Sessizlik

Barış Üçler, baris@melodi.com.tr

Baris gorsel
Görsel: Serkan Yolcu

21 Temmuz 2015 sabah 6:30

Barış Kandilli Rasathanesindeki rutin mesaisine başlamak için Bahçeşehir’deki evinden yeni yola çıkmıştı. Arabasının MP3 girişine taktığı USB belleğin içinde yer alan yüzlerce parçanın arasında bu sabahki ruh haline uygun olanı bulmaya çalışarak sıkışık trafiğin içinde ilerliyordu.

Aslında bu sabah çok heyecanlıydı, dört yıldır NASA’dan beklediği cevap gelmiş ve Hubble teleskopunun istediği koordinatlardaki derin uzay gözlem görevi talebi nihayet kabul edilmişti. Gözlemlemek istediği alan SETI araştırmalarında görülebilir evrenin sınırındaki en mavi yani en soğuk ve boş bölgeydi.

Yıllardır içinde büyümekte olan sıkıntıyı bu boşlukta bulabileceğine inanıyordu.
Büyük patlama, izafiyet, sicimler… Bunlar bizleri bir noktaya getiriyor ama cevabı vermek yerine daha büyük sorunlar yaratıyordu.

Bir anda emniyet şeridinden önüne giren bir araçla irkildi, fren ve kornaya müteakip okkalı bir küfürle dünyaya geri dönmüş oldu. İçinden şunu geçirdi; bu kadar boşluğun var olduğu bir evrende bu ne sıkışıklık….

Dinlemek istediği parçaya halen karar veremediğinden kendini radyonun bilinmezliğine bırakmaya karar verdi.

Kimse ile paylaşmamıştı ama radyodaki en sevdiği müzik, kanalların arasındaki parazit yayını idi. Sebebi çok basitti, aslında bu ses mikrodalga arka alan ışıması idi. Yani evrenin kendi sesi, Büyük Patlama’nın melodisi…

Üniversite yıllarında arkadaşları partilere giderken o elinde bir Marconi radyo ile bu sesi dinleyerek yıldızlarla dolu karanlık gökyüzünü seyretmeyi seçerdi.

Muazzam gökadaların spiral hareketlerini düşler, oluşan radyo dalgalarını duyduğunu zannederdi. Hatta bir Nötron Yıldızı’nın muazzam hızını, ısısını ve gücünü hissederek heyecanlanır ve kalp atışları hızlanırdı. Evet tahmin ettiğiniz gibi şizofrenik bir yapıda asosyal bir insandı. Dünyanın geri kalanı gibi…

Ancak bu sabah bir terslik vardı, paraziti duyamıyordu. Tüm radyo kanalları gayet net olmasına rağmen evren sessizdi. Radyo yine arızalandı diye düşünerek yoluna devam etti.

Saat 07:30

Nihayet Kandilli’deki ofisine ulaşmış ve heyecanla bilgisayarını açmıştı. NASA network’üne bağlandı ve tarafına gönderilen şifreyi girerek istemiş olduğu koordinatları merkeze ulaştırdı. Artık bir fizikçinin en iyi yaptığı şeyi yapması gerekiyordu, beklemek…

Kendisine sade bir kahve koyarak beklemeye başladı. Bu arada çalışma arkadaşları da gelmiş günlük sabah muhabbetlerini yapıyorlar ancak Barış ile hiç ilgilenmiyorlardı. Onlar için Barış’ın bu çalışması vakit kaybıydı. Barış içinse bu insanların kendileri birer vakit kaybıydı. Doğal olarak herkes durumundan memnundu.

Saat 09:30

Barış’ın bilgisayarında birden bir mesaj belirdi. NASA görevi iptal etmek zorunda olduklarını bildiren kısa bir mesaj göndermiş ve Barış’ı sistemin dışına atarak bloke etmişti.

Barış bir hata olduğunu düşünerek tekrar giriş yapmayı denedi ancak sonuç değişmedi. Hemen NASA’daki arkadaşını aradı. Arkadaşı konuyu bildiğini ancak şu an konuşamayacağını söyleyerek telefonu acele bir şekilde kapadı.

Barış çok sinirlenmişti, odanın içinde dönüp duruyordu. Dört yıl bu an için beklemişti ama şimdi kendisine bir açıklama bile yapılmıyordu. Bir de şu vakit kaybı insanların bıyık altı sırıtmaları onu iyice çileden çıkartıyordu. Üniversiteden Profesörü SETI ekibinin iki numaralı adamıydı, NASA onayında o yardımcı olmuştu. Dostlukları bitirme tezinde yazılımını yaptığı yedi boyutlu Evren Genişleme Simülatörü programı sayesinde pekişmiş, hatta SETI projesinde profesörün önünü bu yazılım açmıştı.

Tam telefonunu eline alacakken çalmaya başladı, arayan oydu…

Saat 11:00

Profesör titrek bir ses tonu ile Barış’a “arka alan mikrodalga ışınını kaybettik,” dedi. Barış anlam veremedi. “Nasıl kaybettiniz bu mümkün değil,” dediği sırada aklına arabasındaki radyo geldi… Profesör verileri ona gönderdiğini, bir an önce simüle etmesi gerektiğini bildirdi.

Barış şaşkınlığını üstünden atarak tüm verileri bilgisayarındaki programa aktarmaya başladı, bu saatler sürecekti…

Saat 13:00

Öğle yemeği için evde hazırlamış olduğu domates ve beyaz peynirli sandviçini çıkarttı. Domatesin ıslattığı ekmek parçalanmak üzereydi, ekmeğe baktı, “sanırım evrene de birileri domates koydu,” diyerek gülümsedi ve bir ısırık aldı. Ekmekten fırlayan bir domates çekirdeği beyaz gömleğinin üzerine düştü ve anında domates suyu, iplik liflerinin arasında çılgınca ilerleyerek sürrealist bir desene dönüştü. Bir akışkanın katı nesneler üzerindeki hareket tarzı Barış’ı her zaman heyecanlandırmış, yer çekimsiz ortamda nesnelerin etrafını kaplayarak mükemmel küreler oluşturmasını veya yer çekimi kuvvetiyle katı nesnelerin üzerinde milim milim yol almasını izlemek ona her zaman büyük keyif vermişti. Bu kendi gömleği olmadığı sürece tabii. Normal bir günde bu Barış’ı çileden çıkarırdı. Ancak bugün işler biraz farklı ilerliyordu, oluşan lekeyi önemsemedi bile, keza bir an önce simülasyonun sonucunu görmeliydi.

Saat 14:00

Son bir saattir sayıların içinde boğulmuş bir şekilde nefes almaya çalışıyordu. Bu kadar çok bilinmezin içerisinde aciz insan aklının kendi uydurduğu matematik denen hurafenin varoluşun kesin kuralları olarak tanımlanan birimlerine anlam katmaya çalışmaktan yorulmuştu. Gerçekten yıllardır şu Pi sayısının gerçekte olmayışı üzerine bir makale hazırlamayı planlıyordu. Bu makale günümüz fiziğini ve matematiğini yok saymak anlamına gelecekti. En büyük dayanağı da hiçlikten var olmuş bir evreni yine hiçlik üzerine kurulu bir sayı ile açıklamak gerektiğiydi. Neyse şimdi bunları düşünmemesi ve elindeki işe odaklanması gerekiyordu.

Saat 15:00

Sona yaklaşmak üzereydi, sanki bütün dünya onun bu çalışmasının sonucunu bekliyordu. Ama gerçek öyle miydi? Son iki saattir kafasını bile kaldırmadığı masasından doğruldu ve etrafına baktı. Her şey iki saat önce bıraktığı gibiydi, ne bir eksik ne bir fazla. Ofiste yer alan televizyonda gündüz programları devam etmekte, çok yoğun çalışan arkadaşları üstün zekâları ile aynı anda bu programları izleyebilmekteydiler. Aklına Atilla ve Haldun geldi…

Saat 15:30

Atilla ve Haldun üniversiteden arkadaşlarıydı, aynı fizik bölümünün üç kaotik adamıydı onlar. Ancak izinsiz gerçekleştirdikleri deneyler nedeniyle Atilla ve Haldun’un öğrenim hayatları zorunlu aralar ile geçmiş, güçlükle mezun olabilmişlerdi.

Atilla’nın bulunduğumuz evrenin bir simulasyon olduğu, karadeliklerle atarcaların tek yönlü, kuasarların ise çift yönlü bağlantı sağlayan, veriyi ışık ile taşıyan bir tür fiber optik ağın veri giriş çıkış portları olduğuna dair adeta takıntı haline getirdiği çılgınca bir fikri vardı. Bu fikri benimseyen yakın arkadaşı Haldun’u da peşinden sürükleyerek çok parlak olabilecek kariyerlerini heba etmişti.

Aldığı haberlere göre durum hala aynıydı, onları kabul eden son üniversitedeki projeleri de iptal edilmiş ve tekrar üniversiteye dönmeleri de artık hiç olmadığı kadar güç bir hal almıştı, en azından rektör değişene kadar. Atilla’yı aramak için telefonu çevirdi ancak ulaşılamıyor sinyalini duyunca içinden “yine bütün gece teorik fizik üzerine konuşarak sızdılar ve uyanamadılar,” dedi. Ancak saat ve gün buna pek uygun değildi. Şu ana kadar çalıştıkları hamburgerciye gitmiş olmaları gerekiyordu. “Umarım orada da deney yapmaya kalkmamışlardır,” diye içinden geçirdi ve gülümseyerek “evrendeki bu anomalide bizimkilerin parmağı olmasın sakın,” diye kendi kendine mırıldandı. Neyse diyerek bilgisayarın başına geçti son birkaç sayfayı simülasyonuna yazmaya başladı.

Saat 17:00

Artık mesai saati bitmek üzereydi ama veri girişini de tamamlamıştı. Tek yapması gereken programının işini yapmasına izin vermekti. Enter tuşuna bastı ve beklemeye başladı. Bilgisayar ekranında 14.5 milyar ışık yılı çapındaki evrenin yedi boyutlu şekli oluşmaya başladı ancak bu sefer ters giden bir şeyler vardı… Evrenin çapı hızlı bir şekilde küçülüyordu. Hem de ışık hızından daha hızlı bir şekilde sanki evrenin tüm noktalarından içine doğru bir daralma vardı. Ancak hesaplamalarına baktığında evrenin kütlesinin aksine hızlı bir artış gösterdiğini gördü. Bu çok mantıksızdı, küçülen bir şey nasıl büyüyebilirdi ki?

Saat 18:00

Tüm mesai arkadaşları evlerine gitmek için ofisi terk etmeye başlamıştı. Yaklaşık iki saat içinde de gece vardiyası başlayacaktı. Bu iki saatlik süre Barış’ın çalışmaktan en çok zevk aldığı zaman dilimiydi. Hesaplamalarını tekrar kontrol etti ancak sonuç değişmiyordu. Evren küçülüyor gibi gözükse de kütlesi artıyordu. Sanki bir şey evrenin üstünü kaplıyordu… Birden gözü gömleğindeki domates lekesine takıldı. Evet bu olmalıydı, bir tür sıvı gibi bir madde evrenin üzerini kaplıyordu. Görülebilir ışık ile birlikte radyo dalgalarını dahi engelliyor ve çok hızlı ilerliyordu. Hemen profesörü aramaya çalıştı ancak telefonunun çalışmadığını fark etti. Televizyon da çalışmıyordu, pencereden dışarı baktığında on beş dakika öncesinden çok farklı bir dünyada olduğunu anladı.

Saat 19:00

Şehrin üzerinde dumanlar yükseliyor, insanlar çılgınca birbirlerine saldırıyor ve koşuşturuyorlardı. Bu duruma anlam veremedi ve daha sonra bilgisayarına bir bakış attığında karanlığın ilerleme hızı karşısında donakaldı. Bu hesaplamalar doğru ise birkaç dakika sonra bu karanlık Güneş Sistemi’ne giriş yapacaktı…

Saat 19:05

Tüm iletişim sistemlerinin sustuğunu fark ettiğinde aklına eski Marconi telsizi gelmişti. Masasının altından çıkarttı ve kulaklıklarını takarak Rasathane’nin gözlem terasına çıkıp yere uzandı. Frekanslar arasında dolaşırken halen evrenin sesini arıyordu, ancak duyabildiği parazit o kadar azdı ki… Birden hava kararmaya başladı. Tahmin ettiği gibi karanlık madde Güneş Sistemi’ne girmiş hatta Güneş’e ulaşmıştı..

Saat 19.06

Zifiri karanlık tabiri her zaman kullanılırdı ancak sanki ilk defa hakkı veriliyordu. Güneş yavaş yavaş kararırken ortaya çıkması beklenen yıldızlardan hiç iz yoktu. Ve son olarak Güneş tutulmasında olduğu gibi parlak bir ışık etrafı kapladı ve her taraf karanlığı gömüldü…

Saat 19:07

Artık gözlerimizin algılayabileceği hiçbir foton kalmamıştı etrafta. Kulaklığı sayesinde de radyosunun hafif cızırtısı dışında hiçbir şeyi duymuyordu. Mükemmel yalnızlığa doğru ilerliyordu. Karanlık maddenin atmosferin üst katmanından girişini hissediyordu; rüzgarlar ısınmış ve ağır bir koku yayıyordu. Birden ayaklarında ve kafasının çevresinde bir ıslaklık hissetti. Karanlık madde çevresini kaplamaya başlamıştı. Son ana kadar bir ses duyabilme umuduyla radyosunu göğsünün üzerine kaldırdı ve beklemeye başladı. Artık radyoda da herhangi bir parazit sesi kalmamıştı. Mutlak bir yalnızlıkta, mutlak bir sessizlikte yok oluşunu bekliyordu.

Saat ……

Uzay ve zamanın yok oluşuna tanık olmanın verdiği huzuru içine çekerek karanlıkta kaybolmadan hemen önce radyosunda bir ses duydu. “Kahretsin mürekkep bütün sayfanın üzerini kaplamış hepsini baştan çizmem ger…”

Reklamlar