Medya ve korkularımız

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Cagri Yalkin CMYK

Çağrı Yalkın, University of Birmingham’da pazarlama bölümünde ders veriyor. Araştırma alanları arasında tüketim kültürü, medya tüketimi, politika ve tüketim var. Yalkın’la, medyanın korkularımızı nasıl körüklediğini ve medyada hakim olan korku atmosferini konuştuk.

Trump’ın seçilmesi ve Brexit gibi olaylar açıklanırken seçmenlerin kararını olgulardan çok duygularının belirlediği söyleniyor ve bu duyguların içinde en baskın olanı da korku. Sence içinde yaşadığımız “post-truth” dönemde medyanın amacı ne? Olguları ortaya çıkarmak değil, duygulara hitap etmek mi?

Tutum oluşturmanın üç yolu var. Bunlar duygu-davranış-düşünce, düşünce-duygu-davranış veya düşünce-davranış-duygu. Reklamcıların belirli ürünler ve fikirler için kullandığı kalıplar bunlar, bazı ürün veya fikirlere bazı tutum oluşturma yöntemleri daha iyi uyar gibi düşünmek lazım. Trump ve Trump döneminde oluşan “post-truth” medyasında evet bilişsel bir yaklaşımdan çok duygusal bir takım kısa yollar halkın tutumunu daha kolay yaratmayı ve yönetmeyi sağlıyor.

Bu iklimin oluşmasında sosyal medyanın rolü ne? Hepimiz sadece kendimize ait newsfeedler görüyoruz; bizden farklı görüşteki insanların newsfeedlerini görsek belki çok şaşıracağız?

Twitter’ın ilk zamanlarında BBC’den bir arkadaşım şunu demişti: “Eskiden ne kadar deli olduğumuzu en azından kimse görmuyordu, şimdi kimin ne kadar deli olduğunu tüm dünya görüyor’. Şunu demeye getiriyorum, insanlar birbirlerinin korkularına, hezeyanlarına, zevklerine, tercihlerine ve tabii ki nefretlerine artık daha kolay bir şekilde şahit oluyor. Herkesin nefretini benzer şekillerde ifade etmesi, bir noktada nefret söylemini meşrulaştırıyor. Bizden farklı görüşteki insanların newsfeedlerinde olan da bu, bizim newsfeedimizde olan da bu. Bence, naçizane.

Göçmenlerden ya da iç ve dış mihraklardan korkmak bize saçma geliyor olabilir, ama bizim de iklim değişikligi, çevre kirliliği, terör, savaş, hukuksuzluk, anlayamadığımız teknolojik gelişmeler gibi korkularımız var. Dünya kaygı veren bir hızda değişiyor. Korkularımız medya veya siyasetçiler tarafindan köpürtülse de, kaygıların haklı nedenleri de var. Sence medya bu ortamda nasıl davranmalı?

Bizim iklim değişikliği konusundaki ‘haklı’ korkularımızı, başka insanlar ‘göçmenler’ konusunda düşünüyor veya hissediyor olabilir. Yani, “kaygının haklılık nedeni kime göre, neye göre” diye bakınca, herkesin kendine yakın bulduğu ‘medya’nın hangi konuyu hangi kitle için meşrulaştırdığı ve haklı gösterdiği açığa çıkıyor. Burada iklim değişikliği yoktur demiyorum elbette; bizim ona inanmamızı saglayan ‘fact’ler gibi, başka kesimlerin de göçmenlerin işsizlik yarattığına inanılmasını sağlayan ‘factoid’leri var.

Elbette ideal bir dünyada medya hiçbir güç/hegemonya odağı veya iktidar için bazı görüşleri meşrulaştırmaya çalışmamalı, fakat maalesef böyle bir şey mümkün değil.

Newsfeedler nasıl birbirinden kopuksa, Turkiye’de insanların takip ettiği televizyon kanalları ve gazeteler de öyle farklı ve birbirinden kopuk. Bazen muhalif yayın organlarının da yandaş yayın organları gibi iktidarın çıkarlarına hizmet ettiğini düşünüyorum çünkü türlü hukuksuzluklar ve garabetlerle ilgili haberler muhalif kesimde korku, öfke ve yılgınlık yaratıyor. Sence muhalif yayın organları muhalif kesime ilham vermek için ne yapabilir?

Yani, ‘eski Turkiye’ dediğimiz döneme bakarsan, şimdi muhalif sayılan medyanın o zaman da iktidara hizmet ettiğini görüyoruz. Bunun en basit örneği Kürt meselesinde Doğan medyanın yansıttıkları vesaire. Bugünün muhalif yayın organlarının çoğunda, “sen ben bizim oğlan” veya ‘’kankacılık” diye tabir edebileceğim bir ahbap çavuşlar tavrı var. Hem haberlerin seçimi hem de konu hakkında konuşma/yazma şekilleri, muhalif medyayı karikaturize etmekten başka bir amaca hizmet etmiyor. Mesela işte Aydınlık kesimi tuhaftır veya Diken.com okurları devrimci halaycıdır vesaire gibi. Dolayısıyla, söylem değişmeden, muhalif medyanın ne muhalif kesime ne de iktidara herhangi bir fikir verebilme şansı olduğunu düşünmüyorum.

Medyada sadece korku ya da çıkar beklentisi yüzünden sansürlü ya da yanlı haber yapıldığını düşünüyoruz ama bazen de medya çalışanlarının siyasi görüşü ya da ‘’vatanseverliği’’ de onların devletin hatalarını, suçlarını görmezden gelmesini kolaylaştırıyor. Devletin değil, insanların, hayvanların ve doğanın çıkarını gözeten bir yayıncılık anlayışı çok uzak bir hayal mi? Bu nasıl gerçekleştirilebilir?

Evet, kesinlikle bütün darbe dönemlerinde gördüğümüz gibi, ‘gatekeeper’ olan editorler veya diğer medya çalışanları, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ mantığıyla veya bazen safi korkuyla, devletin bir takım aktivitelerini saklama veya normalize etme/meşrulaştırma yoluna gidebiliyor. Belki bunu bilinçli olarak bile yapmıyordur, malum, bizde devlet bağımsız bir Türk büyüğü sayılır. Bu konuda iyimser olamayacağım, uzun süredir İngiliz medyasını da takip ettiğim için bayağı karamsarım hatta, çünkü orada da senin bildiğin gibi ‘devletin bekası’ vs gibi kavramlar gözetilerek bazı konular geçiştirilebiliyor. Yani, senin dediğin yayıncılık anlayışı maalesef bence çok uzak. Umarım haksızımdır.