Lübnan’dan notlar

Aslı Altınışık, aca04@mail.aub.edu

syrie-et-liban-1935-PO-9-8

Suriye’deki iç savaştan doğrudan ve dolaylı olarak etkilenen Lübnan, Kasım ayında başbakanının istifa etmesi ve yaklaşık üç hafta sonra görevine geri dönmesiyle çalkantılı bir dönem geçirdi. 2017’nin son birkaç ayındaki siyasi durumu, ülkenin Suriye ile olan geçmişi çerçevesinde ve gölgede kalan birkaç noktaya dikkat çekerek değerlendirmeye çalışacağım.

10,400 kilometrekarelik alanı ile Lübnan küçük bir ülke. Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü (UNHCR) verilerine göre Lübnan’da bir milyondan fazla Suriyeli bulunuyor. Lübnan’ın toplam nüfusunun altı milyondan biraz fazla olduğu ve kayıtlara geçmemiş mültecilerin de olduğu göz önünde bulundurulursa Lübnan’daki Suriyeli oranı epey yüksek. Fakat Suriyeliler Lübnan’a gelen ilk mülteci grubu değil. 1948’de Filistin, 2003’te Irak ve 2011’den beri de Suriye’den olmak üzere Lübnan’da tahmini rakamlara göre üç milyondan fazla mülteci ve sığınmacı var. Yani bu ufak sınırlar dahilinde yaşayanların yaklaşık yarısı Lübnan vatandaşı değil.

Lübnan demografisinin bu kendine has karışık görüntüsü, ülke tarihine kıyasla basit kalıyor. Burada Lübnan tarihini özetlemeyeceğim; amacım ülkenin güncel durumunu çok yönlü bir şekilde değerlendirebilmek adına önemli olan birkaç ayrıntıya değinmek. Suriye ve Lübnan arasındaki tarihi geçmiş iyi bir başlangıç noktası oluşturuyor, nitekim bu iki ülkenin ilişkileri epey geriye uzanıyor. Osmanlı’da Suriye (veya Büyük Suriye) olarak adlandırılan bölge, günümüzde dört ülkeden oluşuyor: Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin. Osmanlı’nın son dönemlerinden beri, kimi siyasetçiler ve zamanın ileri gelenleri Lübnan’ın ayrı bir ülke olmasını savunurken, hatırı sayılır sayıda Büyük Suriye taraftarları da vardı. Bu bölgeye yaklaşık dört yüz yıllık Osmanlı yönetiminden sonra Fransa hakim oldu ve Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren manda yönetimini sürdürdü. Yirmi yıldan fazla süren Fransız yönetimi 1943’te Lübnan’dan, 1946’da da Suriye’den çekildi ve bu iki ülke günümüzdeki siyasi şekillerini aldı. Altı çizilmesi gereken nokta, yirminci yüzyılın ortasındaki bağımsızlıklarına kadar Suriye’yi Lübnan’dan ayıran fiziki ve politik sınırların muğlak olduğu. Günümüz koşullarında hayal etmesi zor olan bu belirsizliği daha iyi kavrayabilmek için, Fransız Devrimi ile yayılan ulus devletçiliğin Suriye-Lübnan sınırlarını kısıtlayıcı bir kavramsal çerçeveye oturttuğunu unutmamak gerek. Dolayısıyla, Suriye ve Lübnan’ı birbirinden tamamen farklı iki oluşum olarak düşünmek yanıltıcı olur. Bu iki ülkenin Osmanlı zamanından beri süregelen ve Fransız mandası sırasında da benzer şekilde devam ettirilen iç içe varlığını görselleştirmek adına bir önceki sayfadaki 1935 tarihli harita faydalı olabilir.

Bir diğer deyişle, tarihi olarak Suriye ve Lübnan farklılıklar göstermekle birlikte günümüze göre daha tekil ama esnek bir yapıya sahipti. Osmanlı İmparatorluğu ve Fransız mandası altındaki bölge tarihine daha fazla değinmeyeceğim; mühim olan Lübnan ve Suriye arasındaki geçmişin çok eskiye uzandığı ve girift olduğunu unutmamak.

Lübnan’daki güncel durumu analiz ederken göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus ise 1976’dan 2005’e kadar Suriye ordusunun Lübnan topraklarındaki varlığı. Suriye ordusunun Lübnan’a girmesinin sebebi, Lübnan’da 1975’te başlayan iç savaş: Filistinlilerin ve solun ittifakı karşısında zayıf duruma düşen Lübnanlı milliyetçi Hıristiyanlar, Suriye ordusundan destek istedi ve Suriye askeri birliklerini Lübnan’a çağırdı. Çok sayıda yabancı gücün Lübnan’daki çeşitli yerel grupları desteklemesi ve koalisyonların sürekli şekil değiştirmesiyle yaklaşık 15 yıl süren Lübnan iç savaşı, bölge ve hatta dünya yakın tarihinin en karmaşık politik ve askeri olaylarından biri. Bu savaş 1989 yılı sonunda Suudi Arabistan’ın Taif şehrinde imzalanan bir anlaşmayla sonlandırılsa da, anlaşma ne Lübnan’ın savaş öncesi refahını geri getirebildi, ne de Suriye ordusunun ülkeden ayrılmasını sağladı. Suriye ordusunun Lübnan’da geçirdiği yaklaşık otuz yıllık süre boyunca Lübnan’daki siyasi partiler ve ülkenin ileri gelenleri ordunun varlığına dair çok farklı fikirlere sahipti; bu fikirler zaman içinde pek çok kere değişti.

Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkması ise Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 2005 yılındaki 1559 no’lu kararına dayanıyor. 14 Şubat 2005’te zamanın başbakanı Refik Hariri, araç kortejine düzenlenen intihar bombası saldırısı sonucu öldürülmüştü. Bu olay, başkent Beyrut’ta Suriye karşıtı protestoların düzenlenmesine yol açtı, çünkü çok sayıda Hariri destekçisine göre olayın ardında Suriye istihbaratı ve onların Lübnanlı destekçileri bulunuyordu. Büyük bir kesimin böyle düşünmesindeki sebep ise yakın zamana kadar Suriye’ye sıcak bakan Refik Hariri’nin saf değiştirmesi ve Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkması gerektiğini sıkça dile getirmeye başlamış olmasıydı. Başbakanın öldürülmesi ve Güvenlik Konseyi’nin 1559 no’lu kararı sonrası, Suriye ordusu 2005 yazının ortasında Lübnan topraklarından çekildi. Fail(ler)in bulunması ve yargılanması talebiyle Lübnan Cumhuriyeti BM’e başvuruda bulundu ve BM Lübnan Özel Mahkemesi kuruldu. Mahkeme 2009’dan beri faaliyet gösteriyor, fakat saldırının arkasında kim veya kimlerin olduğu hala açıklığa kavuşturulmuş değil.

İki ülke arasındaki bu münasebet, güncel durumu analiz etmek için yalnızca tarihi değil, aynı zamanda bireylerle alakalı bir arka plan da oluşturuyor, çünkü 2005’te öldürülen Refik Hariri, şimdiki Başbakan Saad Hariri’nin babası. Oğul Hariri’nin başbakanlık serüveninin birkaç ayrıntısına dikkat çekmek istiyorum. Geçtiğimiz Kasım ayında Hariri’nin istifa etmesiyle başlayan ve Saad Hariri’nin sırasıyla Suudi Arabistan, Fransa, Mısır ve Kıbrıs’ta geçirdiği toplam on yedi günlük süreç dünya modern siyasi tarihinde ilklere sahne oldu. İlk defa bir başbakan kendi ülke toprakları dışından istifasını sundu ve bundan yaklaşık üç hafta sonra yine ilk defa istifa etmiş bir başbakan adeta “şaka yaptım” diyerek istifasını geri çekti ve resmi görevine bıraktığı yerden devam etti. Kendi başına düşünüldüğünde bile fazlasıyla sansasyonel olan bu olaylar silsilesini değerlendirirken, iki nokta vaziyeti iyice karmaşık bir hale sokuyor. Bunlardan birincisi, Saad Hariri’nin ve ailesinin Lübnan’ın yanı sıra Suudi Arabistan ve Fransız vatandaşlığının da bulunduğu. Kısmen magazinel kısmen de siyasi bir bilgi olarak Hariri’nin eşinin Suriyeli olduğunu ve First Lady’nin üç çocuğuyla birlikte uzun zamandır Suudi Arabistan’da yaşadığını söyleyebiliriz. İkinci nokta ise, Kasım ayında başbakansız geçen sürenin Lübnan tarihinde bir ilk olmadığı. 2014’ün Nisan ayında gerçekleşen son parlamento seçimlerinde milletvekillerinin bir cumhurbaşkanı seçmesi gerekiyordu, fakat hiçbir aday gereken üçte ikilik oy çoğunluğunu elde edemediği için oylama tekrarlandı. Kırk altıncı seçim tekrarı sonucu, 31 Ekim 2016 tarihinde Mişel Aun cumhurbaşkanı seçildi. (Perde arkasında yapılan pazarlıkların büyüklüğünü anlamak için ilk ve son seçim arasında ne kadar süre geçtiğine bakmak kafi.) İki yıldan fazla cumhurbaşkansız kalan bir ülke için on yedi günlük başbakansızlık ne kadar büyük bir travma oluşturur, siyaseten ne anlama gelir? Bunun kararını okura bırakıyorum.
Saad Hariri’nin istifasının akabindeki kısa ama yüksek tansiyonlu süreç, uluslararası basında ve siyasi arenada yankı uyandırdı, istifa sonrası çeşitli ülkeler çeşitli şekillerde tepki verdi. Bu tepkilerden belki de en ağırı, Suudi Arabistan’ın başını çektiği körfez ülkelerinin Lübnan’daki vatandaşlarını geri çağırması oldu. Bu kararın etkilerini ve ardındaki sebebi analiz etmek için Suudi Arabistanlı arkadaşım Nura’nın yaşadıklarından bahsetmek istiyorum. Hükümetinin “Lübnan’ı terk edin” çağrısı karşısında anlaşılabilir sebeplerden dolayı endişelenen Nura, derhal konsolosluğunu arayarak bilgi almaya çalıştı. Aldığı cevap bizi şaşırtmakla birlikte mutlu etti, çünkü Riyad’ın Lübnan’daki vatandaşlarına genel çağrısının aksine, Beyrut konsolosunun Nura’ya verdiği cevap ülkeyi terk etmesinin gerekmediği yönündeydi. Yani hükümetin beyanı ve konsolosluğun Nura’ya verdiği cevabın tutarsız olmasının sebebi tamamen ülke politikasıyla alakalı – Suudi Arabistan vatandaşlarını Lübnan’da bir güvenlik tehlikesi olduğu için değil, Lübnan siyasetine ve ekonomisine bir darbe vurmaya çalıştığı için geri gelin çağrısında bulundu.

Saad Hariri’nin istifası Beyrut sokaklarında fark edilir bir değişiklik yaratmadı… neredeyse tüm elektrik direklerine asılan posterler hariç.

 

Hariri CMYK
Hariri’nin fotoğrafının altında “#Hepimiz seninleyiz” yazıyor.

 

İstifadan birkaç gün sonra bu ve benzeri fotoğraflar Beyrut sokaklarını donattı. Posterlerin büyük çoğunluğunda siyasi parti veya şirket logosu yok, fakat hepsinin aynı formatta olduğu ve şehrin pek çok tarafına sorunsuzca asıldığı göz önünde bulundurulduğunda, poster organizasyonunun ardında Hariri’nin partisi Gelecek Hareketi’nin olması yüksek bir ihtimal. Bu fotoğraflar karşısında halkın tepkisine dair kapsamlı bir analizde bulunmak zor, nihayetinde her büyük şehirde olduğu gibi Beyrut’ta da tüm politik partilerin taraftarları mevcut; Hariri’yi destekleyenler olduğu kadar desteklemeyenler de var. Daha net olarak söyleyebileceğim şey ise siyasi durumun gündelik hayatı elle tutulur bir şekilde etkilemediği. Başbakanın kimine göre kaçırıldığı, kimine göreyse istifa edip ülkeyi terk ettiği bu dönemde restoran ve barlar her zamanki gibi dolu, trafik de sıkışık olmaya devam etti; insanlar bankamatiklere koşmadı, mazot fiyatı artmadı. Bunları söylerken politik belirsizliği olduğundan önemsiz göstermeye veya Lübnan halkını umursamaz bir toplum olarak resmetmeye çalışmıyorum. Şüphesiz ki siyasi ve toplumsal düzen beklenmedik bir sarsıntı geçirdi; dikkat çekmeye çalıştığım nokta ise sokakta yaşanan sarsıntının medyaya yansıyandan daha farklı olduğu.

Evet Lübnan’da durum karışık, ama “Ortadoğu’da işler karışık” şeklinde bir çıkarıma varmayacağım bu yazının sonunda. Önyargılarla ve gereğinden fazla zikredilmiş bu klişenin sağlıklı, yapıcı veya yararlı bir tartışma ortamı oluşturduğunu düşünmüyorum, iki temel sebepten dolayı. İlk derdim “Ortadoğu” kelimesinin egzotik, Oryantal ve/ya aşağılayıcı çağrışımlarıyla ilgili. Ortadoğu olarak tabir edilen hayali bölgenin sınırlarına dair kesin bir şey bile konuşulamaz iken, bir ülkeyi veya milleti “Ortadoğulu” diyerek kısa yoldan kategorize etmeyi verimsiz ve bayağı buluyorum. Neyin ortası, kimin doğusu sorularına girmeden çok basit bir örnekle açıklayayım: Türkiyeli biri nedir? Çanakkaleli, Iğdırlı, misafirperver, saygısız, çalışkan, tembel..? Bu sorunun tek bir cevabı olmadığı gibi, Ortadoğu diye etiketlediğimiz (ama tam sınırlarını bile bilmediğimiz) bir bölgeyi de genellemeyi doğru bulmuyorum. Paragrafın başında belirttiğim klişenin kullanımına dair ikinci itirazım ise büyük resimle alakalı: dünyanın her yerinde, her zaman, her türlü şekilde karışıklıklar olduğunu (varoluşsal buhranlara girme pahasına bile olsa) hatırlamak gerek. Dünya üzerindeki iki yüz küsur ülkenin hangisine bakarsak bakalım fark edeceğimiz üzere, toplumsal, siyasal ve/ya ekonomik sorunlar yaşayan tek bölge “Ortadoğu” değil ve her yerin kendine has problemleri mevcut. Olayları küresel ölçekte incelemeye çalışmaktaki amacım ülkelerin problemleri arasında kıyaslama yapmaya çalışmak, bir bölgedeki vaziyeti olduğundan daha önemsiz göstermeye çalışmak veya “onlar kendine baksın” şeklinde konuyu dağıtmaya çalışmak değil. Oryantal bir çığırtkanlık veya “Arap sempatizanlığı” yapmaya da çalışmıyorum. Tek derdim, muğlak bir “Ortadoğu” etiketi yapıştırılarak yapılan genellemelerin zayıf temellerine dikkat çekmek, entelektüel tartışmaları verimli ve anlayışlı bir tabana çekebilmek. Asılsız varsayımlarda bulunarak yapılan değerlendirmeler durumu kavramaya katkıda bulunmuyor; “Ortadoğu’da işler karışık” veya benzeri bir çıkarım, olayları açıklamaktan çok suları iyice bulandırmaya sebep oluyor. O yüzden, söylemesi ne kadar kolay da olsa, genelleyici bir son sözden imtina edeceğim.

Lübnan’ın geçmişiyle başladım Lübnan’ın geleceğiyle bitireyim: zamanın ne getireceğini tahmin etmek zor tabii, ama Akdeniz’deki bu ufak ülke her türlü beklenmedik ve belirsiz durumla başa çıkabileceğini çoktan kanıtladı bana kalırsa.