Kategori: Ağustos/Eylül 2017, Sayı: 10

Barbarlıkta yeni ufuklar

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Suriye iç savaşına dair herkesin aklında yer eden en az bir vahşet öyküsü vardır. Örneğin ilk yayınlandığında şok etkisi yaratan canlı infaz videoları 2013 yazı gibi hayatımıza girmeye başlamıştı. Haber sitelerinin ana sayfalarına ilk kez düştüğü gün bu videolardan birini üniversitedeki ofisimizde, arkadaşlarla beraber biz de merakla izlemiştik. Irak kırsalından Suriye’ye seyir halindeki bir kamyon (o zamanlar adı dahi bilinmeyen) Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) militanları tarafından durduruluyordu. Kamyonun içindekiler aşağı indiriliyor ve hangi namazın kaç rekat olduğu gibi İslami bilgilerinin sınandığı sorular soruluyordu. Araçtakiler soruları bilemeyince militanlar bu kişilerin Sünni Müslüman olmadığına kanaat getiriyordu ve birkaç saniye içinde aynı kişilerin yolun hemen kenarında kurşuna dizildiğine şahit oluyorduk. İnfaz sırasında ve sonrasında yükselen tekbir sesleriyle video final yapıyordu. 82 yaşındaki Suriyeli eski eserler genel müdürü ve arkeolog Halid Esad’ın, başından ayrılan gövdesinin Palmira’daki antik Roma sütunlarına asıldığı haberini okuduğum ana kadar, bu yol kenarı infaz videosu Suriye’deki savaşa dair benim aklımda en çok yer eden vahşet öyküsü olarak kalmıştı.

Daha ne kadar kapanabiliriz?

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Yan Yol’un ilk programından bu yana, sürekli kutuplaşma olgusundan bahsettik; farklı tematik sohbetlerimizde söz konusu meseleyi sosyo-kültürel zıtlıkların uçurumlaşmasına bağladık. Bu meseleyi çok evirip çevirmek ya da çok sıklıkla söz eder hale gelmek, bende bu yazıyı kaleme alma içgüdüsünü tetikledi. Madem toplum ve kültürle ilgili sohbetlerimizin bir çoğunda kutuplaşmadan bahsetmeden programı kapatamaz hale geldik, o halde bu konu üzerine daha fazla düşünmek, yazmak, çizmek, okumak ve hatta araştırma yapmak da gerekiyor diye düşündüm.

Adalet yürüyüşü ve mitingi üzerine

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

IMG_3566

Adalet Yürüyüşü’ne, kortejin Gebze’den Tuzla’ya yürüdüğü 23. Gününde (7 Temmuz) katıldım. Sabah çok erken otobüsler kalkıyordu, ama ben o saatte oğlumu bırakacak kimse bulamayacağım için normal saatimde uyandım. Hiçbir arkadaşım Adalet Yürüyüşü’ne gitmiyordu. Benim de gidebileceğim son gün o Cuma’ydı, çünkü haftasonu gitsem yine çocuğu bırakma ve ailemin çeşitli üyelerine hesap verme gibi bir zorunluluğum olacaktı. (Ki mitinge giderken bu zorunluluk başıma dert oldu.) Oysa işe gittiğim varsayılan Cuma günü bana aitti.

Kumdan kaleler: Dubai ve uluslararası ticaretin akışkan zeminleri

Burç Köstem, burckostem@gmail.com

Delik kazmak içindir…
Delik içinden bakmak içindir,
Dünya üstünde durmak içindir. (1)

Dünya, Dubai tarafından İran Körfezi sularında kum ve taştan inşa edilmiş 300 adadan oluşuyor. Dubai yönetiminin Hollandalı “deniz tarama” (dredging) şirketleriyle anlaşarak inşa ettiği bu adaların esas amacı, şehrin sınırlı sahil şeridini uzatarak, plaja yakın otel ve evler inşa etmek. Kuşbakışı dünya haritasını anımsatan Dünya adaları, aslında kapitalizm ve modern dünyayla ilgili bazı alışılageldik tespitlerin en yalın halleriyle görülebileceği yerler. En başta dünyayı ulus devletlere ayrılmış, eşitsizliklerden arındırılmış düz bir yüzey olarak tahayyül etmek ve bu yüzeyi topyekun tüketime adanmış bir sahil kıyısına dönüştürmek oldukça düşündürücü. Dahası şehirden fiziksel olarak ayrılmış olan adalar aslında birer kapalı site (gated community) görevini de görüyor. Toplam yüz ölçümü 800 futbol sahasını aşan Dünya adaları, Dubai’nin pek çok suni ada inşasından sadece biri. Bu suni adalardan Palm Cumeyra’da hali hazırda insanlar yaşıyor. Ancak Dünya adalarında ev ve otel inşaatları, gerek 2008 finansal krizi, gerek adaların batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasından dolayı bir hayli gecikmiş. Yatırım ağırlıklı olan bu “çılgın projeler,” inşa aşamasında yolsuzluk ve adaletsizliğe bürünmüş birer rant kapısı olarak da işlev görüyor. Ancak bu ekonomik ilişkilerin ötesinde suni adalar aynı zamanda insanın ve teknolojinin doğaya karşı edindiği en son zafer, refah ve medeniyetin simgesi ve hatta birer ulusal gurur kaynağı olarak yansıtılıyor.

Yanar-donar hikayeler: Game of Thrones

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

beril çizim
Çizim: Beril Açıkgöz

Bu yazıda kısa öykü ve televizyon senaryosu yazarı George R.R. Martin’in 1996’da yayınlanan A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı eserinin, 2011’de romandan yapılan uyarlaması üzerine yazmak istedim. Adı Game of Thrones (Taht Oyunları) olan bu dizi popüler okuma nesnesi köşe yazısı olan, yazdığının dizisi çekilmeyen yazara insan muamelesi yapılmayan dünyamızın popüler kültür ortamlarını yaktı kavurdu. Öyle ki dizi romanın hem popülarite hem de içerik olarak önüne geçti. Dizi 5. sezonu itibariyle romanda anlatılan senaryonun ötesine giderek hem romanda cevaplanmamış bazı soruları cevapladı, hem de farklı noktalara gitmeye başladı.

Kedilere, insanlara ve üçüncü adlara dair: Kedi

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Kedi-webposter (1)

T.S Eliot, ünlü şiiri Kedilerin Adlandırılması’nda (The Naming of Cats-Old Possums Book of Practical Cats, 1939), kedilerin en az üç ayrı ada sahip olmaları gerektiğini söyler. Birinci sırada gündelik, sıradan adları vardır, ikinci olarak da daha özel ve gururlu adları vardır. Bunların üstünde ve dışında bulunan üçüncü adlarının ise dile getirilemeyeceğini söyler. T.S Eliot’a göre hangi kategorilerdedirler bilinmez ama Ceyda Torun’un yönettiği, Türk-Amerikan ortak yapımı Kedi (2016) belgesel filmindeki kedilerin isimleri de kendileri kadar renkli: Sarı, Bengü, Psikopat, Deniz, Aslan Parçası, Duman, Gamsız…

Sevecen Bengü yumuşak, karşı cinslerinin bile korkulu rüyası (dişi) Psikopat ise sert sevilmekten hoşlanıyor. Gamsız bulduğu her aralıktan içeri arsızca sızar, Deniz pazarın altını üstüne getirirken, asil kedi Duman ise düşük kalorili diyet ile beslendiği lüks restorandaki köşesinden kıpırdamıyor. Aslan Parçası, balık lokantasının istenmeyen misafirleri fareler ile özel eğitilmişcesine cansiparane mücadele ediyor. Sarı’nın da homo sapiens anneler gibi anne olalı çok değiştiği söyleniyor. Aslında şöyle bir bakınca, karakter farklılıkları ve fırsat eşitsizlikleri açısından da homo sapiensi andırıyorlar.