Why don’t we do it in the road? *

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Mithat gorsel
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Köy kahvesinin önündeki kuyunun yanında duran bisikletime biniyorum. Henüz iki-üç pedal gitmişken bir anda sokak lambaları kapanıyor. Yollara zifirî bir karanlık çöküyor. İlkbaharın son günlerinde yağan şiddetli yağmur ve fırtınanın dengesini bozduğu yüksek gerilim hattının tamirine bu saatte başlamış olmalarına sevinçle karışık şaşırıyorum. Zira sabahtan beri evdeki elektronik aletler gidip gelen voltaj yüzünden hayatında ilk kez kavramsal sanat sergisine giden yeni yetme sanat sever gibi ambale olmuş ve ne yapacaklarını bilmez durumdalar.

Bisikletten inip sırt çantamdan kafa lambamı almaya ve takmaya üşeniyorum. Müstakil evimizin bahçesindeki yaklaşık otuz metre uzunluğundaki yol karanlık olduğu için bir arkadaşımızın hem bana hem eşime hediye ettiği kafa lambaları. Maden işçileri gibi kafamıza takıp bahçeden eve sağa sola takılmadan ya da bir şeylere çarpmadan yürüyebiliyoruz. Yoluma devam ediyorum ve karanlığın içinde pedallamanın tadını çıkarıyorum. Çantamda iki paket tuzlu yer fıstığı var. İki tane de soda. Tuzlu yer fıstığı paketlerinin bir tanesi büyük boy, diğeri de küçük boy. Büyük boy tuzlu yer fıstığı paketi yolumun üzerindeki dört adet deve kuşunun istihkakı. Sadece yoldan geçen insanların ilgisini çekerek tesisinin fark edileceğini düşündüğü için tel örgülerle çevirdiği yaklaşık bir dönümlük alana dört adet deve kuşu koyan esnaf zihniyeti yine midemi bulandırıyor. Reklam ve pazarlama aracı olarak canlı hayvan kullanmak!

Deve kuşlarının tuzlu yer fıstığı yiyip yemedikleri hakkında en ufak bir fikrim yok. Şansımı deneyeceğim. En kötü ihtimalle sürekli deve kuşlarının yanında takılan İran tavuklarının yiyeceğinden şüphem yok.

Yol giderek daha karanlık bir hâl almaya başlarken kulaklıklarımdan Howlin’ Wolf’un “Three Hundred Pounds Of Joy”u** taşıyor ve en az bir, bir buçuk “hundred pounds of joy” yola saçılıyor. Durup toplayacak değilim. Yola devam ediyorum ve şarkıya eşlik ediyorum;

“Hoy, hoy.
I’m the boy.
I’ve got three hundred pounds
Of a heavenly joy…
… This is it! This is it!
Look what you get!”

Zifirî karanlıkta ilerlerken gece öten cırcır böceklerini ve baykuşları daha iyi duyabiliyorum sanki. Hemen solumdaki ağaçların önünde parlayarak uçuşan ateş böcekleri ise kesilen elektriğe en çok sevinmesi gereken canlılardandır. Erkekleri genelde eş bulmak için ışık saçtıklarından elektrik kesintisi şovlarının daha kolay fark edilmesini sağlayacak ortamı yaratmış durumda. Ateş böceklerine sırıtarak bakarken elektrik kesintisi gerçeği kafama dank ediyor. Çantamdaki sodaları buzdolabına koymanın anlamsızlığını idrak ediyorum ve frene basıp bisikleti durduruyorum. Yolun kenarına yere çöküyor ve ateş böceklerine bakıp, cırcır böcekleri ve baykuşun düetini dinleyerek sodamı yudumluyorum. Bir an için çantamda her daim taşıdığım, üzerinde

“Gazoz Ligi” amblemi olan, dev bir tapa biçimindeki şişe açacağını karanlıkta bulamıyorum ve panik yapıyorum.

“Hah! Buradaymış!”

Hava giderek serinliyor. Turizm sezonunun henüz başı olmasına rağmen bir sahil kasabasında yer alan köyümüz gayet kalabalık. Elektrik kesintisinden sonra ise bir anda kış mevsimindeki sessizliğine bürünüyor. Kozmik bir güç bu kadar canlılık ve hareketten rahatsız olmuş ve “Let’s call the whole thing off”*** parçasını plak çalara koyup çalmaya başlamış sanki. Zaten kozmik bir güç şayet var ise sesi ya Ella Fitzgerald gibi ya da Louis Armstrong gibi olmalı diye düşünmüşümdür.

Önümden geçen iki köpek beni görünce duruyorlar. Birisi açık krem rengi, kısa bacaklı, kesik kuyruklu, küçük, dişi bir köpek. Diğeri ise siyah-kahverengi karışık tüylü, uzun dik kulaklı, hafif göbekli ve suratında hani nerdeyse iki tek atmış ve neşesi yerinde bir şekilde eve yürüyen bir postane memurunun ifadesine benzeyen bir ifade taşıyan erkek bir köpek. Önce birbirlerine, sonra bana bakıyorlar. Dizlerimi ve ayaklarımı kokladıktan sonra dişi olan soda şişesini tuttuğum için nemlenmiş elimin dışını yalayıp kafasını sağrıma vurarak şımarık sesler çıkarıyor. Uzattığım fıstığı dişi olan düşünmeden reddederken erkek olan ise kokladıktan sonra reddediyor. Bunu komik buluyorum ve gülüyorum. Köpekler komik bulmamış olacaklar ki geldikleri istikamete doğru hafif tempo koşarak karanlığa karışıyorlar.

Deve kuşlarının istihkakını az evvel kendilerine takdim ettim. Sonucun ne olacağını kestiremiyorum. Ben deve kuşu olsam tuzlu fıstık yer miydim acaba diye düşünmenin manasızlığının farkındayım ama düşünmeden edemiyorum. Sanırım yerdim. Tuzlu fıstıktan bahsediyoruz neticede. Çok lezzetli bir kuru yemiş. Elektrik kesintisinin sona ereceği yok, en iyisi eve doğru pedallamak… Önümde üç yüz – üç yüz elli metre kadar bir mesafe kaldı. Sonra bahçedeyim. Bu mesafenin tamamı ise hâlâ zifirî karanlık. İstemsizce pedallara abanmaya başlıyorum ve karanlığın içinde hızlanmanın tadını çıkarmak istiyorum. Gözüm karanlığa bir an evvel alışabilsin diye yolda, kulağım ise gecenin seslerine karışmakta olan, bisikletimin yağlanması gereken zincirlerinin gıcırtısı ve bisikleti aldığımdan beri, yani yedi senedir hiç değiştirmediğim lastiklerimin yolda ilerlerken çıkarttığı seste!

Hemen önümdeki doksan derecelik dik açılı viraja yaklaşırken bu kez biraz da gecenin zifirî karanlığına güvenerek ve karşı istikametten gelen bir araç olsa farlarını fark edeceğim varsayımına bel bağlayarak hız kesmiyorum. Viraja son sürat giriyorum! Köşeyi döner dönmez karşıma yakaladıkları bir civcivi yemek için yolun ortasında yerde yuvarlanarak canhıraş bir biçimde kavga eden yeni yetme iki kedi çıkıyor. Ay ışığının altında parlayan tüyleri ve yaşam dolu gözleri ile birbirlerini alt edip ölü civcivi elde etmeye çalışıyorlar. Sağa ya da sola gitmekte kararsızlık yaşayıp bisikletin hakimiyetini kaybediyorum. Bisiklet altımdan kayıyor. Yolun sol tarafına doğru düşüp sürükleneceğim. Elimde bisiklet eldivenlerim, kafamda ise kaskım yok. Beş yüz metre gidiş, beş yüz metre dönüş yol için katlanılacak zahmete değmezler diye düşünüp sürüş güvenliğini hiçe sayan o kararı alan birkaç saat evvelki kendime “senin ben aklığının bardağını s.keyim!” şeklinde küfür ederek yere çarpacağım anı bekliyorum.

Yerde biraz sürüklenip biraz da yuvarlanarak asfalt yoldan çıkıyor ve toprak kısımda tozu dumana katmış bir biçimde duruyorum. Acıyan yerlerimi sıralamam gerekirse, sol bacağımın düşüş esnasında yere sürten dış kısmı, avuçlarımın içi, sol dirseğim, sol omzumun boynuma doğru olan kısmı ve gidona çarptığım sağ ayak bileğim. Canım o kadar acıyor ki gülmeye başlıyorum. Sinirim bozuluyor. Gülüyorum. Güldükçe iyice kendimi koyveriyorum ve daha çok gülüyorum. Yavru kedilerden birisi ürkek bir biçimde yüzümün dibine kadar sokuluyor ve meraklı gözlerle suratıma bakıyor. Sağ omzumun üstünde durabilmek için kendimi sağıma doğru çeviriyorum. Yerden kalkmaya henüz hazır değilim. Sağ omzumun üstüne yatınca bu sefer de sağ ayak bileğimin ağrısı şiddetleniyor. Sırtüstü yatmak durumunda kalıyorum. Hemen tepemdeki sokak lambasına bakıyor ve yoldan birileri geçer mi acaba diye düşünüyorum ama köy zifirî karanlık hâlâ. Gelen geçen yok. Acımı dindirmek adına kafamı dağıtabilmek için;

“got to be a joker he just do what he please”****
diye önce mırıldanarak sonra sesimi giderek yükselterek;
“he wear no shoeshine, he got toe-jam football
he got monkey finger, he shoot coca-cola
he say i know you, you know me
one thing i can tell you is you got to be free
come together right now over me,” şeklinde şarkı söylemeye başlıyorum.

Acım biraz da olsa diniyor. Ağzıma tuzlu fıstık ve sade soda tadı geliyor. Daha iyi hissediyorum. Yatar pozisyondan oturuş pozisyona geçiyor ve hasar tespit raporumu bir de gözlerimle görmek istiyorum. Vücudumun sağına soluna göz gezdiriyorum ama karanlık yüzünden pek bir şey görebildiğim yok. Hasta yatağında ölmeden evvel son sözleri “Mehr licht!” olan Goethe’nin tam da o anda aklıma gelmesi kendi beynimin çalışma şeklinden korkmama sebep oluyor. Yine tam da bu esnada sokak lambası yanıyor ve elektriklerin geldiğini belli eden o belli belirsiz elektromanyetik alan sesini işitiyorum. Üstümü başımı çırparak ayağa kalkıyorum, bisikletimi yerden kaldırıp elimle sürerek ve sağ ayak bileğimin üzerine tüm gücümle basmamaya çalıştığım için topallayarak eve doğru yürüyorum.

Tüm yaralarım ve berelerimle teknoloji ve medeniyete yeniden kavuşmanın keyfini sürmeden önce duş alıp kanayan yaralarıma merhem sürmem gerektiğini fark ediyor ve neşeli ruh halimi bir-bir buçuk saat sonraya saklıyorum.

* The Beatles – Why Don’t We Do It In The Road
** Howlin’ Wolf – Three Hundred Pounds Of Joy
*** Ella Fitzgerald & Louis Armstrong- Let’s call the whole thing off
**** The Beatles – Come Together

Reklamlar