Sahil şeridi

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Processed with VSCO with ke1 preset
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Yarım saatlik bir dinlence ve kahve molası için oturduğum kafede haddinden fazla zaman geçirdiğimi fark etmiştim. Masanın üstündeki kitap, defter, kalem ve fotoğraf makinelerinden mütevellit dağınıklığımı hızlıca toparladım. Garson kızdan jest ve mimiklerim vasıtası ile istediğim hesabı beklerken çantamı sırtıma takmıştım bile. Dört gün sürecek bir seminerin ikinci gün programına katılmak için Mali Müşavirler Odası’na gitmem gerekiyordu. Hava çok güzeldi, yürümeyi tercih etmiştim. Sahil boyunca gerçekleştirilecek otuz dakikalık bir yürüyüş hedefime varmamı sağlıyordu. Üstelik deniz kenarından yürüyecektim.

Hesabı ödedikten sonra, sol tarafımda uzanan deniz kenarında balık tutan yerli-yabancı, profesyonel-amatör birçok balıkçı gördüm. Benim gibi sabırsız biri için hiç de uygun olmayan balıkçılık ile aram asla iyi olmamıştı. On iki, on üç yaşında iken arkadaşlarımla bir yaz tatilinde balık tutmaya gitmiştim. O dönem yaşadığımız lojman bir baraj gölünün kıyısında idi. Bir akşamüstü, göl kenarına yürümüş ve ikişer-üçer misinalarımızı sazan tutmak için uzağa fırlatmıştık. Sonrasında ise kayaların arasına sıkıştırdığımız misinaları gerip uçlarına tepelerinde minik çanlar olan demir çubuklardan takmıştık. Olur da sazan oltaya gelirse bu çanlar ötüyordu ve gidip çekebiliyordunuz.

Arkadaşlarım sabaha kadar orada kalırlardı. Oltaları hazırlama işini hallettikten sonra kayaların arkasındaki çam ağaçlarının dibine, pürlerin üzerine uzanırlar ve orada sabaha kadar kah sohbet edip kah uyuyarak balık beklerlerdi. Benim sıkılmam için iki saat yetmişti. “Sikerim sazanını da çanlı misinasını da!” diyerek hava karardıktan sonra tek başıma eve dönmüş, Micro Genius isimli atarimdeki ördek avı oyununu açıp yakalayamadığım balıkların hıncını atari oyunundaki ördeklerden almıştım. Bu ilk ve son balık tutma maceram olmuştu.

Yanlarından geçtiğim balıkçılar da birbirleri ile ahenk içerisinde görünmekteydiler. Hepsinin çok eğlendiği yüzlerinden okunuyordu. Buna yine anlam verememiştim. Anlam veremediğim şeylere dudak büküp geçmeye, üzerinde çok kafa patlatmamaya çalışıyorum şu sıralar. Tabii çok ilginç bir şey ise istisna uygulayabiliyorum. Derken sağımdan hızla bir bisiklet geçti. Balıkçılara odaklandığım için geldiğini fark etmedim ve irkildim. Arkasından bakınca bisikletçinin bisikletini iki eli de gidonda değilken kullanan, at kuyruklu, kocaman sırt çantalı birisi olduğunu görebilmiştim. Sağ elindeki cep telefonunu kulağına götürmüştü ve sol eli ile de sağ dirseğinin hemen aşağı kısmını kaşımakta idi. Uzaklaşırken attığı gevrek kahkahayı sürüş güvenliğini hiçe saymasından mıdır nedir küfür gibi algılamıştım.

Biraz daha ilerde üç kadın motosikletlerini park etmiş, kasklarını zemine yan yana koymuş, ellerindeki koyu yeşil piknik sandalyelerini açmakla uğraşmaktaydılar. Bu esnada içlerinden biri diğer ikisine iş yerindeki o bet suratlı kadına ağzının payını nasıl verdiğini iştahlı bir şekilde anlatmaktaydı. Gıybetin rutubetli kokusu havadaki yosun kokusuna karışmıştı. Kadının hikayesini anlatırkenki iştahı takdire şayandı. “İşini de aynı şevkle yapıyor mudur acaba?” diye düşündüm ve güldüm.

Deniz tarafına bakmaktan sıkılıp kafamı aksi istikamete, çimenlik alana doğru çevirdim ve fotoğrafını çekecek ilginç bir kare aramaya başladım. Kulaklıklarımı takıp biraz müzik dinlemeye karar vermiştim. İyi bir melodinin insana her zaman perspektif katacağına inanırım. 2000’lerde çok dinlediğim şarkılardan oluşan listemde karar kılıp “rastgele çal” modunu açtım. Beni karşılayan şarkı “The Smashing Pumpkins – Today” olmuştu. Leziz bir başlangıç…

On-on beş adım ilerlemiştim ki hemen ilerde hızlıca koşarak parendeler atan bir silüet gözüme çarptı. Bu silüet dairesel bir şekilde koşuyor ve devamlı bir biçimde parende atıyordu. Çimlerin üstünde olmanın da getirdiği konfor ile pervasızca hızlanıp atlıyor, ellerini çim zemine koyarken yatacağı yeri hazırlayan bir kedi kadar özenli davranıyordu. Çizdiği dairesel rotanın tam ortasında oturan başka bir silüet daha vardı. O tarafa doğru adımlarımı hızlandırdım. Yaklaştıkça silüet olmaktan çıkıp detaylıca ayırt edilebilecek figürlere dönüşüyorlardı. Oturan kişinin bağdaş kurmuş olduğunu anlayabiliyordum artık mesela. Biraz daha ilerleyince kafasını önüne eğmiş ileri geri sallandığını fark edecektim.

Bu esnada dairesel rotada koşarak parendeler atanın on-on iki yaşlarında bir erkek çocuğu olduğunu gördüm. Koştuğu gibi hızlı bir şekilde durmuştu birden. Ellerindeki çimleri silkeliyor ve hızlı hızlı nefes alıyordu. Uzun boynu, dar omuzları, yeni belirmeye başlayan adem elması ile fiziksel olarak tam bir ergenliğe giriş timsali idi. Yürümeye devam ediyordum, şimdi neredeyse aynı hizada idik ve artık adımlarımı yavaşlatmıştım. Yerde oturan kişi bir kadın idi. Kulağında kulaklık vardı ve elindeki kalem ile önündeki deftere bir şeyler yazıyor ya da çiziyordu.

Oturan kadına doğru yürümeye devam ettim. Parende atma tutkunu ergen şimdi de olduğu yerde birkaç adım atarak amuda kalkmaya çalışmaya başlamıştı. İki ayağı üzerinde durmaktan pek hoşlanmadığından emin olmuştum. Kadına doğru beş on adım atmıştım ki gördüğüm manzara yutkunmamı sağlamıştı. Bağdaş kurmuş bir şekilde öne doğru kaykılarak oturmuş ve oturduğu yerde ileri geri sallanan kadının kot pantolonu ve t-shirt’ü arasından görünen beli ve sırtındaki tüyler tam arkasından vuran güneş ışığı altında parlamaktaydılar. Pantolonunun üzerine çıkmış siyah iç çamaşırının dantelleri de güneş ışığı altında yüksek kontrastlı bir kompozisyonun ana unsuru olarak göze çarpmaktaydı.

Olayı sadece fotoğraf açısından değerlendirdiğimi söyleyecek kadar riyakar ve sahte biri değilim. Erkeklik içgüdülerimin de tesiri ile yutkunmuştum tabii ki. İçimde hala bir fotoğraf çekme dürtüsü vardı fakat nedense acele etmiyordum. O an salt bir gözetleme dürtüsünün hakimiyeti altındaydım. Sonunda birkaç kare fotoğraf çekmeye niyetlendim ama kendimi fark ettirmeden fotoğraf çekebileceğim menzili çoktan geride bırakmıştım. Çok daha yakındaydım. Dolayısıyla, çekeceğim karenin kahramanı ile iletişime geçmem gerekecekti ve kendimi buna hazır hissetmiyordum.

Yürümeye devam ettim ve kadının önüne geçtikten sonra yüzümü ona döndüm. Şimdi kadını tam cepheden görebiliyordum. Yirmili yaşlarının ortalarında, koyu kestane rengi uzun ve hafif dalgalı saçlı, geniş, yuvarlak ama düzgün biçimli bir burna sahip, kahverengi gözlü ve nispeten zayıf bir kadın vardı karşımda. Üzerindeki gri t-shirt’ün önünde bir özel üniversitenin adı İngilizce olarak yazmakta idi. Bembeyaz kolları ve sivri dirsekleri hani neredeyse beyaz plastik çatal bıçakların gövde kısımlarını andırmaktaydı.

Yüzüne dikkatlice bakınca Bernardo Bertolucci’nin the Dreamers filminde Eva Green tarafından canlandırılan Isabelle karakterini anımsattığını fark ettim. Bahsettiğim şey fiziksel bir benzerlik değil, hal ve hareketlerinde, mimik ve jestlerinde mevcut bir benzerlik idi. O kadar ki birden kafamın içinde Jimi Hendrix – Third Stone From The Sun çalmaya başladı desem yalan olmaz. Birkaç dakika olduğum yerde dikilip fotoğraf makinesini kurcalar gibi yaptıktan sonra kendi kendimden rahatsızlık duydum. Bir anda kendimi Nabokov’un Lolita’sındaki Humbert Humbert ile özdeşleştirmiştim. Evet belki kadın Lolita olarak nitelendirilemeyecek kadar genç, ben de Humbert Humbert karakteri kadar yaşlı değildim ama gözetleme işini abartmayı pek sağlıklı bulmuyordum. Ayrıca kendimi bir Nabokov karakteri ile özdeşleştirecek olsam bu, Humbert Humbert değil de Lujin Savunması kitabının kahramanı Aleksandr İvanoviç Lujin olurdu.

Kafamın içinde uçuşan düşünceler ve bir anda meydana gelen çağrışım anaforundan bunalmış ve bitkin bir şekilde olduğum yere, çimlerin üstüne oturdum. Third Stone From The Sun şarkısını, tamamını tüm dikkatimi vererek dinlemek üzere açtım. Yüzümü denize dönüp suya ve yoldan geçenlere bakarak şarkının bitmesini bekledim. Şarkı bittikten sonra seminere geç kalmamak için yerimden kalktım ve iki-üç adım yürüdükten sonra bir anda geriye dönüp yerde oturan kadına doğru kendimden emin bir biçimde ilerlemeye başladım. Yürürken bir yandan da fotoğraf makinemi çalıştırmış, diyafram açıklığı ve örtücü hızı ayarlarını yapıyordum. Kadının önünde durup elimle selam verdikten sonra kendi kulaklıklarımı hızlıca kulağımdan çıkardım ve onun da kulaklıklarını kulağından çıkarmasını bekledim.

Kadın şaşkın bir şekilde selamıma karşılık verdikten sonra hızlıca lafa girip gülümseyerek; “Size bir şey soracaktım; ulaşmaya çalıştığınız giz basitlik mi? İnsanı en karmaşık büyüden daha fazla etkileyen uyumlu basitlik mi?”* dedim. Daha sonra ise utanmadan sıkılmadan, hatta kendimden pek beklemeyeceğim bir şekilde kadının cevap ya da tepki vermesini beklemeden yüzünün aldığı ifadenin fotoğrafını çektim. Tam kendimi ifade etmeye hazırlanıyordum ki arkamdan bir ses “Ablaaa, abla bak sonunda amuda kalkabildim!” diye bağırdı. İki ayağı üzerinde durmaktan pek hoşlanmayan yeni yetme ergen sonunda kendi evrimini tamamlamış ve iki ayak üzerinden iki eli üzerine geçiş yapmıştı. Gerçi ayaklarını henüz dimdik tutamıyordu, bacaklarının arası bir hayli açıktı ve bacakları sağa sola doğru hareket ediyordu ama ben o kadarını dahi beceremediğim için çocuğun bu muvaffakiyetinden etkilenmiştim.

Çocuğa gülümseyerek; “O şekilde yaklaşık otuz-kırk dakika daha durabilirsen güneş bacaklarının arasından batacak!” diye seslendim.

 

 

*Vladimir Nabokov – Lujin Savunması’ndan bir alıntı

Reklamlar