Elif Mercan, sanemelifmercan@gmail.com

KesKazan_KoruKazan_ElifMercan
Çizim: Elif Mercan

“Özellikle son iki yüzyılda insanlık doğanın dengesini kısa vadeli çıkarları için, öldüresiye bozdu. Türkiye’de bu iş son 50-60 yılda yapıldı. Geleceklerini düşünen gelişmiş ülkeler yaptıkları yanlışın ayrımına varıp, doğalarını yeniden büyük ölçüde kazandılar. Bu arada yeniden kazanılamayacak kayıplar da oldu,” (1) der Necati Güvenç Mamıkoğlu kitabında. Yakın aralıklarla tazelenen doğa katliamları sonrasında benzer minvalde cümlelere yazılı medyada da rastlayan bizlerin ağaç katliamlarına verdiği tepki, halihazırda bekleyen kızgınlığımızla birleşince kabarıp taşıyor. Meselenin karşı muhatabı sermayenin akıtıldığı havuzunda sabah akşam yüzüyor, bunu biliyoruz. Peki koruma hareketimizin temelinde, birilerinin katliamlardan kârlı çıkıyor oluşu mu, ağaçlandırmanın önemini biliyor oluşumuz mu, yoksa ağaca duyduğumuz koşulsuz sevgi mi var?

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

attachment-1
Fotoğraf: Murat Odabaşı. Spitsbergen, Kuzey Buz Denizi (Norveç) Ağustos 2016

Kasım ayındaki ölçümlere göre Kuzey kutbunun ısısı mevsim normallerinden tam yirmi derece fazla. Bilim adamları bunu benzeri görülmemiş ve şoke edici bir gelişme olarak değerlendiriyor. Kutup dairesine sınırı olan 8 ülkeden oluşan (ABD, Kanada, Norveç, Finlandiya, İsveç, Danimarka, İzlanda ve Rusya) Arktik Konseyi’nin hazırladığı direnç raporu (Arctic Resilience Report), eriyen buzulların etkisinin Hint Okyanusu’na kadar hissedileceğini söylüyor ve bunun küresel etkilerinin kontrol edilemez bir hal alabileceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Okan Doğan, okando@yandex.com

rhino_2
Çizim: Elif Mercan

Hepimizin yakından tanıdığı o yegâne düşmanı olmasaydı, tonlarca ağırlığıyla, cüssesinden beklenmeyecek çevikliğiyle, kalın derisiyle, bir metreye yaklaşabilen boynuzlarıyla gergedanın doğada mutlak bir hakimiyet kurması beklenebilirdi. Ancak yerküre üzerinde ezici çoğunluğu yalnızca dört ülkede (Güney Afrika, Namibya, Zimbabve ve Kenya) olmak üzere taş çatlasa yirmi küsür bin gergedan kaldı. Aslında bu, gergedanlar tarihinin dip noktası değil; geçmişte gergedan soyunun tükenmeye daha yakın olduğu anlar olmuş, koruma çabalarının yoğunlaştırılmasıyla gergedan nüfusu belirli bir istikrara kavuşturulmuştu. Fakat gergedan korumacıları ile gergedan avcıları arasındaki mücadele son yıllarda yeniden tüyler ürpertici bir istikamette seyretmeye başladı. Bu mücadelede başarı sağlanamazsa, birkaç kuşak sonra yeryüzünde insan esareti altında bulunanlar hariç bir tane bile gergedan kalmayacak. Peki ne yapmalı? Evet, uluslararası suç ve kaçakçılık örgütlerinin, Uzak Asyalı geleneksel tıp bilginlerinin, bu dev hayvanlara diz çöktürmekle anlaşılmaz bir doyuma ulaşan Teksaslı milyarderlerin, Afrikalı baldırı çıplakların, yedi düvelden Afrika’ya akın eden halk kahramanı gönüllülerin dans ettiği bu sahnenin orta yerinde, kimsenin cevabında mutabık olmadığı bu soru yatıyor: gergedan nasıl kurtulur?

Ahmet Aral, aralahmt@gmail.com

2-print
Fotoğraf: Ahmet Aral

Hepimizin içinde kendini iyi hissetiği kuytularımız yok mudur? Vardır, iddia ediyoruz. Kimimiz için Foça, kimimiz için Bodrum, Akdeniz yaylaları, Karadeniz dağları. Bazılarımız adını koymasa da asgari detaylarıyla bu kuytuları tarif edebilecektir. Mesela; deniz olsun, güneşlenebileyim, akşama rakımı açayım şöyle, yanında balığım eksik olmasın diye anlatmaya başlayınca nereler gelmiyor aklımıza. Hayallerdeki her seçenek sizindir dolayısı ile. Bu aynı zamanda özgürlük duygusu ve zihinsel rahatlığı da besleyebilmekte. Bazılarımız da doğa aşığıyızdır. Dağlar, ağaçlar, dereler, türlü türlü çiçekler ve toprak kokusu yakalar kimimizi. Böyle özlediğimiz her yere hasret birikir günden güne zihinlerde. İşte bu hasret zihinden taşmaya başladığında planlara koyulur, sever adım yürümeye başlarız toprağı avuçlayacağımız ilk güne.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Haziran ayı sonunda Antalya Adrasan’da ve Kumluca’da yaşanan orman yangınlarının ardından, aklıma yanan ormanlık alanlara ne olduğu sorusu geldi. Bu alanlar imara açılabilir miydi? Hangi ormanlık alanlar, hangi koşullarda imara açılabiliyordu? Bu soruların cevabını bulmak için bir mevzuat taraması yaptım, soru-cevap şeklinde paylaşmak istiyorum.

Çağrı Yalkın, cagri.yalkin@brunel.ac.uk

Antropolog Andrew Brooks, “Clothing poverty: the Hidden World of Fast-Fashion and Second-hand Clothes” (Yoksulluğu Giydirmek: Hızlı Moda ve İkinci El Kıyafetlerin Saklı Dünyası) isimli kitabında sanılanın aksine “yoksulları giydirmeliyiz, onlara kıyafetlerimizi bağışlamalıyız” demiyor. Yıllar süren bir antropolojik saha çalışması sonunda, masumane bir şekilde özellikle İngiltere ve Kuzey Amerika’da derneklere, hayır kurumlarına bağışladığımız kotların (jean’lerin) nasıl olup da Afrika’da yoksullara satıldığını anlatıyor.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Kış mevsiminin en sevmediğim yanı dışarı adımımı attığım ya da pencereyi araladığım anda karşıma çıkan acı kömür kokusu. Evimin çok yakınındaki tek katlı bir evde sürekli kömür yakıldığı için kışın evi havalandırmak ciddi bir operasyona dönüştü. Evin bacasının tütmediği ya da ince ince tüttüğü bir anı kollayıp, evin sahipleri sobayı beslemeden pencereleri kapatmış olmam gerekiyor. Yoksa kaşla göz arasında bacalarından kesif bir duman bulutu yükseliyor ve bizim evin içine doluyor. Hava nispeten sıcak olduğu halde neden bu kadar çok kömür yaktıklarını sorduğumda evimde çalışan bakıcı hanım “o evlerin içinin soğuk olduğunu,” ama dumanın bu kadar kötü kokmasının sebebinin kötü kalite kömür kullanmaları olduğunu söylüyor.