Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

beril çizim
Çizim: Beril Açıkgöz

Bu yazıda kısa öykü ve televizyon senaryosu yazarı George R.R. Martin’in 1996’da yayınlanan A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı eserinin, 2011’de romandan yapılan uyarlaması üzerine yazmak istedim. Adı Game of Thrones (Taht Oyunları) olan bu dizi popüler okuma nesnesi köşe yazısı olan, yazdığının dizisi çekilmeyen yazara insan muamelesi yapılmayan dünyamızın popüler kültür ortamlarını yaktı kavurdu. Öyle ki dizi romanın hem popülarite hem de içerik olarak önüne geçti. Dizi 5. sezonu itibariyle romanda anlatılan senaryonun ötesine giderek hem romanda cevaplanmamış bazı soruları cevapladı, hem de farklı noktalara gitmeye başladı.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Kedi-webposter (1)

T.S Eliot, ünlü şiiri Kedilerin Adlandırılması’nda (The Naming of Cats-Old Possums Book of Practical Cats, 1939), kedilerin en az üç ayrı ada sahip olmaları gerektiğini söyler. Birinci sırada gündelik, sıradan adları vardır, ikinci olarak da daha özel ve gururlu adları vardır. Bunların üstünde ve dışında bulunan üçüncü adlarının ise dile getirilemeyeceğini söyler. T.S Eliot’a göre hangi kategorilerdedirler bilinmez ama Ceyda Torun’un yönettiği, Türk-Amerikan ortak yapımı Kedi (2016) belgesel filmindeki kedilerin isimleri de kendileri kadar renkli: Sarı, Bengü, Psikopat, Deniz, Aslan Parçası, Duman, Gamsız…

Sevecen Bengü yumuşak, karşı cinslerinin bile korkulu rüyası (dişi) Psikopat ise sert sevilmekten hoşlanıyor. Gamsız bulduğu her aralıktan içeri arsızca sızar, Deniz pazarın altını üstüne getirirken, asil kedi Duman ise düşük kalorili diyet ile beslendiği lüks restorandaki köşesinden kıpırdamıyor. Aslan Parçası, balık lokantasının istenmeyen misafirleri fareler ile özel eğitilmişcesine cansiparane mücadele ediyor. Sarı’nın da homo sapiens anneler gibi anne olalı çok değiştiği söyleniyor. Aslında şöyle bir bakınca, karakter farklılıkları ve fırsat eşitsizlikleri açısından da homo sapiensi andırıyorlar.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Melankoli ve hüzün ile bağdaştırılan “feeling blue” deyişini Google translate’e yazdığımda, “mavi hissetmek” çevirisi ile karşılaştım. “I feel blue” yazarak aradığım doğru cevabı teyit ederken, bir yandan da düşünmedim değil: Bir renk nasıl hissedilir ki? Ters açıdan bakan Fernando Pessoa ise, Huzursuzluğun Kitabı’nda (Livro do Desassossego, 1982) “Hissetmek- ne renktir?” diye sorar. Farklı algıları tek bir paydada birleştirebilen sinestezik kişiler için çok doğal sorulardır bunlar belki de.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Geri kafalı mıyım bilmiyorum ama edebiyattan en çok zevk aldığım zamanlar, gerçek hayatta yaşadığım ama dışardan bakıp adını koymadığım duygularla, durumlarla bir kitabın sayfalarında karşılaştığım zamanlar oluyor. Yazar bir karakterin neden öyle davrandığını, ne hissettiğini, neden öyle hissettiğini öyle güzel analiz ediyor, öyle güzel tarif ediyor ki, “oha,” diyorum, “evet tam da böyle oluyor!”

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Film festivalleri ve ödül törenleri aracılığıyla seçkin olduğunu umduğumuz filmler hakkında ipuçları alarak izleme listelerimizi güncellediğimiz bir kış dönemini geride bıraktık (sevgili sinemaseverler diye bitirilesi bir cümleyle birlikte). Cemreler düştü, kağıt üstünde kış bitti, Virginia Woolf gibi ‘kimseye hiçbir borcumuz da yoktu belki ve öyleyse bir baharı hak ediyorduk’, ama olamadı. Denk geldiğim filmlerin çoğu da beklentimi karşılamadığı ya da üzerine yazılacak bir ilham bulamadığım için de sanırım bu yazı, hem bir şey yapmayan, hem başkalarının yaptığını beğenmeyen kişi homurdanmalarıyla geçecek. Memnuniyetsiz ifadeyle “Kim kesti bu saçı?” diye soran kuaför gibi olacağım. Meslektaşıma ya kötü diyeceğim, ya eksik bulacağım. Yaşıtım kişi çocuksu olacak ya da hayat gailesi olmayacak. Bir tanıdık daha doğduğu gün itibarıyla sahip olduğu olanaklardan ötürü hayata 5-0 önde başlamış olacak. Millet yata yata okuyacak, işi hazır olacak, kafaya bir şey takmadığı için neye üzüleceğinin farkında bile olmayacak, verileni güzelce yaşayacak. “Ba-yıl-dım lafına bayıldığımız doğrudur” ya da “bayılıyorsak meğer” gibisinden yorumlar yaparak mutlu olacak. Ama ben, ben yok mu ben, ne iyi mağdur olacağım, nasıl da mağdur, mükemmel olacağım. Anti-klişe timi asil üyesi ve kalipso kraliçesi olarak ritmik hareketlerle herkesi mutsuzluğa bulayacağım. Sonunda ise “Almanlıktan aldığım tadı hiçbir şeyden almadım” karikatüründeki Hitler gibi hissedecek ve size İsveç’te izlediğim Türk filminden ve de belki dönercilerden bahsedeceğim.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

no_ver5_xlg

Anayasa değişikliği paketi mecliste kabul edilip de referandum yolu açılınca, benim de aklıma pek çok kişi gibi 2012 yılının sonlarında seyrettiğim Pablo Larrain’in No filmi geldi. Filmde, 1988 yılında Şili’de Başkan Augusto Pinochet’in görev süresinin sekiz yıl daha uzatılıp uzatılmamasının oylandığı referandumdan önce Hayır kampı tarafından yürütülen televizyon kampanyası anlatılıyordu. Televizyon kampanyasını hazırlaması için popüler bir reklamcıyla anlaşılmış, reklamcı Hayır kampından yükselen itirazlara rağmen kampanyayı Pinochet’in yaptığı kötülüklerin değil, mutlu bir gelecek vaadinin üzerine kurmuştu. Kampanya, hayır oyu vermek istediği halde sosyalist bir düzene dönmekten korkan orta yaşlı seçmenlerle, Pinochet’in seçimde hile yapacağını düşünen genç seçmenleri hedeflemişti. Maruz kaldıkları tüm tehditlere rağmen kazandılar.