Elif Mercan, sanemelifmercan@gmail.com

KesKazan_KoruKazan_ElifMercan
Çizim: Elif Mercan

“Özellikle son iki yüzyılda insanlık doğanın dengesini kısa vadeli çıkarları için, öldüresiye bozdu. Türkiye’de bu iş son 50-60 yılda yapıldı. Geleceklerini düşünen gelişmiş ülkeler yaptıkları yanlışın ayrımına varıp, doğalarını yeniden büyük ölçüde kazandılar. Bu arada yeniden kazanılamayacak kayıplar da oldu,” (1) der Necati Güvenç Mamıkoğlu kitabında. Yakın aralıklarla tazelenen doğa katliamları sonrasında benzer minvalde cümlelere yazılı medyada da rastlayan bizlerin ağaç katliamlarına verdiği tepki, halihazırda bekleyen kızgınlığımızla birleşince kabarıp taşıyor. Meselenin karşı muhatabı sermayenin akıtıldığı havuzunda sabah akşam yüzüyor, bunu biliyoruz. Peki koruma hareketimizin temelinde, birilerinin katliamlardan kârlı çıkıyor oluşu mu, ağaçlandırmanın önemini biliyor oluşumuz mu, yoksa ağaca duyduğumuz koşulsuz sevgi mi var?

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Bu yaz, çok uzun zaman sonra gerçek bir tatil yapabildim. İşler ve güçler kenarda bekledi; ben uyudum, düşündüm, okudum, yürüdüm, ailemle vakit geçirdim. İnsan beyninin diğer tüm meşguliyetlerini (tümünü olmasa da, en azından yoğun meşguliyetlerini) kenara bıraktığında okuduklarından daha fazlasını alabiliyormuş meğer. Sadece kendi kendime okumakla da kalmadım; bazen anneme, bazen kuzenime sesli okudum; sonra okuduklarımın düşündürdüklerini anlattım, tartıştık bazen, bazen yeni bilgilere vakıf olduk ailecek. Onca okuma seansından sonra ise, benim için bu yaza damgasını Christopher Chabris ve Daniel Simons tarafından kaleme alınan kitap vurdu.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

deda dna
Görsel tasarım: Can Gündüz

“Genetik” kelimesi, bilim adamlarının laboratuvar ortamından dışarı çıkamazmışcasına bir çekinceyle, sanki gündelik sohbetlerde hak ettiği yeri bulamıyor. Halbuki, farkında olmadan, çok daha içgüdüsel ve geleneksel şekillerde, kendi mikrokozmosumuzun genetik mühendisliğini yapıyoruz ve de doğanın kendi genetik dönüşümüne tanık oluyoruz. Daha lezzetli meyveler yemek üzere aşıladığımız bahçelerimizdeki meyve ağaçları, sevimli yavrular elde etmek üzere komşunun cins köpeğiyle çiftleştirdiğimiz köpeğimiz ya da güzel ve iyi huylu çocuklar dünyaya getirmek için seçtiğimiz eşler, “oğlan dayıya, kız halaya” teorisi ve Mahmut Tuncer, en basit şekilleriyle hibridleşmenin gündelik hayatımıza yansımalarını gösteren örnekler. Bizler de hayatımız boyunca genetik ya da hibrid kelimelerini telaffuz etmesek, en fazla bazen “şeker bizde ırsi” gibi cümlelerle ima etsek de, aktif ve pasif roller ile genetik değişimlerden bilim adamları kadar sorumluyuz. Büyük bir sorun ise, genlerin sadece daha iyi fırsatlar için hizmet etmek üzere oldukları gibi durmayıp, mutasyonlar sonucu ya da kalıtım kaskadının türlü latifeleri sonucu, tedavisi çoğu zaman olmayan hastalıklara da neden olmalarından kaynaklanıyor. John Lennon’ın ünlü sözünden yola çıkarak cümleyi tekrar kuracak olursak; “Genetik, sen planlar yaparken başına gelenlerdir” belki de…

Nihan Akyelken, n.akyelken@gmail.com

kentler basili
Çizim: Pınar Dönmez

Kuşkusuz ki, çevresel ve ekonomik krizler için üretilen her türlü “alternatif” çözümün yenilik temelli (inovasyon) olması, 21.yüzyılın en belirleyici özelliklerinden. Aslında geçmişte de, teknolojik geçiş süreçleri genelde ürün, hizmet veya sistemlerde yenilikçi zihniyetin etrafında şekillenmiştir. Ancak, 21. yüzyılda gerçekleşen teknolojik ve davranışsal geçişler, bu süreçlere addedilen siyasi ve sosyal çağrışımlarla belli duruşları simgeler hale de geldi. Zira bu yenilikler, kapitalizmin – daha öncesinde hiç yaşamadığı kadar yoğun – bir kriz dönemine denk geliyor.

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Suriye iç savaşına dair herkesin aklında yer eden en az bir vahşet öyküsü vardır. Örneğin ilk yayınlandığında şok etkisi yaratan canlı infaz videoları 2013 yazı gibi hayatımıza girmeye başlamıştı. Haber sitelerinin ana sayfalarına ilk kez düştüğü gün bu videolardan birini üniversitedeki ofisimizde, arkadaşlarla beraber biz de merakla izlemiştik. Irak kırsalından Suriye’ye seyir halindeki bir kamyon (o zamanlar adı dahi bilinmeyen) Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) militanları tarafından durduruluyordu. Kamyonun içindekiler aşağı indiriliyor ve hangi namazın kaç rekat olduğu gibi İslami bilgilerinin sınandığı sorular soruluyordu. Araçtakiler soruları bilemeyince militanlar bu kişilerin Sünni Müslüman olmadığına kanaat getiriyordu ve birkaç saniye içinde aynı kişilerin yolun hemen kenarında kurşuna dizildiğine şahit oluyorduk. İnfaz sırasında ve sonrasında yükselen tekbir sesleriyle video final yapıyordu. 82 yaşındaki Suriyeli eski eserler genel müdürü ve arkeolog Halid Esad’ın, başından ayrılan gövdesinin Palmira’daki antik Roma sütunlarına asıldığı haberini okuduğum ana kadar, bu yol kenarı infaz videosu Suriye’deki savaşa dair benim aklımda en çok yer eden vahşet öyküsü olarak kalmıştı.

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Yan Yol’un ilk programından bu yana, sürekli kutuplaşma olgusundan bahsettik; farklı tematik sohbetlerimizde söz konusu meseleyi sosyo-kültürel zıtlıkların uçurumlaşmasına bağladık. Bu meseleyi çok evirip çevirmek ya da çok sıklıkla söz eder hale gelmek, bende bu yazıyı kaleme alma içgüdüsünü tetikledi. Madem toplum ve kültürle ilgili sohbetlerimizin bir çoğunda kutuplaşmadan bahsetmeden programı kapatamaz hale geldik, o halde bu konu üzerine daha fazla düşünmek, yazmak, çizmek, okumak ve hatta araştırma yapmak da gerekiyor diye düşündüm.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

IMG_3566

Adalet Yürüyüşü’ne, kortejin Gebze’den Tuzla’ya yürüdüğü 23. Gününde (7 Temmuz) katıldım. Sabah çok erken otobüsler kalkıyordu, ama ben o saatte oğlumu bırakacak kimse bulamayacağım için normal saatimde uyandım. Hiçbir arkadaşım Adalet Yürüyüşü’ne gitmiyordu. Benim de gidebileceğim son gün o Cuma’ydı, çünkü haftasonu gitsem yine çocuğu bırakma ve ailemin çeşitli üyelerine hesap verme gibi bir zorunluluğum olacaktı. (Ki mitinge giderken bu zorunluluk başıma dert oldu.) Oysa işe gittiğim varsayılan Cuma günü bana aitti.