Nükleer tehditle yaşamak

Özge Taylan, taylan.ozge@gmail.com

kore1 cmyk

DMZ- 3 Kasım 2017
Kalabalık bir grup arkadaşımla, DMZ gezisine katıldık. O kadar fırtına ve yağmur vardı ki, güç bela gözlem yerine çıkabilen birkaç kişiden biriydim. İçeri girdikten sonra kurulanırken, Koreli yaşlı bir teyze benimle sohbet etmeye başladı. Klasik “nereden geldin”, “gezgin misin”, “hangi okulda okuyorsun”, “mesleğin ne” gibi soruları ile ilerleyen muhabbetimiz sonrasında bu anahtarlığı bir kesenin içinde, barışı ne kadar çok istediklerini belirterek verdi: Gun of Heart/Kalbin Silahı.

Kuzey’in nükleer denemelerinin “kriz” haline denk geldiği bir dönemde, Güney Kore-Seul’de idim. Gitmeden önce, Türkiye’den Güney Kore’ye bakınca, kalkınmış, teknolojisiyle dünya devleri arasına girmiş, Kore Dalgası (Korean wave/Hallyu) ile kültürünün artan popülaritesine kapılan dünyanın her yerinden gençlerin cazibe merkezi haline gelmiş bir ülke görüyordum. Ama bir ülkede yaşamak, hayat gailesini sürdürmek size çok farklı deneyimler, bilgiler kazandırıyor. Bu yazıda Güney Kore’de geçirdiğim süre boyunca edindiğim deneyimleri, Koreliler ile ettiğim sohbetlerden anektodları, tüm dünyayı sarsan nükleer tehdidin nasıl tezahür ettiğini bizzat “hedefinden” aktarmaya çalışacağım.

Tarih 23 Ağustos 2017. Seul şehir merkezinde (Gwanghawamun Meydanı) sirenler çalıyor. Burası kalabalık ve turistik bir bölge. Ben paniklemiş ve şaşırmış bir halde etrafıma baktığımda, hiçbir şey yokmuşçasına günlük uğraşılarına devam eden insanları gördüğümü hatırlıyorum.

kore2 cmyk
Gwanghawamun Meydanı

Oldukça şaşırmıştım bu tepkisizliğe, üstelik Seul’deki ilk günlerimde gerçekleşmişti bu olay. Belki içinde olmadığım için anlayamadığımı düşünürken okuldaki derslerim başlamış ve daha fazla insanla iletişim kurar olmuştum. Aynı şekilde, ne kendi aralarındaki sohbetler esnasında ne de derslerdeki tartışmalarda öğrencilerin neredeyse hiçbirinde herhangi bir endişe ya da korku görünmüyordu. Hatta kampüste ders aralarında ya da yemeklerde yüzeysel olarak konuşulan bir gündem maddesi dahi değildi. Koreli arkadaşlarıma sorduğumda ya da yerel halk ile metroda, markette, sokakta muhabbet ettiğimde aldığım cevap hep aynı oluyordu: Kore Yarımadası’nda Soğuk Savaş bitmedi, iki ülke arasında 1950’lerde başlayan ihtilaf halen devam ediyor. Dolayısıyla, bu tehdit ile yaşamaya alıştıklarını belirtip, endişelenecek bir şey olmadığı yönünde beni telkin ediyorlardı.

Edindiğim bu tecrübeler, Gallup Korea’nın (bağımsız anket şirketi) yaptığı araştırmalar ile destekleniyor. Halkın yüzde 58’i Kuzey Kore ile bir savaşın ihtimal dahilinde olmadığını düşünüyor. Gallup’un başka bir araştırmasına göre ise, halkın yüzde 59’u Kuzey Kore’nin nükleer silah kullanacağına ihtimal vermiyor.

Peki endişelenen bir kesim yok mu? Elbette ki var. Genç jenerasyondan ziyade yaşlılar. Özellikle, ders aldığım ve dinleme fırsatı bulduğum akademisyenler durumun ciddi olduğunu ve önemsenmesi gerektiğini savunuyor. Üniversitelerde Kuzey Kore ile ilgili kürsüler, konferanslar düzenleniyor, politika notları/makaleler yayımlanıyor; Seul’un merkezinde bulunan Ministry of Unification bu konu üzerine ciddi bir şekilde çalışıyor. Durumun ciddiyetini görenler, Moon Jae-in’in politikalarını oldukça sert bir şekilde eleştirmekte. Kuzey Kore meselesi açısından Moon Jae-in’e olan inancın deyim yerindeyse yerle bir olduğunu çok açık bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz. Mayıs ayında iş başına gelen, Kuzey Kore ile ilişkilere temelden yeni bir yön verme niyetinde olduğunu ifade eden ve bu konuda uzlaşma ve açıklıktan yana olan kamptan gelen Moon’un politikalarına olan inanç yüksekti. Ancak, Kuzey Kore konusunda Moon’un, Trump’ın yanında pasif kalan, her dediğine “kafa sallayan,” “alkış tutan” tutumu, halk tarafından oldukça eleştirilmekte. Bu gözlemlerim, yine Gallup Korea’nın Eylül sonunda yayınladığı bir araştırması tarafından da doğrulanmakta. Son kamuoyu yoklamaları, Kuzey Kore faktörünün Moon Jae-in’in iç gündemine açık bir engel haline geldiğini ve onay derecesinin Eylül ayında en düşük seviyesine geldiğini gösteriyor (yaklaşık olarak yüzde 80’den yüzde 65’lere kadar bir düşüş gözlemlenmekte).

Peki, uluslararası toplum dehşet içerisinde Kuzey’in denemelerini izlerken, Korelilerde ve özellikle genç jenerasyonda gözlemlenen bu kayıtsızlığın nedeni ne olabilir? Bir neden, herkesin ifade ettiği gibi, bu tehdit altında yıllardır yaşamaya alışmış olmaları. İkincisi ise, her seçim arifesinde Kuzey Kore sorununun hem politikacılar hem de medya tarafından abartılarak bir koz olarak sunulduğunun düşünülmesi. Kayıtsızlığın bir diğer sebebi ise, iç politikada yaşanan çalkantılar. 2014 senesinde yaşanan bir trajedi, ülkenin acil durumlar ile baş edebilirliğini sorgulattı. Incheon’dan Jeju’ya gitmek üzere yola çıkan Sewol adlı geminin, ihmal yüzünden 459 yolcusuyla birlikte batması ve kaza sonucu 304 kişinin hayatını kaybetmesi ile skandallar zinciri başlamış, bu olay toplumsal ve politik tepkilerin artmasına sebep olmuştu. Önceki yıl, devlet başkanı Park Geun-Hye’nin karıştığı yolsuzluk skandalı ülkede bir deprem havası yarattı. Yine aynı şekilde, büyük şirketlerden Samsung’un başkan yardımcısı ve veliahtı, karıştığı yolsuzluk sonucu tutuklanmıştı. Milyonlarca insan sokaklara çıkıp günlerce tepki göstermişti. Son yıllarda özellikle iç politikada yaşanan bu skandallar ve halkın bitmeyen siyasi ve toplumsal skandallar karşısındaki aktivist tutumu, günün sonunda bir yorgunluk yaratmışa benziyor.

Dahası, halk arasındaki genel düşünceye göre, sadece Kuzey’in nükleer ve füze testleri değil, Kim Jong Un ile Donald Trump arasındaki “sözlerin savaşı”, durumu daha da tehlikeli bir noktaya getirmiş durumda. Güney Koreliler Trump’ın söylemlerini ve hareketlerini “tetikleyici” olarak görmekte ve ciddi bulmamakta. Gerçekten de, bir devlet başkanının “kırmızı çizgisi”ni bir “tweet” ile çekmesi ne kadar güven verici tartışılır. Kuzey Kore sorunu ile ilgili bir konferansta, dinleyicilerden biri Amerika’nın durumu ciddiyetle ele alıp almadığını ve hatta “iki Kore”yi bu sorunla başbaşa bırakacağına dair algının ne kadar gerçeği yansıttığını sorduğunda, Amerikalı konuşmacı, Amerika’nın şu an için önleyici savaş gibi “ciddi” atılımlarda bulunmayacağını açıkça belirtti. Güney Kore’de, Amerika’ya olan güvenin de sarsıldığı bir dönem…

2 Ekim tarihinde, artan nükleer ve füze denemeleri sonucu, Türk Büyükelçiliği “TC Seul Büyükelçiliği Duyuruları-Turkish Embassy Announcements” Facebook sayfasında yayınladığı bir duyuruda, Türk vatandaşlarını hazırlıklı olmaları konusunda uyarmıştı. Bu mesaj üzerine, kendimi oldukça çaresiz ve güçsüz hissettiğimi hatırlıyorum. Nükleer tehdit karşısında, birey düzeyinde ne yapılması gerektiğine ya da nasıl bir önlem alınması gerektiğine dair bir fikrim yoktu. Tarihte sadece Amerika tarafından Japonya’ya karşı kullanılıp, büyük bir trajediyle sonuçlanan ve halen etkilerinin ciddi bir şekilde hissedildiği bu ihtimal karşısında karşılık verecek hiçbir potansiyelimizin olmadığı algısı, güçsüzlük, çaresizlik ve belki de kayıtsızlığı getiriyordu. Zira, ben de, Elçiliğimizin tavsiyesi olan uygulamayı telefonuma indirip yolladıkları kitapçığı da okumakla yetinip, en fazla iki günümü endişeli bir ruh haliyle geçirdikten sonra kayıtsız kaldığımı fark ettim.

Amacı, bilim ve teknolojiyi güncel sorunlarla harmanlayarak ironik bir anlatım şekli ile halkı bilgilendirmek olan Geekble oluşumunun, Kuzey Kore nükleer tehdidi ve Güney Korelilerin mezkur tehdit karşısındaki tutumlarını özetleyen çok güzel bir videosu var: “Et pişirmenin iyi bir yolu(!): Eğer nükleer bomba düşerse, domuz etinizi nerede pişirirsiniz? (If a nuclear bomb falls, where do you cook pork belly?)” Elbette, nükleer tehdit karşısında Güney Korelilerin nasıl bir psiko-sosyal tavır sergilediği konusu, kapsamlı bir bilimsel araştırmayı gerektirmekte. Ancak, Kuzey’in hedeflerinden biri olan Seul’de günlük dertlerin -hayat pahalılığı, rekabetçi iş ortamı, sosyal ilişkiler vs.- nükleer tehdide kıyasla ağır bastığı söylenebilir.

Barıştan uzak kalplerin silahsızlandırılması dileğiyle…