kalsan yeter, daha fazlası zaman kaybı.”

Selçuk Türkmen, hselcukturkmen@gmail.com

Ukrayna yakın geçmişte uluslararası politikalar gündeminin üst sıralarında yer bulan bir ülke. Gerek 2004 yılında yaşanan Turuncu Devrim, gerekse 2013 yılının sonlarında başlayan Euromaidan protestoları ve onu izleyen olaylar uluslararası politikalar için yaşamsal etkileri olan gelişmelerdi. Şimdilerde, Ortadoğu’daki gelişmelerin ağırlığı karşısında Ukrayna krizi, Kırım ve Donbas sorunları unutulmuş görünüyor. Bu sorunlarda Ukrayna’nın Avrupa ve Rusya arasında hem politik hem de toplumsal bölünmüşlüğünün rolü büyük. Bu durumu günlük yaşamda gözlemlemekse güç değil. Kent adları güzel bir örnek. Odesa Ukraince, Odessa Rusça. Artık unutulmuş olan Türkçe adıysa, on beşinci yüzyıl sonlarında kenti ele geçiren Kırım Hanı Hacı Giray’dan dolayı Hacıbey.

Selçuk Türkmen, hselcukturkmen@gmail.com

Yaklaşık bir yıl önce kısa bir Kişinev gezisinden döndüğümde, izlenimlerimi soran arkadaşlarıma kestirme bir yanıt vermiştim: Gitmezseniz çok şey kaçırmazsınız. Sovyet ve postsovyet gerçekliğin hemen her türünden merak, ilgi ve büyülenme karışımı bir duyguyla etkilendiğim halde, o zaman gerçekten Kişinev’den etkilenmeden döndüğümü düşünüyordum. Bir yıl sonra, pek de öyle olmadığını ayrımsıyorum.

Fergül Çırpan, fergulc@gmail.com

İçten içe çekiniyorsunuz… biliyorum. Pis diyorsunuz ve kötü kokuyormuş sokakları. Kalabalıkmış çok ve insanlar çok fazla ve çok pislermiş. Sokaklarda yemekler. Dolu dolu baharatlarla dolu garip garip yemekler. Fareler diyorsunuz… onlar bile saygı görüyormuş. Evcil hayvan olarak besliyorlarmış onları. Odalar dolusu fareler var diyorsunuz. Süt içiyorlarmış kaselerden.

Ercan Denk, ercandenk@hotmail.com

Unutulmaz bir hayal kırıklığıydı. Öyle ki, “Nevşehir’in gözünü seveyim” kendiliğinden dilimden dökülmüştü. “Yaşamaya değil, okumaya geldin” diye kendimi sakinleştiriyor, yoldayken heyecanıma yenik düşen uykumun ağırlığını hissediyordum. Otogardan otobüs durağına kadarki on dakikalık yolda gördüklerim bana, kasaba irisi bir yerde dört yılımı geçireceğimi söylüyordu. Otobüse bindikten sonra toparlanıp, adı hiç hatırlanmayan bir hafiyeyi birinin hafiyeden sayması, ona iş vermesi ve o hafiyenin de, işe koyulup titizlikle ipuçları toplamaya girişmesi edasında, şehirde şehir izi aramaya koyuldum. Birkaç küçük emareye rastladıktan hemen sonra, otobüs, tren yolundan geçti. Yunus Emre Kampüsü’ne kadarki bölümde gördüğüm manzara ile resmen koltuğa yığıldım. “Köhneşehir” ağır kaçmasın diye “Eskişehir” demişler, dedim; can çekişen birinin son sözleriymiş gibi. Yirmi dört yıl olmuş.

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Processed with VSCO with m5 presetYukarıdaki fotoğrafı Ağustos ayında Kafkasya’da bir dağ köyünde çektim. Sofrada oturan kişilerin arasında dil, din, kültür veya yaşam tarzı birliği yok. Sofra yol kenarındaki küçük bir Ortodoks şapelinin hemen yanındaki çardakta kurulu. İlk bakışta bu insanların tam olarak hangi özelliği paylaştıkları veya hangi amaçla bir araya geldikleri de belli olmuyor. Türkçe, Rusça, Osetçe, Macarca veya İngilizce konuşarak iletişim kuruyorlar. Farklı ülkelerin pasaportlarını taşıyorlar, bambaşka meslek kollarına aitler ve hepsinin hayat hikayesi de farklı. Ortak noktaları kaybettikleri müşterek ataları Alanlar’ın izini sürmek için bu sofra etrafında sekiz yüz yıl sonra ilk kez bir araya gelmeleri.