Üç aylık

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Processed with VSCO with  preset
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Arkamdan birisinin “Rıfat!” diye bağırdığını duyduğumda, hem de öğretmenler odasının önündeki merdivenlerden aşağıya yürümek yerine tırabzanın üzerine oturup aşağı kaymak sureti ile inmekteydim.

Merdivenlerin sonuna gelince çevik bir şekilde yere atladım ve sesin geldiği tarafa doğru kafamı çevirdim. Bağıran Kaan idi.

“Noldu lan?” diye yanıtladım.

Pantolonumun paçası tozlanmıştı, ben öne doğru eğilerek paçalarımı çırparken Kaan da merdivenden aşağıya koşarak inmişti ve şimdi tam karşımda durmaktaydı.

Her zaman ortadan ikiye özenle ayırdığı saçları bir hayli bozulmuştu ve yüzü gözü boncuk boncuk ter içinde idi. Bu emareler buraya kadar da depar atarak geldiği anlamına geliyordu. Nefesini toparlayıp lafa girdi;

“Ön bahçede müdürün lacivert Concorde’u duruyor. Okulda sanırım.”

“Hasiktir!? Harbi mi lan?”

“Harbi oğlum hatta bizim Onur müdürü yemekhanenin yanındaki sundurmaların orada tadilat yapan işçilerle konuşurken görmüş.”

“O ibne nerde?!”

“O bahçeye inmiştir bile, Habeş beygiri gibi koştu Müdür’ün okulda olduğunu fark edince.”

“E hadi biz de herif dellenmeden gidelim yanına da üç aylıkları alalım.”

Üç aylıklar, Anadolu Lisesinde okuyan öğrencilerden Devlet Parasız Yatılı sınavına girip burs almaya hak kazananlara Anadolu Lisesi boyunca ödenen karşılıksız bir burs idi. Okulun açık olduğu süre boyunca üç ayda bir ödenirdi. Anneciğim sağ olsun Anadolu Lisesi, Öz-De-Bir, Özel Okullar sınavları vb. ne kadar sınav varsa beni hepsine soktuğu için bu sınavı da kazanıp burs almaya hak kazanmıştım. Hazırlık ve orta okul boyunca dört senedir çok işimi görmüştü bu para. Şimdi lise birinci sınıfa geçmiştim ve bu senenin ilk bursunu alacaktım. Etrafta liseye geçince alacağımız bursun normalden biraz daha fazla olacağına dair söylentiler vardı ama üst sınıfların bizimle taşak geçmek için uydurdukları bir şey de olabileceğini düşündüğümden pek ümitlenmemeye çalışıyordum.

Kaan ile birlikte ikinci kattan zemin kata kadar depar attık ve ana kapıdan çıkıp bahçeye inen merdivenlerin başına gelince zınk diye durduk.

“Bak işte arabası şurada” diyerek bana yemekhanenin hemen yanında park halinde duran lacivert Concorde’u gösterdi Kaan.

“Arabayı gördüm tamam ama Müdür nerede oğlum? Bahçede hiç kuyruk görüyor musun?”

Ben böyle deyince Kaan sağ elini kaşlarının üstüne siper yapıp gözlerini kısarak bahçeye bakmaya başladı.

“Sen gözlüğünü niye takmadın lan? Bir de gözlerini kısıyor… Oturduğun yerden tahtayı göremiyorsun ibne!”

“Sus da bak lan sağa sola.”

Normalde bizi odasına çağırıp, tek tek listeden ismimize bakıp bize imza attırdıktan sonra bursumuzu teslim etmesi gereken Müdürümüz her üç aylık burs ödeme zamanında bizi peşinden koşturur ve en az iki-üç hafta geciktirmeden burslarımızı teslim etmezdi. Muhtemelen tembelliği ve dağınıklığından böyle yapıyordu ama hakkında bir sürü söylenti vardı. Burs paraları ile kumar oynadığını, paraları repoya ya da vadeli mevduata yatırıp beklettiğini filan söyleyenler vardı. Ben en çok repoya takılmıştım. Reponun ne olduğunu bilmiyordum ve bu çok sinirimi bozuyordu. Gerçi çok uzun sürmüyordu, unutup gidiyordum. Ama her üç aylık döneminde bu repo kelimesi aklıma takılıyordu. Babama sorsam çözülecek bir mevzu idi ama mevzu daha okulun bahçesinden çıkar çıkmaz buhar olup havaya karıştığından henüz babama taşıyamamıştım.

Ben kafamda bu düşüncelerle dalgın dalgın sağa sola bakarken Kaan bir anda çığlık attı.

“Allahıma gördüm, aha orada, sundurmaların arkasında işçilerle konuşuyor, bizimkiler de arkasında kuyruk yapmışlar ama arada işçiler olduğundan görmemişiz.”

“Koş koş koş Kaan Efendi!”

Bahçeye inen merdivenleri ikişer üçer atlayıp rüzgâr gibi uçarak sıranın en arkasına girdik. Arkasında biriken kalabalığın uzadığını gören Müdür, işçilerden bir sandalye istedi ve oturdu. Sonra kuyruğa bakıp “Teker teker gelin bakayım,” dedi ve kendi yaptığı espriye güldü. O gülünce biz de güldük çünkü bu keyfi yerinde demekti. Gri takım elbisesinin içinden çıkardığı bir tomar parayı ve paralara sarılı A4 kağıdını hemen yanındaki tabureye koydu.

Üzerinden kalem çıkmayınca sıranın en önündeki çocuğa “Kalemin var mı?” diye sordu. Bir anda şaşıran ve korkan çocuk “Var ama sınıfta hocam” deyince sıranın tamamı titreşime alınan bir telefon gibi titredi ve boğuk bir gülüşme sesi telin hemen arkasındaki baraj gölüne doğru helezonik bir biçimde yayıldı. “Sınıftaki kalemi napayım ben evladım? Yanında kalemin var mı?!” diye sesini yükselten Müdür sinirlenmiş gözüküyordu. Hepimiz çocuğa sövüyorduk şu an. Çocuk da o kadar korkmuştu ki bembeyaz yüzündeki kıpkırmızı sivilceler kendi kendine patlayacak diye korktum bir an.

Müdürün yerli yersiz attığı dayaklar çok meşhur olduğundan sizinle sakin sakin konuştuğunda bile geriliyordunuz. Kabahatiniz olmasa da sanki dayak yiyebilirmişsiniz gibi hissederdiniz. Bahsettiğim dönemin 1990’ların sonu olduğunu belirtmek isterim. Şimdiki gibi gereksiz bir özgüven ile şımartılarak büyütülmüş çocuklar o kadar fazla değil idi. Ayrıca çağdaş anne baba olacağım gazıyla çocuklarına sesini yükselten öğretmenleri dahi okul yönetimine şikâyet eden veliler yoktu.

Misal benim babama göre öğretmen çoğu zaman haklı idi. Adana Erkek Lisesi’nden 1971 yılında mezun olmuş birine öğretmenin kabahatli olduğunu izah edemezsiniz. Ben denedim, edemiyorsunuz. Öğretmenler en fazla dümbüklük yapabilirler ya da iyi bir öğretmen olmayabilirlerdi ama dayak yediysen ya da azar işittiysen “muhakkak bir kabahat işlemişsindir” kuralı geçerli idi bizim evde.

Sırada bu gergin bekleyiş devam ederken bizim Onur, “Bende kalem var hocam,” dedi ve siyah bir tükenmez kalem sıranın ortalarından elden ele uzatılarak Müdüre ulaştırıldı. Onur bize dönüp yılışık bir şekilde göz kırptı. Ben ve Kaan da bilmukabele aynı yılışık gülüşle göz kırpmasına yanıt verdik. Müdürün siniri uzun sürmemişti. Rahatlamıştık.
Sıranın kendimize gelmesini beklerken Kaan’ı kolumla dürttüm ve;

“Bu sundurmalar, bu kadar işçi ne iş lan? Ne yapacaklar buraya biliyor musun?” diye sordum.

“Yemekhane ve kantindeki yemeklere alternatif olsun diye buradan da kebap satışı yapılacakmış. Baksana kocaman mangallar var işçilerin çalıştığı yerin arkasında, bir iki güne de onları takacaklar Müdürün sandalyeye oturduğu tarafa.”

“Okulda kebap mı satılacak artık öğlen arasında?”

“Kebap ve döner.”

“İyiymiş de kaça satacaklar acaba?”

Bu durum; “Adana’da Anadolu Lisesi okumanın sürrealizminden bir tutam nasiplenmek” olarak açıklanabilir sanırım sadece. Hali hazırda yemekhanede sulu yemek ve kantinde de tost ile hamburger satılmasına rağmen kebaptan taviz vermiyorduk ve okul yönetimi de bunu makul bulabiliyordu. Koca şehir resmen kebabın etrafında dönüyordu. Adana; uydusu kebap olan küçük bir gezegendi!

Kuyruk hızla ilerlemekteydi ve birkaç kişi sonra sıra bize gelecekti. O esnada Müdürün bana birkaç saniye dikkatlice baktığını gördüm ve içimden bir “Hassiktir!” çektim. Derken sonunda sıra bana geldi. Müdür üç aylık tutarını sol eline aldı ve sağ eliyle A4 kâğıdı önüme uzatarak, “Adın ne senin?” dedi.

Yutkundum ve “Rıfat,” dedim.

“Listeden adını bul da imzala, hangi sınıftasın sen?”

Boynumdan kulaklarıma doğru bir sıcaklık hissettim, dövmese bari dileğinde bulunarak;
“9-E’deyim hocam,” diye yanıtladım.

Tırsmamın sebebi geçen hafta yaptığımız bir futbol maçından kaynaklanmaktaydı. Son birkaç haftadır Perşembe günleri okuldan sonra okulun yarı toprak yarı çim futbol sahasında maç yapmak için izin almıştık ve sekize sekiz kıran kırana maçlar yapıyorduk. Felsefe hocamız İsmail Hoca da bir okul çıkışında bizim maçlardan birini seyretmiş ve ertesi gün bize “Şu yaşımızda takım çıkarsak sizi yeneriz lan!” diye takılmıştı. Derken bir sonraki Perşembe için öğretmenler-öğrenciler maçı organize edilmişti.

Maç günü sadece altı öğretmen maça katılmak istediğinden öğrencilerden bir kaleci ve bir defans oyuncusu da öğretmenlerin takımında oynuyordu. Ben de evim okulun hemen karşısında olduğu için bu maçlara sürekli iştirak ediyordum. O gün de öğrencilerin takımında orta sahada oynuyordum. Maç başladıktan beş dakika sonra bir anda nereden çıktığını anlamadığımız bir biçimde koyu lacivert parlak bir eşofman takımı ve ayağında bembeyaz spor ayakkabılar ile Müdür sahaya daldı. Ağzımız açık kalmıştı, okulun tarihinde Müdürü spor yaparken gören yoktu. Defans oynayan öğrenci kenara alındı ve Müdür öğretmenlerin takımında stoper olarak maça dahil oldu. Fena da oynamıyordu.

Bazı hocalar ile az çok samimiyetimiz olduğundan çekinmeden ikili mücadeleye girebiliyorduk ama Müdürü karşısında gören, Daniel Amokachi’nin hücum pres yaptığı stoper misali saçmalıyor ve çekiniyordu. Takıma bir tutukluk hâkim olmuştu. Oyun bu şekilde on dakika devam ettikten sonra bizim takım sağ taraftan bir korner kazandı. Korneri atmak üzere topun başına Ali İhsan geçti. Ben de ceza sahası dışından penaltı noktası yönüne hareketlenip ön direk tarafındaki altı pasın biraz gerisinden sıçramak üzere pozisyon aldım. Ali İhsan korneri kullandığında da aynen öyle yaptım. Güzelim ayak içi kavisli ve hafif sert orta da tam benim koşup zıplayacağım noktaya doğru gelmekteydi. İki ayağım ile olduğum yerde topa sıçrarken ön direk savunması yapan Müdürün de topa doğru hareketlenip zıpladığını fark ettim ama geç kalmıştı, ben çoktan yükselmiştim. Topa kafayı vurdum ve golü attım fakat topa kafayı vurduktan sonra sol yanağım ile çenemin köşesinin olduğu kısım hava topuna geç çıkan Müdürün suratında patladı. Üstüne Müdür bir de bana çarptıktan sonra benim ivmem daha fazla olduğundan yere kapaklandı.

Gole sevinemeden; “Hocam iyi misiniz?” diyerek Müdüre doğru eğildim. Müdür’ün gözlüğü birkaç adım öteye uçmuş ve kırılmıştı ve iki eliyle burnunu tutuyordu. Diğer öğretmenler beni hemen kenara çekip Müdürü yerden kaldırdılar ve okulun girişinde tepede konuşlanmış çeşmeye yüzünü gözünü yıkamak üzere götürdüler. Arkama dönüp bizimkilere baktığımda Kaan ile göz göze geldik ve Kaan gülerek “Şimdi boku yedin oğlum sen!” dedikten sonra hepimiz birden kahkahalara boğulduk. Gülüyordum ama götüm de atıyordu. Allah’tan maç orada bitti ve Müdür tekrar sahaya dönmedi. Gözlüğü kırıldığından ve iki eliyle de yüzünü kapattığından olayın kahramanının ben olduğumu da görememişti. Maçı benim Müdürün gözlüğünün kırılıp burnunun kanamasına sebep olan kafa golümle 1-0 kazanmıştık ama bu galibiyetin bedeli benim için çok ağır olabilirdi.

Şimdi tırsmamın sebebi de bu talihsiz olaydı. Bir anda o malum kafa topu mücadelesindeki öğrencinin ben olduğumu anımsarsa diye “Yusuf Yusuf” moduna geçmiştim. A4 kâğıda imzamı attım, üç aylığımı aldım ve Müdür’ün yüzüne son bir kez korku içinde baktıktan sonra eliyle devam et hareketi yaptığını gördüm. Dayak yememenin verdiği rahatlıkla attığım her adımın tadını çıkararak okul binasına doğru yöneldim.

Arkamdan koşarak gelen Kaan’ı fark edince durup bana yetişmesini bekledim. Yanıma geldi ve “Müdür seni çağırıyor. Seni hatırlamış. Yeni gözlüğünün parasını senin üç aylığından kesecekmiş,” dedi.

“Siktir lan yavşak!” diye yanıtladım ve güldük.

Elimizdeki paraları dikkatle ve merak içerisinde sayarken öğlen arasının çoktan bittiğinin emaresi olan öğretmenler zili çalmakta idi.

Reklamlar