Murakami’nin düşündürdükleri

Özge Taylan, taylan.ozge@gmail.com

seda illustrasyon2
Çizim: Seda Sarhan

Haruki Murakami’nin yedi kısa öyküden oluşan Kadınsız Erkekler kitabını okurken, kadınların ikinci derecede olmaları, erkeğin algılarıyla tanımlanan kadının ve özellikle kitabın geneline hakim olan melankolinin, kadınlar tarafından erkeklere yaşatılan acının ele alınışının, kesinlikle maskulen olduğunu iddia edebiliriz. Öyküleri okudukça, Murakami, okuru geçmişteki ve günümüzdeki toplumsal cinsiyet rollerini düşünmeye itiyor.

“Cinsiyet”e dair tartışmaların, Doğu-Batı ikileminin de çerçevesinde gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bilimsel çalışmalarda ve sanatın birçok dalında bu konu işlenirken, kafamızda maskülen güçlü Batı, itaatkar dişil Doğu imajı oluşmakta. Bunun tarihsel bir arka planı var elbette. En önemli etken ise Batı sömürgeciliğinin halen çok güçlü bir şekilde devam eden izleri ve Asyalı kadınların baskıcı-ezici güç tarafından nesneleştirilmesi.

Günümüzde, Batı-Doğu, maskulenite-feminenite gibi ikiliklerin artık bulanıklaştığı ya da çözülmeye başladığı bir ortamdayız. Her ne kadar bir uçta maskulenite, diğer uçta da feminenite dursa da, bu iki uca gri bölgeler eklenmiştir. Kültür, sosyal çevre gibi değişkenlerin etkileri ve içinde yetiştiğimiz toplumun maskulenite-feminenite vurgusu, bizi şekillendiren en önemli unsurlardan.

Maskulenite-feminenite, kadın-erkek temsili ile ilgili tartışmalar sadece Batı toplumlarına özgü değil. Asya bölgesine ilgi duyan birisi iseniz, haberlerde, araştırmalarda ve hatta üniversitelerde okutulan derslerde sıklıkla bu tartışmaya denk gelirsiniz.

Birey bazında erkeklik veya maskulenite, güçlü bir imaj ile eşdeğer. Bu da ilk olarak fiziksel görünüm ile oluyor. Çin, Japonya ve Güney Kore başta olmak üzere, süre giden “maskulenitenin krizi” ve “feminenleşme” olarak nitelendirilen duruma bir göz atalım.

Sadece bu üç ülkede ya da Asya bölgesinde değil, çoğu toplumda, maskulenite, güçlü durma, baskıcı-ezici bir konuma sahip olma; fiziksel olarak ise vücut geliştirme, sakal-bıyık bırakma gibi şeylerle ilişkilendiriliyor. Makyaj-cilt bakımı yapan, giyim-kuşamında normların dışına çıkan erkekler, “feminenleşen” erkekler olarak görülüyor. Özellikle üç Asya ülkesinde -Japonya, Güney Kore, Çin- ataerkil bir toplum yapısı olduğu göz önünde bulundurulursa, son jenerasyon ile gelen bu dalganın tartışmalara sebep olmaması mümkün değil. Örneğin, milyonlarca fanı olan K-pop ve K-drama idolleri, bir taraftan da “kız”a benzedikleri ve çemberin dışında kaldıkları gerekçesiyle, iş dünyasındaki konumlarından ikili ilişkilerdeki duygusallıklarına kadar şiddetli bir şekilde eleştiriliyorlar. Çin’de de “feminenleşme”ye, kadınsı erkeklik olarak niteledikleri bu trende karşı durabilmek için, devlet eliyle hayata geçirilen uygulamalar var. Erkek çocuklarına erkeksi yanlarını bulmalarını teşvik edici ders kitapları okutulmakta ve kısa süreli dersler verilmekte. Japonya’da ise, bahsettiğimiz gibi kendine özen göstermenin yanı sıra, evlenmek ya da bir kız arkadaş bulmak ile ilgilenmeyen -kadınsız erkeklere- “soushoku” adı verilmiş.

Bu akımların altında yatan en önemli sebeplerden birisi, sosyal değişimler. İçinde bulunduğumuz düzen, bazı “değer”leri öncelemiş durumda. Dolayısıyla, maskulenite ataerkil kontrolden tüketim gücüne, fiziksel güçten ekonomik üstünlüğe kaymış durumda. Kadın ve erkeklerin ihtiyaçlarının değişmesi, bu ülkelerin yükselen ekonomilerine rağmen ciddi düzeyde eşitsizlik ve işsizlik ile uğraşıyor olması, gençler başta olmak üzere büyük bir çoğunluğun kendini önce finansal anlamda sağlama alma çabası gibi birçok faktör, bireyin kendisine dönmesine yol açıyor. Dolayısıyla, bildiğimiz manadaki “koruyucu-kollayıcı, dominant, sakallı-bıyıklı vs” maskulenite sorgulanmaya ve değişmeye başladı.

Asya toplumlarındaki bakım-makyaj yapan, estetik operasyon geçiren, giyimine özel önem veren erkekler bir yandan eleştirilirken, diğer yandan da, sosyal olarak inşa edilmiş kadın-erkek rollerinin içerisine sıkışmışlıktan kurtulmayı ve özgürleşmeyi vaat ediyor, ya da bu yolda bir başlangıç olarak görülüyor. Sonuç olarak, maskulenite-feminenite kavramları yeniden tanımlanıyor.