Vicdan rahat değilse ne ekolojik olarak sürdürülebilir, ne ekonomik olarak

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

narkoy1

Arkadaşlarımızın tavsiyesiyle haftasonunu geçirmek üzere gittiğimiz, Kocaeli’nin Kandıra ilçesinin Kıncıllı Köyü’ndeki Narköy, İstanbul’un çevresinde sık sık görmeye başladığımız butik otellerden farklı bir yer. 14 odalı otel ve restoran, 120 dönümlük organik tarım çiftliğinin sadece küçük bir bölümünü işgal ediyor. Çiftlikte turlar ve doğa gezilerinin yanında “doğada olmak, permakültür, ekmek/reçel yapımı, kompost atölyesi, kendi bahçeni yap” gibi eğitimler de düzenleniyor. Narköy’de geçirdiğimiz haftasonunda çiftliğin kurucusu Nardane Kuşçu’yla tanışma imkanı bulduk ve kendisine Narköy, sürdürülebilirlik, konvansiyonel ve organik tarım hakkında sorular sorduk.

Sizce sürdürülebilirlik adına yürütülen projeler işe yarayacak mı, yoksa yine büyümeye hizmet eden yatırım fırsatlarından ibaret mi kalacak?

İkisi de var. Bir, şu anki ekonominin sürebilmesi adına çarpıtılmış bilgiler var. Yoldan çıkmasaydık organik tarıma ihtiyacımız olmazdı. Yola girmek için belli bir disiplin gerekiyor, bu da organik tarım. Ben hatırlıyorum o zamanları, sertifikaya falan gerek yoktu. Zaten doğayla uyumlu olarak yapılıyordu. Dünyayı beslemeye yetmeyeceğini söylüyorlar. Bu asla inandırıcı değil. Doğal tarım, organik tarım, yabani bitkilerin de korunmasıyla dünyayı pekala doyurabilir. Bu arada gözardı edilen başka bir durum da var. Mesela küçük aile çiftlikleri ya da kadın çiftçiliği, evin bahçesinde yetişen ürünler, bunların hiçbiri rakamlara yansımıyor. Sadece büyük şirket tarımı üzerinden konuşuluyor. Biz de şirketiz bu arada. Ama daha farklı. Bu kayıtdışı kısım şehirdeki insanları besliyor. Köydeki annesi babası gönderiyor. Anneler ev civarına yakın yerlerde küçük alanlarda yetiştirdikleri için tarhanasından bulguruna kadar, salçasına kadar her şeyi yapıp gönderiyor. Hem sağlıklı hem de para ödemelerine gerek yok. Nesi varsa çocuklarına ulaştırıyor. Artı bunları küçük küçük satarak harçlık yapıyor onlara. Okuyana, askere gidene… Üstelik atalık tohumları bu kadınlar muhafaza ediyor büyük çoğunlukla. Bir miktar da erkekler muhafaza ediyor. Az sayıda erkek bu küçük tarımı ciddiye alırken, daha çok kadın ciddiye alıyor çünkü elindeki işini yaparken onu da ekiyor onu da yapıyor. Bu göz ardı edilmiş bir kısım ve böyle çok fazla var. Küçük aile çiftçiliğinin ve kadın çiftçiliğinin muhakkak korunması gerektiğine inanıyorum. Diğerlerinde de verilen rakamlar doğru değil. Gıda üretiminin büyük çoğunluğu çöpe gidiyor. İlaveten toprak zamanla kısırlaşıyor konvansiyonel tarımda. Burda kaybettiğimiz yabani bitkilerden söz ediyoruz, toprağın öz çocuklarından.

Araştırmalar tarım ilaçları yüzünden böceklerin de sayısının hızla azaldığını gösteriyor.

Pestisidler herbisidler… Sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor, sağlık harcamaları artıyor. Kim ne kazanıyor ne kaybediyor daha temiz bir yerden bakmak lazım. Hani dışardan biri olarak. Benim başıma gelseydi diye bakmak lazım. Para satın aldığı şey kadar kıymetli. Gerekli mi gerekli. Bazı arkadaşlar moda olduğu için yapıyor olabilir, ama moda olduğu için yapıyorsa bile yapmasından yanayım. Çünkü yiyip içtiğinde, eli toprağa dokunduğunda kalemi doğru yazmaya başlar. Eski bir Türkmen atasözüdür: Eli toprağa değmeyenin yüreği yanmaz, yüreği yanmayanın kalemi doğru yazmaz, derler. Sonra dünyamızın büyük çoğunluğunun bitki dünyası olduğunu biliyoruz. Fotosentez yapıyorlar nefes alıyoruz. Sağlıklı nefes, oksijenli nefes. Kazanımları sadece kilo boyutunda alamayız, metre boyutunda alamayız. Dolayısıyla küçük aile çiftliklerinde yine şöyle bir şey var. İki tane ineği vardır gübresini de kullanır sütünü de kullanır yeri gelir etini de temin eder, ama bir şeyi konvansiyonel yapmaya başladığınızda ne alıyorsunuz, neye mal oluyor, gelecek kuşaklardan neler çalıyoruz, neyi borçlanıyoruz? Böyle sorular geliyor benim aklıma. Ve o rakamlar da gerçek değil. Doğal tarım yaptığınızda, hatta hiç toprağı işlemeden yaptığınızda daha çok ürün almanız mümkün. Otların içinde kalanlar daha uzun süre verimlilik sağlıyor. Bu paradigmaları kırmak durumundayız. Dediğiniz riskler var mıdır, vardır. Fakat doğanın neslini devam ettirme içgüdüsü bütün canlılarda olduğu gibi insanda da var. Özellikle çocuk sahibi olduysak birdenbire fabrika ayarına dönüyoruz. Çünkü onlara bazı şeyleri vermeyi içimiz kaldırmıyor. Ve bilinç artıyor. Bu çok kıymetli. Bu dünyanın her tarafında böyle oluyor. Ama bu arada zaiyatlar var mı, var. Bir takım projelere kananlardan, intihar eden çiftçilerden tutun da, bütün dünyada oluyor bu. Ben açıkçası umudumu muhafaza etmekten yanayım. İyilikler çoğalsın diye. O çocukları sevdiğim için. Bunu borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

narkoy2

Siz burayı kurmaya nasıl karar verdiniz?

Yine söz konusu olan çocuklar. Bir de benim geldiğim orijin ve içinde yetiştiğim kültür. Bizim geçmişimiz geleceğimizi de yapılandırıyor. Ben bir çiftlikte doğdum. Bir kadının yönettiği bir çiflikte. Babam da babaanneme yardım ederdi. Tabii orada kadın çiftçiliği yine farklıdır diyeceğim, kadın çiftçiliği önce ailesini beslemek üzerine kuruludur. Hele savaş sonrasında çevresini obasını köyünü sonra cephedeki askerini diye gider. Yani “şu kadar tohum alayım bunu çoğaltırım”dan önce ihtiyaç görmeye yöneliktir. Benim babaannem de kurda kuşa aş olsun diye atardı. Pamuğun içinden karpuz koparırdık, bamya toplanırdı, gölde balık avlanırdı. Adana’da Ceyhan’ın bir köyünde. Anneannem hem şehri hem köyü bilen bir kadındı. Güzel yemekler yapardı. Bize dağları yaylaları gezdirirdi. Çukurova çok sıcak olduğu için herkes yaylaya çıkar, biz Yörük milleti durmayız illa çıkarız. Hep diyorum Harvard’a gitsek illa ki yaylamızı ve toprağımızı isteriz biz. Öyle bir şey. Dolayısıyla yetiştirilişim bu. Şehre taşındığımızda köyle, yaylayla irtibatımız sürdü.

Bizim zamanımızda ilkokul öğretmenleri bile Köy Enstitüsü mezunuydu. Ortaokulda özel bir okulda okudum. Evimize bütün dünyadan insanlar gelirdi. İnsanı öğrenme şansım oldu. Üstüne Öğretmen Okulu 72 mezunuyum. Köy Enstitüsü geleneğini devam ettiren okullardı. Şu anda en konforlu okul dediğimiz okullarda olmayanı köy okullarında biz yapıyorduk. Uygulama bahçeleri vardı, bir sürü şeyi kendimiz üretiyorduk. Şimdi Makers Club iyi ki kuruldu. Çocukların doğayla bütünleşmesi, orada öğrenmesi, üretim gücü… Bunlar normal olandı. Okul bahçesinde koşması oynaması normal olandı. Ama öyle bir zaman geldi ki, okul bahçeleri beton oldu, önüne geçemedik. Kitaplıkların kapıları kilitliydi teneffüse çıkmak yoktu. Veliler de öğretmenler de o sınav bu sınav diye kendinden geçti. Çocuklar teneffüste oynayıp düşemediler bile. Düştükleri zaman betonda düştüler dizleri dağıldı. Bu benim adalet duyguma aykırıydı. O gün bu düş kuruldu.

Bu arada hayatım boyunca tohum topladım. Tam olarak niye topladım bilincinde değildim. Ektim, çoğalttım, ektim, çoğalttım. Bir gün burada belgesel çeken bir arkadaş sorduğunda tam olarak idrak ettim. Hocam sizin için tohum nedir dedi. O köyde kurulan büyük sofralarda hep birlikte yemek yemekti, köyde balık avlamaktı, bayramları eğlenceli geçirmekti. Tohumlar bozulduğunda, bu endüstriyel tarım girdiğinde insan tarlalara gidemez oldu. Çocukların okul bahçesinde koşamadığı gibi. Bir de aklımda sosyal dayanışma vardı. Bunlar çok uzun uzun anlatılabilir şeyler. Ben bunları geri getirmek istedim. Bir yandan da emekli olduğumda Nar Eğitim’in temeli olan eğitim firmasını da o çocuklara destek olmak için kurdum. Bir eğitim ve organik tarım çiftliği kurmak istiyorum. Aileler gelsin, çocuklar gelsin, ilgilenenler gelsin, kurumlar gelsin, hep beraber bir kere fabrika ayarlarına dönelim. Bir kere ezberi bozalım. Bakalım neler oluyor. Benim başlangıcım böyle.

Biz niye bir düş kurarız? Niye bir vizyonumuz olur? Değerlerimiz zarar gördüğünde, temel değerlerimize ulaşmak için. Motivasyonum onlar. [Yakınımızda oynayan çocukları gösteriyor.] Onların buna hakkı var. Anne-babalar, kurumlar da buraya gelirse onların da hakkı var elbette ki. Hep birlikte göz göze birbirimize bakarak iletişim kurabileceğimiz ve ezber bozan, deneyime dayalı eğitimler yapabileceğimiz bir yer olsun istedim. Hain emellerim bunlardı. Ailem de bunları çok sevdi. Hep beraber yaptık.

Tohum odasında kardeşinizin anlattıkları ve odanın kendisi çok ilginç geldi bize. Oda, yüzlerce çeşit atalık tohumu saklıyor. Çiftçilerimizin çoğu konvansiyonel tarım yapıyor; ithal tohuma, kimyasal gübreye, ilaçlara alışkınlar. Ürettikleri ürünler organik ürünlere, doğal ürünlere göre çok daha ucuz. Bu sistemin içinden nasıl çıkılabilir?

Kaşıkçı Elmasıyla Beyoğlu Taşını kıyaslamanı istiyorum. Acaba satın aldığımız kadarını yiyor muyuz o ürünlerden? Maddi durumu iyi olmayan insanlar doğal ürünlere köylerde aileleri varsa ulaşabiliyorlar. Bu önemli. Bir de biz o gıda zannettiğimiz şeyin çoğunu çöpe atıyoruz. İlaveten o para çiftçinin aldığı para değil. Realite bu. Çünkü 50 kuruşa aldıklarını bize beş liraya satıyorlar. Aracıları çıkartsınlar aradan.

narkoy4

Ama çiftçilerin çoğu bu sisteme çok alışkın gibiler.

Kanser oranı en çok bu çiftçiliği yapan arkadaşların arasında yüksek. Çok ciddi sıkıntılar var. Alışkın değiller, zorunda kalmış durumdalar.

Devlet politikaları da bunu teşvik ediyor, değil mi?

Tohumculuk Yasası’na bakmak lazım. Yemek yiyen herkesin görevidir Tohumculuk Yasası’na bakmak. Biz kendi kendine yetebilen bir ülkeydik, nasıl bu hale geldik? Bunu sadece bu 15-20 yıllık döneme mal etmenin de doğru olmadığını düşünüyorum. Ben demokrasiye inanırım, çok partili sisteme de inanırım ama Marshall Yardımı gireli kaç yıl oldu diye bakmak lazım. Köy Enstitüleri kaldırılalı kaç yıl oldu? Kimin eliyle kaldırıldı diye bakmak lazım. Tohumculuk Yasası ne zaman çıktı, 2018’de nereye gidiyor diye bakmak lazım. Biz okumuş-yazmışların milletimize borcu var. Biz bunları incelemek durumundayız ve destek vermek durumundayız. Doğrudan üreticileri tanımak durumundayız. Çoğu çöpe gidiyor o gıda dediğimiz şeylerin, ki tam gıda değiller. İlaveten o çiftçiler de para kazanmıyor. Konvansiyonel çiftçilik yapan da kazanmıyor. Hep beraber el ele verip en azından gıdada bağımsızlık için mücadele vermeliyiz. Çünkü gıda bağımsızlığı çok kıymetli. Stratejik bir şeyden bahsediyorum, bir tek bizim başımıza değil, bütün dünyanın başına geliyor bu.

Her şeyi ithal ediyoruz.

Her şeyi ithal ediyoruz, çok pakete giriyor, çok yoldan geliyor. Karbon ayak izi çok. Dünyayı mahvediyoruz. Bu doğru değil, adil değil. O hayvanlara da eziyet. Doğaya da eziyet. Doğadaki çeşitlilik de kırılıyor. Artık bunları dosdoğru ifade etmemiz gerekiyor. Mesela ben okullarda, evlerde çocukların bunları yemesini istemiyorum. O kadar steril bir kadın değilim, illa çok steril olsun diye de düşünmüyorum, öyle bir fantezim yok, ama daha iyisi olmalı. Örneğin oradan İyi Tarım’a geçilebilir, kontrollü olarak yapılabilir. Aracılara bir dur demek lazım. Çünkü aracı emeği çekmediği için kıymetini bilmiyor. Çiftçiye parasını zamanında ödemiyor. Orada da çiftçiyi yaşatamıyoruz. İthalatla ihracatı asgaride dengelemeyince, ekonomi nereye gider? Bunu da sormamız lazım.

İthal ettiğimiz ürünler, yetiştirebileceğimiz ürünler, öyle değil mi?

Bakın ben çok basitçe maş fasülyesinden örnek vereyim. Maş fasülyesinin Anadolu’daki adı Çin börülcesidir. Orta Toroslar’da, güneyde yetiştirilirdi, her yerde kullanılırdı. Biz ne yapıyoruz şimdi ithal ediyoruz. Neydi zorumuz bizim? Anadolu’nun hikayesi buğdayla koyun, gayrısı oyundu? Şimdi ikisini de ithal ediyoruz.

Topraksız tarımı bile bazen bunlara tercih edersin doğru yapılırsa. Ama doğrusu şudur, torunum Ali var, bir zencefili suyun içinde çimlendirdim görebilsin diye, baktı baktı bir gün, “babanne su maması yetmiyor toprak maması istiyor bu,” dedi. Onlar biliyorlar. Şimdi daha dürüst hesaplamalar yapmalıyız. Gıda yurtdışında da pahalıdır, ama taneyle alır, hepsini tüketir, kabuğuna kadar kullanır. Kompost yapar. Pazar yerlerindeki değerlendirilir. Elimizi vicdanımıza koyalım. Eğer vicdan rahat değilse ne ekolojik olarak sürdürülebilir, ne ekonomik olarak. Son kapının önünde durur. Son kapı adaletle açılır. Adalet mülkün temeli diyor ya, sistemin temeli adalettedir. Böyle yürümez bu sistem.

Ama Marshall Yardımları’ndan beri bu böyle gelmiş. Devlet hep endüstriyel tarıma yönelmiş.

Tüketicinin bir gücü var arkadaşlar. Almazsanız yapamazlar. Fransa’ya giremiyor, niye, almıyorlar. Bir anda Kokopelli çiftçileri, bir tane sandviç firması var, onu elmaya, Eiffel’i saman balyasına boğar. Halk da almaz onu. Örneğin bir sitede bana sordular Narköy şehre nasıl örnek olabilir? Sitelerde ev alıyorsunuz. Sitenin yönetim planının içinde peyzajın ne olacağı yazılı. Acayip de aidat ödüyorsunuz. Çocuklar çimlere çıplak ayakla basamıyor çünkü zehirli. Kardeşim bahçem bana ait olacaksa derseniz, almazsanız, beş kişi almam derse hemen onlar o doğal yönteme geçerler. Tüketici bilincini kullansın. Doğrudan gidip üreticisinden alsın. Ekoharita var, bakın, en yakınınızda kim varsa gidin alın, hem muhabbet edin, hem alışverişinizi yapın, tohum alın, saksı yetiştirin. Ekopsikoloji diye yeni bir alan var. Kafanız dinlensin, psikolojiniz düzelsin, ruhunuzla bütünleşin. Neden olmasın?

Biraz çaba göstermek gerek.

Bir kere köylüyü suçlamayı bırakacağız. Onlar bizi okuttular, hepimizin üzerinde emekleri var. Okula gitmemiş insanların vergileriyle okuduk biz. Ondan sonra beğenmedik. Bir kere bunu bırakacağız. El tutacağız, Tohumculuk Yasasına vurgu yaparken de bunu söylüyorum, “Tohumculuk Yasası beni ne ilgilendirir?” diyor. O yapsın getirsin pazarlık edeyim onu yapayım bunu yapayım, nasıl geldiğine bakmayayım, sonra da iyi gıdayı isteyeyim. Ekmediğimizi biçemeyiz. Gıda çok stratejik, çok stratejik. Gıdayı kim veriyorsa düğmemize o basar. Bunu bilelim, düğmemize basmak için de yapıyorlar. Özgür irademizi ve sağlığımızı nasıl sorgusuz sualsiz emanet edebiliriz ki? Bir ilacın yan etkisini okumadan içmek istiyor musunuz? Yediğimiz, içimize giren bir şey. Bu sadece yemekle de sınırlı değil, tuhaf bir şeyi bebeğimize giydirebilir miyiz?

Denetleme görevini biz devlet kurumlarına bırakmışız, ama diyorsunuz ki daha çok sorumluluk almamız lazım.

Aynen öyle. Aldığımız sorumluluk, sorduğumuz soru kadar varız. Hiç sormadan devam edersek olmaz. Tüketici bilincinizi şehre de taşıyın, aldığınız eve de taşıyın. Bakın biz burada hiç kimyasal kullanmıyoruz. Kullandığımız suların hepsini doğal bakterilerle temizliyoruz ve sulama suyunda kullanıyoruz. Bu bir sitede yapılabilir mi, çok kolay yapılabilir. Sitenizi de onunla sularsınız. Slow Food’dan bir arkadaşım Tarabya Konakları’nda. Bize bir sene şans tanıyın dedi, bahçeler kurdular. İnsanlar birbirinin gözüne baktı, sosyalleşti, yaşlılar, çocuklar mutlu oldu… Bu kadar kolay. Bu kadar mümkün. Talep edin, arkasından gidin, kovalayın. Bu emek çektiğimiz pek çok şeyden daha sürdürülebilir bir şey. Dünyada da trend olarak bile yapsalar razıyım çünkü beden bir kere tadına baktığında gerçek gıdayı tanıyor, birlikte daha çok sosyalleşiyoruz, yardımlaşıyoruz, çocuklarımız enerjisini doğru yerde kullanıyor, eğleniyor, biz ruhumuzla bütünleşiyoruz. Paylaşım bitti, komşuluk ilişkisi bitti. Aslında mümkün. Bir saç teli kadar katkıda bulunsanız bu iş çözülür. O yüzden küçümsenecek bir şey yok. Ufacık da olsa yapmakta fayda var. Adımı atmakta fayda var. Kendimizi iyi hissedeceğiz.

narkoy3

Türkiye’de organik tarıma inanıyor musunuz? Organik olarak satılan şeyler gerçekten organik mi sizce?

Her şeyin içinde yüzde 1’lik bir olasılık vardır. Biz kendimize bile yüzde yüz güvenemeyiz değil mi, ne yapacağımızdan emin olmadığımız durumlar çıkabilir. Ama çok sıkı bir yönetmeliği var.

Denetleniyor mu?

Tabii. Bakın her şey kayıt altındadır. Arazinin, toprağın analizi, suyun analizi, tohumun nereden geldiği, artı ürünleriniz analize gider. Bizleri çok zorladılar bu arada. Şikayetçi olduğumuz konular olmadı mı? Bizim gibi çok çeşit ekenler için bir tek ürünün laboratuvarda analizi 500 küsur liraydı. Bakın cırladık, işe yarıyor, 150’ye düştü. Bu defa dedim ki aradakini bunca zaman kim yedi? Akredite kurumlar yapıyor. Ama o analizi yaptırıyorsunuz. Bütün süreçler kayıt altında.

Sürekli olarak mı peki?

Evet, pazara gittiği zaman da gizli müşteriler var. Onlar alırlar analiz yaptırırlar. Bir tek doğrudan satan satıcılardan almanızı öneriyorum organik pazardan. Ya da birbirinden değiş tokuş yapmış çiftçileri. Mesela atıyorum ben pazara buraya gidiyorum da, Ankara’ya gidemiyorum, Ankara’ya giden arkadaş diyor ki seninkileri ver ben orada satayım. İşte onda bir şey var, bizde yok, biz onun yerine şunu alalım da evde bunu kullanalım gibi. Takas ekonomisi diye de bir şey var. Aracılar konusunda biraz daha dikkatli olmanızı öneriyorum.

Aracılar derken Cityfarm gibi şirketleri mi kastediyorsunuz?

Hayır, pazarlardaki aracılardan bahsediyorum. Cityfarm’dan da alabilirsiniz. Şimdi rakamsal olarak da baktığınız zaman, içeriğine, bu kadar çok yazı-çizi işine, laboratuvar işine baktığınız zaman, hakikaten az alıp güzel kullanıp doğrudan üreticiden alıp onları destekleyebilirsiniz. Evinizde saksılarda bile olsa yetiştirmeye başlayın. Balkon bahçeleri. Topluluk bahçeleri. Fenerbahçe’de var bir tane topluluk bahçesi bir kızımız kurdu. Permakültür ilkeleriyle yapıldı.

Bazı okullar da permakültürü destekliyor.

Pek çok okul yapıyor, biz de destekliyoruz o okulları. Fideler gidiyor, ekim dikime yardım ediyoruz. Küçük küçük de olsa bunları yapalım. En güveneceğiniz gıda yine organiktir. Arada yüzde birlik kaçak olabilir ama muhakkak yakalanır, muhakkak ilan edilir, muhakkak men edilir. Öneririm. Tabii ki organik dükkanlardan da alabilirsiniz. Mesela ben bunun dışında şunu da söylüyorum: Yeryüzü pazarlarından alabilirsiniz, Şile’de var. Başka yerlerde var. Ben yolumu saptırırdım, köye giderdim üç-beş bir şey yapan o kadınlardan alırdım. Mesela bir nenem var Şile’de, benim ineğim falan yoktu yazlık evde bahçeyi ekiyordum. Giderdim ninemden sütümü alırdım, yoğurdumu peynirimi yapardım. Mesela burada arkadaşlar diyor ki kargoyla niye yollamıyorsunuz? Zamanında gitmiyor, eziliyor, deşildiğine tanık oldum. Arkadaşlar gelince burada alışveriş yapabiliyorlar. Şile’ye de gidin yolunuzu düşürün Pazar günleri yeryüzü pazarı var. Sertifikalı değil ama temiz üretim yapıyorlar. Ekoharita’yı takip edin değişik tatiller yapın. Farklı şeyler yapın. Bir sürü imkan var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Dünya bir avuç köy, sadece bizim güneş sistemimize baksanız şu kadar görünüyor. Ama içindeki minnacık bir şeyin, bir organizmanın bile bir kimliği var. Bir avuç toprağın içinde yedi milyar can var. İşte onları öldürürsek orada yetişen de canlı bir şey olmaz, canlıya da iyi gelmez. Kısa özet bu.