Kırılma noktasındaki dünya

Ozan Şakar, ozan_til@yahoo.com

kirilmanoktasindakidunya web
Çizim: Pınar Dönmez

Dünyada bir şeyler oluyor.

Ukrayna parçalanmış. Suriye yıllardır kan kaybediyor. Irak, Afganistan belini doğrultamıyor. Libya allak bullak. Macaristan’ın hayalperest lideri her şeyi komplo teorilerine bağlıyor. Avusturya’da aşırı sağ bir irin gibi akıp her yeri kaplıyor. Polonya hukuktan kopuk bir yere kayıyor. İtalya’nın borcu arşı geçmiş. Yunanistan’da gençler baba ocağına geri taşınmış, bulurlarsa üç kuruş maaş ile yiyecek peşinde. Venezüela karman çorman olmuş. Kuzey Kore’nin saçı berber görmemiş bıçkını füze üstüne füze sallamakla meşgul. Amerika ekonomisi yıllardır bıçak sırtında, FED ağzını her açtığında piyasalar sallanıyor. İngiltere, adına Brexit denen dümeni kırık bir sandala binmiş, oradan oraya savruluyor. Katalonya’sı İspanya’ya rest çekmiş; İran halkı isyan rüzgarlarında. Türkiye zor bir dönemden geçerken sınırındaki savaşa müdahil olmuş. Afrika’ya diyecek laf bile yok. Öyle ya da böyle dünya son birkaç yıldır fokur fokur kaynıyor.

Öte yanda ise muhteşem teknolojik yeniliklerin ardı arkası kesilmiyor. Hoplayıp zıplayan robotundan tutun, sizi yakında sizden daha iyi tanıyacak yapay zekaya, şoföre ihtiyacı olmayan taşıtlardan, bütün dünyayı hızla saran mobil cihazlar ve online uygulamalara, her gün yeni icatlar ile karşılaşıyoruz. Tarihin en heyecan verici teknolojik atılım dönemini yaşıyoruz.

Yaşıyoruz da, öyleyse bu isyan neye? Dünya tarihinin en yüksek ekonomik üretimine erişmişken, ne oluyor da sular bu kadar ısınıyor? Niye insanlar hep diken üzerinde? Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları kağıt üstünde büyüyüp dururken halk neden krizdeyim diye bağırıyor?

Bu iki ucun aynı anda zuhur etmesinin tek bir sebebi var: ekonomik eşitsizlik ve bu eşitsizliğin halka getirdiği mutsuzluk. Tek başına ekonomik büyüme – hatta ekonomik kalkınma bile – insanları mutlu etmiyor. Oysa siyasi erkin ve onun yönlendirdiği ekonominin tarihsel ve meşru tek gayesi toplumun mutluluğudur. Büyümeden herkes eşit faydalanmıyor, hatta bazıları hiç faydalanmıyor. 2008 krizi sonrası ortaya çıkan alternatif model arayışı hareketlerinin en başında gelen “Occupy” hareketinin kamusal söyleme soktuğu artık meşhur olmuş “yüzde 1’lik” kaymak tabaka, kaymağına kaymak katarken, halk yığınları bundan fazla nasiplenememekte.

Çılgınca bir ekonomik büyüme sevdasının beraberinde getirdiği iklim değişikliğinden ormanların yok oluşuna, canlı türlerinin çeşitliliğinin azalmasından, okyanusların plastik çöplüğüne dönmesine, gittikçe derinleşen çevresel yıkımlar bir yana, bu büyüme genellikle refah yerine eşitsizlik getiriyor. Bir yere kadar refah getirdiği doğru – açlıktan, mutlak yokluktan kurtulan milyonlarca insan var – ancak belli bir yerden sonra kayış kopuyor ve halk yerinde sayarken, hatta özellikle orta sınıflar gerilerken, üst tabakanın sahip olduğu son model yatların boyu her gün birkaç metre daha uzuyor.

Kapitalizmin finansallaşma süreciyle beraber üretimin değeri gittikçe düşmeye başladı. Üretimin metalaşması, sermaye dünyada istediği yere büyük bir hızla engelsiz bir şekilde akabilirken insan göçlerinin önüne setler çekilmesi, işçi sendikalarının gücünü yitirmesi, medya ve eğitim sistemleri üzerinden halk yığınlarına kendi şahısları da dahil olmak üzere her şeyin serbest piyasa üzerinden şekillenmesi gerektiği inancının pompalanması – kaldı ki serbest piyasanın çalışma düzeneği son birkaç onyıldır gördüğümüz üzere karın özelleştirilmesi, zararın millileştirilmesi üzerine kurulmuştur – gibi sebeplerle emeğin ve vasfın piyasa değeri düşerken, sermayeye üretimden giden katma değer payı artmakta. Hatta bu düzen o kadar sofistike bir hale gelmiştir ki sermaye piyasaları sanki reel ekonomiden ayrı hareket ediyormuş gibi bir izlenim oluşmuştur; oysa ki öyle ya da böyle ekonominin uzun vadede toplam değerini üretim oluşturur.

2008 finans krizi ile büyük global bankaların batması ve akabinde oluşan panik ile piyasalarda likiditenin buharlaşabileceği inancı ile – ve 1929 Büyük Buhranı’ndan çıkarılan dersleri de takiben – dünyanın büyük merkez bankaları, parasal genişleme adı altında piyasalara yüz milyarlarca dolar para pompaladılar. Amaç piyasalarda para döngüsünü sağlayabilmekti. Krizin kısa sürede derinleşip hızlı bir global çöküşe sebep olmasının böylece önüne geçildi. Ancak bunun maliyeti varlık – zenginlik de diyebiliriz – eşitsizliğinin artması oldu. Piyasalara merkez bankalarınca ucuz para pompalanırken bu paralar az da olsa reel ekonomiye gitti; ancak paranın çoğu, varlık enflasyonu tabir edilebilen bir şekilde zenginlik deposu olan borsa hisseleri, gayrımenkul gibi varlıkların fiyatlarında patlamaya varan artışlara sebep oldu. 2009-2010 yılından beri süren boğa piyasası ile – yani fiyat artışının devam edeceğine dayalı inanç ile piyasalarda süren bahar havası – ucuz sermayeye erişimi olan kesimler zenginliklerine zenginlik kattı.

Konutların bile tamamen yatırımsal bir varlığa dönüştüğü bu süreçte fiyatlar uçarken, sermayeye erişimi olmayan halkın bu varlıklara sahip olma hayalleri gün geçtikçe yok oldu. Çok değil daha 10-15 yıl öncesinde Türkiye’de memurlar emekli ikramiyeleri ile ufak da olsa bir ev alabilirken, bugün bu şans ortadan kalkmıştır. Ekonomiler büyürken orta sınıfların orta halli bir konut alamaz hale gelmeleri düşündürücü değilse nedir? Veya eskiden dört kişilik bir aile zor da olsa tek maaş ile geçinebilirken bugün iki kişilik bir ailenin iki maaşla geçinemez olmasının sebeplerini sormayacaksak neyi soracağız? Dünyadan daha net bir örnek vermek gerekirse, Amerika’da 1950’lerde üniversiteden yeni mezun olmuş biri hemen evlenip aile kursa tek maaş ile beş yıl içinde ev sahibi olabilirken, bugün şanslıysa iki maaş ile 20-25 yılda ev sahibi olmakta. O bile zor, çünkü yeni mezunlar artık hayata büyük bir borç ile başlamakta.

Günümüzün en büyük meselelerinden biri ekonomik borç. 2008 krizi borca dayalı bir kriz olmasına rağmen çözüm olarak daha fazla borç yaratılması akla ziyan bir şeydi. Birikmiş borçlar daha da arttırılıp daha uzun vadede daha geniş halk kitlelerine yayıldı. Kendileri ücretsiz eğitim imkanlarından faydalanıp bir yerlere gelmiş siyasetçiler, dünyanın çoğu yerinde üniversite eğitimi sanki lüksmüş gibi devasa harç arttırımlarına gittiler mesela, ve bu harçları ödemek için gençlerin borçlanması gerektiğini söylediler. Bugün İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde yeni mezunlar üniversite okudukları için hayata büyük bir borç ile başlıyorlar. 2010 yılında Londra’da bu borca batmamak için artan üniversite harçlarını protesto eden liseli gençlerin üzerine Londra polisinin atlarla saldırması – evet, ortaçağdaki kara şövalyelermiş gibi ata binip elde kılıç yerine copla gençlerle saldırıldı – hafızalardan hiçbir zaman çıkmayacak görüntüler yarattı. Doğrudur, üniversite okuyan öğrenci sayısı hızla artmakta, bu da görünüşte bir refah ve hem bireysel hem toplumsal bir mutluluk sebebi. Ancak bunu başarmak için katlanılması gereken maliyet, bireysel borçların tavan yapması, gençlerin erken yaşta borç sarmalına sokulması. Eğitim borcu, kredi kartı borcu, tüketici kredisi borcu, taşıt kredisi borcu, konut kredisi borcu, şu borcu bu borcu diye bitmeyen bir silsile; oysa önceki nesiller için durum böyle değildi. Büyük bir hızla büyüyüp gelişen bir dünyadan bahsederken öte tarafta son yüzyılda ilk kez şimdiki neslin kendinden önceki nesillere göre yaşam standartlarının düşmesini öngörüyoruz. Bu bir çelişki değil de nedir?

Dünya gerçekten uçlara kayıyor. Bir tarafta elektrikli araç üreticisi bir firma reklam için aracını rokete bağlayıp Mars’a gönderirken, öbür tarafta asli sebebinin fakirlik olduğu artık açıkça ifade edilen bir obezite salgını dünyayı sarmakta. Doğal yollarla üretilmiş yiyecekler sadece zenginlerin ulaşabileceği bir hal alırken, ucuz şekerden üretilmiş ve sağlığa zararı doktorlarca kabul edilmiş besinler halk kitlelerinin ana beslenme yolu olmakta. Doğal bir yumurtanın bile lüks kategorisine girip halk nezdinde tüketilemediği bir dünyada, banka kredileriyle alınıp sırf hava olsun diye kapının önüne çekilen araba sayısı artınca daha mutlu bir toplum yaratıldığını söyleyebilir miyiz?

Dünyamızın kaynaklarını çok daha verimli kullanmanın yollarını yüzyıllardır buluyoruz. Teknolojik gelişmelere dayalı her verimlilik artışı, üretimin ve ekonominin büyümesine önayak olmakta. Büyümenin nimetlerinden eşit faydalanamadıkça toplumsal rahatsızlıkların artması ise kaçınılmaz. Bu rahatsızlığın sebebi eşitsizlikken, tek çözüm daha adil bir paylaşım olacaktır. Ancak bugünkü ekonomik yapının tabiatına aykırı bu alternatif, çözümün hayali bir şekilde başka yerlerde aranmasına yol açıyor. Bu gerçeklikten kopuk çözümler ise ırkçılık, mülteci düşmanlığı, radikal milliyetçilik, kendinden farklı olana karşıtlık, hayallerle şekillenmiş bir geçmişe özlem, dini dogmaların temellendirdiği ütopyalar olarak karşımıza çıkmakta.

Evet, dünyada bir şeyler oluyor. İnsanlığın kendini gerçekleştirme potansiyeli tarihin en yüksek noktasındayken, bu potansiyelden uzak şekilde yokuş aşağı hızlanarak büyüyen bir paylaşım sorunu tam karşımızda durmakta. İçinde böyle büyük çelişkileri barındıran süreçler tarihte kırılma noktaları olmuştur. Tekrar bir kırılma noktasına geldiğimiz aşikar. Bu kırılmanın bizi nereye götüreceğini önceden kestirmek zor. Ancak arada çalkantılar yaşasa da insanlık şöyle ya da böyle her zaman iyiye gider.