“Kadınların görünmez emeği başkalarının hesabına artı olarak kaydediliyor”

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Gulsah Seral20 yıldır danışman ve eğitmen olarak Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği’nde çalışan Gülşah Seral’la derneğin faaliyetlerini, farklı alanlarda süregiden sorunları, kanunların uygulanıp uygulanmadığını ve çocuklarımızı toplumsal cinsiyet rollerinin etkisinden mümkün olduğunca bağımsız yetiştirebilmek için neler yapabileceğimizi konuştuk.

Uzun yıllardır Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği’nde çalışıyorsunuz. Geçmişten günümüze derneğin çalışmalarıyla ilgili biraz bilgi verebilir misiniz?

Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği bu sene 25. yılını kutlayacak aslında. Türkiye’de kadın alanında çalışan en eski derneklerden bir tanesi. Ben ilk 97 yılında dernekle ilişkilenmiştim. Benim 20 yılım doldu. Arada 20 yılımın 20 yılını orada geçirmedim ama hep ilişkide oldum. Dernek ilk çıktığında 25 yıl önce aslında adını 93 yılında yine Viyana’da yapılan BM İnsan Hakları Konferansından alıyor. Orada ilk defa kadın hakları insan haklarıdır diye bir beyanatta bulunuldu. Çünkü insan hakları dendiğinde genelde herkesi kapsıyor diye düşünüldüğü fakat hayatta bilfiil bunun kadınlara, çocuklara, engellilere veya başka başka gruplara ilişkilendirilmemesinin tercih edildiği görüldüğü için böyle bir beyanata ihtiyaç duyulmuş. Kadın hakları insan haklarıdır. Kadının İnsan Hakları Derneği adını oradan alıyor zaten.

Kadın hareketi 80’lerden sonra hayata geçen ilk hareketlerden birisi oldu Türkiye’de. Ondan sonra da kadın örgütleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Mor Çatı da o zaman çıkan derneklerden biri. Ankara Kadın Dayanışma da öyle. Herkesin ilk çalıştığı konu, ilk kampanya, ilk sokağa çıkma sebebimiz dayak, şiddet konusuydu. Bu konuda oturup inceleme yapmadım ama kadına yönelik şiddet muhtemelen pek çok yerde kadın hareketlerini harekete geçiren ilk konudur. Çünkü en can alıcı konu. Ekonomik şiddet var, duygusal şiddet var, psikolojik şiddet var; tüm bunlar hayatın ne yazık ki nahoş bir parçası olabiliyor kadınlar için, fakat fiziksel şiddet hem en görünür olması, hem de uzun zaman pek çok yerde bu konuyla ilgili yasaların bile olmaması nedeniyle çok göz ardı edilmiş bir konu.

Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler’de önce bu konuda araştırmalar yapıldı. Ankara’da bir şiddet araştırması yaptı ilk kurucu arkadaşlar. Pınar İlkkaracan, Leyla Gülçür ve daha sonra katılan İpek İlkkaracan. “Kadın ve Hukuk” diye uluslararası bir araştırmayla Türkiye’de de büyük bir araştırma başladı. O dönemde Müslüman Toplumlarda Yaşayan Kadınlar Ağı diye bir ağ vardı. “Kadın ve Hukuk” araştırması şeriat olsun olmasın, din kurallarının sözlü yasalar diyebileceğimiz şekilde günlük yaşamı etkilediği ülkelerdeki kadınların yaptığı bir araştırmaydı. Biz bu konuda bir araştırma yaptık Marmara Bölgesi ve Doğu ve Güneydoğu Bölgelerini kapsayan. Çok kapsamlıydı. Pek çok çalışmanın belkemiğini oluşturdu.

“Kadın ve Hukuk” araştırmasının ortaya çıkardığı başlıca şeylerden biri şuydu: Kadınlar haklarını bilmiyorlar. Bunları nasıl kullanabileceklerini bilmiyorlar. O yüzden de bu konuda ne yapabiliriz düşüncesiyle eskiden yasal okur yazarlık dediğimiz, kanunlar hakkında bilgilenmek, bunları nasıl uygulayabileceğimiz konusunda bilgilenmek için bir eğitim programı hazırlamaya başladık. Ve bu gayet tabandan oldu. Programı ilk hazırlayan arkadaşların gidip mahallelerde kadınlara “kadınlarla ilgili bir eğitim programı sizce neyi içermelidir?” diye sormasıyla şekillendi. O yüzden de bence yıllar geçse de kadınlarla olan organik bağını asla koparmamış olan bir program. Çünkü bir odada oturup “ya kadınlar şunu öğrensin” diyen insanlar tarafından geliştirilmedi. O programı geliştirdik ve onunla beraber bazı yayınlar geliştirdik.

O dönemde bu belki daha da önemliydi çünkü o zaman daha Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nun 2002 ve 2005’teki yenileme çalışmaları henüz yapılmamıştı ve hukuk dili gerçekten çok ağırdı. Anlamak için gerçekten bir aracıya ihtiyaç vardı. Bir diğer açıdan da bu kanunlar eskimişti ve ayrımcı maddeler içeriyordu. Ceza Kanunu’nda mesela 2005 yılına kadar “tecavüz eden kişi tecavüze uğrayan kişiyle evlenirse ceza düşer” gibi bir madde vardı. Zaten kadına yönelik şiddet ile ilgili yasa maddeleri “toplumsal düzene karşı suçlar” gibi bir bölümün altında ele alınırdı. Bütün bunların ortadan kalkması aslında çok yenidir, 15 yıldan bile bahsetmiyoruz. Bu tür konularda Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler olarak hem kampanyalara katıldık, hem özellikle Türk Ceza Kanunu reformunda öncü bir rol oynadık.

Yerel ve ulusal çalışmalarımız sürerken uluslararası çalışmalara da katıldık. Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, CEDAW vardır, bu sözleşme bir BM sözleşmesi ve Türkiye buna imza atmış ülkelerden bir tanesi. Anayasanın 90. Maddesine göre bu tür sözleşmeler bizim iç hukukumuzun üstündedir. O yüzden Türkiye’nin bunlara uyması lazım. CEDAW’la ilgili olarak her ülke gözden geçirme süreçlerine uğruyor, “bunları bunları yapacağım demiştin ey ülke, yaptın mı?” Ülke de diyor ki yaptım. Ama burada STK’ların dahil olduğu bir gölge rapor süreci denen bir şey var. Aslında adı gölge değil, karanlıkta yaptığımız bir iş değil ama evet “bu ülke böyle böyle demişti ama bu ülke bunları bunları aslında yapmadı veya şu kadar yaptı,” diyerek işin içine daha objektif bir gözün katılmasına yardım eden bir süreç. Ve Kadının İnsan Hakları olarak biz buna çok başından beri dahil olduk. BM sürecinde çok aktif olan bir derneğiz.

Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı, 98’den beri Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile bir protokol imzalandıktan sonra 50 küsur ilde ve Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmaya başladı. 15000’den fazla kadına ulaştı. 2012’de SHÇEK lağvedildikten ve Kadın Bakanlığı kaldırıldıktan sonra devletle olan ilişki eskisi kadar verimli gitmedi.

Yine hukuk alanında mıydı bu eğitim?

Bu eğitim 16 haftalık bir eğitim programı. Kısa adı KİHEP, Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı. KİHEP 3’er 4’er saatlik kapalı grup dediğimiz toplantılarla oluşuyor. Kapalı grup derken 16 hafta boyunca aynı insanların katılması lazım. Ay ben bu hafta geldim önümüzdeki hafta gelmeyeceğim değil. Çünkü evet temelinde hak kavramı ve hak bilinci var. Hukuk sistemi var. Fakat bunun bire bir her bir bireyi nasıl etkilediği nasıl etkilemediği konusunda paylaşımlar üzerinden yürüyen bir program.

Belli bir içerik var, belli bir bilgi var aktarılmasını istediğimiz, onun nasıl aktarılacağına dair yönergelerimiz de var, fakat tabii katılımcıların programa getirdikleri oturumdan oturuma, ilden ile değişebiliyor. Program 25 yıldır uygulanıyor. Ben hem master eğiticilerinden birisiyim hem süpervizörlerden bir tanesiyim. Gözlemlediğim şeylerden bir tanesi neresi olursa olsun bireysel olarak yaşanan sıkıntılar tabii ki çok özel ama toplum çerçevesinde kadın olarak yaşanan sorunlar aslında birbirine çok benzer.

Katılımcılarla süpervizör ziyaretlerine gittiğimde, onlar konuşup tanışırken dediğim bir şey var. Buna çok yürekten inanıyorum. Ben 20 yıldır dernekteyim. Eğitim programı ilk dahil olduğum çalışmalardan da bir tanesiydi. Çok da özel bir yeri vardır. Bir yandan da iki bağımsız etki araştırması yapıldı. Bunu sadece biz söylemiyoruz dernek olarak. Kadınların yüzde 94’ü-95’i bu programdan sonra özgüvenim arttı diyor. Bunun yansımaları şiddeti durdurmak, eğitime geri dönmek, işyeri açmak gibi çok çok farklı şekillerde olabiliyor. Bütün bunları da biliyor olmak programın ne kadar özel olduğunu tekrar gösteren bir şey belki. Fakat hep dediğim şey şu: Keşke artık bu programa ihtiyaç duymuyor olsaydık. Ama 20 yılda Türkiye ya da dünya o noktaya evrilmiş değil. O yüzden toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak konusunda yapmamız gereken hala çok iş var.

SHÇEK lağvedildiğinden beri devletle yapmıyorsunuz sanırım bu eğitimi…

Eskiden SHÇEK’le devlet ve STK arasında çok iyi bir işbirliğiydi. Hatta uluslararası alanda ödül almış bir işbirliğiydi bu. İşbirliği yürümemeye başlayınca hem mevcut kadın dernekleriyle hem de belediyelerle işbirliği yapmaya başladık. Çünkü biz bu eğitim programını ilk yaygınlaştırmaya başladığımız zamanlarda, 90’ların sonlarına doğru doğru dürüst dernek veya kadın örgütü hiç yoktu neredeyse. İşbirliği yapacak başka bir ortam, bir grup bulamıyorduk. Fakat 2012 sonrasında bu durum çok değişmiş durumda. Pek çok kadın örgütü var, bu bir. İkincisi, 20-25 yıl önce kadının insan hakları dediğiniz zaman kendilerini çok zeki zanneden insanlar “Hakkı erkek ismidir, kadın Hakkı yoktur,” gibi şakalar yapabiliyorlardı. 20-25 yıl sonrasında nihayet böyle şeyler yapılmıyor. Kadının insan hakları bakış açısı tam oturmamış olsa da en azından bu ifadenin yerleşmiş olduğunu ve insanların bundan ne kastedildiğini artık anladığını düşünüyorum. Ve bu çerçevede de belediyelerde eşitlik birimleri kurulmaya başlandı. Belediyelerde bu tür birimlerin de kuruluyor olması onlarla da işbirliği yapmamız konusunda bir alan açtı diyebilirim. 2013’ten başlayarak eğitici eğitimlerine belediye temsilcilerinden ve kadın STK’larından arkadaşları almaya başladık. Şu anda 11 belediyeyle protokol imzalamış durumdayız. Hatta daha fazladır. Bunların bir kısmı İstanbul’da bir kısmı İzmir’de bir kısmı Ankara’da şimdilik. Diyarbakır’da böyle bir şeye girmek üzereydik ama oraya kayyum atanınca böyle bir şey yapamadık. Şu an çalıştığımız her ilde belediyelerle protokol imzalamış değiliz ama STK’lar, kadın örgütleri ve belediyelerdeki birimlerle işbirliği yapıyoruz. Programa birisi katılmak isteyip dernekle temasa geçerse en azından İstanbul’da yönlendirebileceğimiz belediyeler var. İstanbul’da ilk Kadıköy Belediyesi’yle imzaladık, çok yakın zamanda Şişli Belediyesi’yle imzaladık, Avcılar ve Beşiktaş’ta arkadaşlarımız var KİHEP uygulayan. Onlarla bu konularda görüşüyoruz. Beylikdüzü’nde var. Ankara’da özellikle Çankaya Belediyesi’yle çok güzel ve verimli bir işbirliğimiz var. İzmir’de sekiz-dokuz ayrı belediyeyle yürüyor bu tür çalışmalar, işbirliği protokolleri.

Bunlar çerçevesinde bazen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği seminerleri de yapıyoruz. Çünkü bir yandan mesele aslında hiçbir zaman sadece kadınları ilgilendiren bir mesele olmadı. Fakat dediğim gibi daha önceleri bu konuyu konuşmak bile kadınlık-erkeklik meselesi haline gelen bir şey oluyordu. Oysa bu herkesi ilgilendiren bir konu. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği seminerlerini karma gruplarla yapmaya başladık. Yine belediyelerin eşitlik birimleri veya kadın ve aile birimleri vasıtasıyla başladı bunlar. Gözlemlediğim şeylerden bir tanesi kadınlar da erkekler de bu konuda konuşmak istiyorlar. Çünkü kadınlık meselesi haline getirdiğimiz zaman bunu erkeklerde, tabii hepsi için konuşmam söz konusu değil, genellemelerden de hoşlanmıyorum ama, bir suçluluk duygusuyla mı, ama ben yapmıyorum duygusuyla mı, bir geri çekilme ve savunmaya geçme söz konusu olabiliyor. Savunmaya geçince kim olursa olsun işbirliği yapmak çok mümkün değil. O yüzden toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kadın/erkek hepimizi etkilediğini ortaya koymak ve o kanaldan ilerlemek çok önemli. Eskiden dediğim gibi bu konularda konuşmak karma gruplarda veya sadece erkek gruplarında çok kolay olmuyordu. Fakat şimdi toplumsal cinsiyet konusu daha fazla konuşulduğu için hiç olmazsa böyle bir şey mümkün artık. Ve bu bence toplumsal cinsiyet denen şeyin, kadın ve erkeklere yüklenen rol, beklenti, anlam, davranış kalıplarının değişebilirliğini ortaya koyması açısından da çok önemli. Çünkü bir şey değişebilirse o zaman biz onu değiştirebiliriz. Bu değişmez ve katı bir kural değil. İnsan yapımı bir şey bu çizgiler ve bu ayrımlar. Ve bunları yapmamak da bizlerin elinde. Ama bütün bunları önce fark etmek lazım. Toplumsal cinsiyet eşitliği seminerleri 3-4 saat sürebiliyor katılımcı grubuna bağlı olarak. Mesela Çankaya Belediyesi’nin çalıştığı temizlik şirketiyle yaptığım seminerde sadece erkek çalışanlar vardı. Ama genelde belediyelerin içinde yaptığımızda çok daha karma gruplar oluyor.

Çalışanları için mi yapıyorlar genelde?

Evet. Bir yandan bizim yayınlarımız var türlü türlü. Dernek ilk 93’te ortaya çıktığında feminist yaklaşım ve bakış açısına sahip yayınlar daha doğru dürüst pek yoktu. Ama hukuk dilini sadeleştirmek bizim çok önem verdiğimiz şeylerden bir tanesiydi. 2002-2005’te Medeni Kanun, Ceza Kanunu değiştikten sonra evet dili çok rahatladı ama yine de okuması engellenmiş, yıllar önce okulu bırakmak zorunda kalmış bir insan için oturup anlaması ve inceliklerini ayrıştırabilmesi çok kolay olmayabiliyor. Uzmanlık gerektiren bir şey hukuk. Onun için buna yönelik dört tane kitapçığımız vardır bizim. Haklarımız Var serisi dediğimiz. Resimli, çizimlerle hukukla ilgili bir meseleyi anlatıp ondan sonra bu konuda neler yapılabilir konusuna giren Haklarımız Var ilk kitapçık 96’dan beri vardır, daha sonra en son Ekonomik Haklarımız Var’ı çıkardık 2016’da, o en yenisi. Cinselliğimiz Var ve Doğurganlık Haklarımız Var diye iki tane daha kitapçık vardır. Bunları bahsettiğim KİHEP eğitiminde de çok kullanırız. Bir yandan araştırmalar yapıldığında araştırma makaleleri çıkar. Derneğin BM’deki deneyimleriyle ilgili olarak yaptığımız yayınlar var. Şimdi daha yeni medya araçlarını kullanmaya yönelik de farklı farklı videolar hazırlıyor arkadaşlar. 90’ların ortasında bizim derneğin NTV’de hazırladığı Mor Dizi diye bir dizi vardı. Şimdi on küsur yıllık bir şey ama dernek olarak kadınlara erişmek ve bu bilgilerin yaygınlaşmasını sağlamak için türlü türlü alanları, yöntemleri kullanmak konusunda her zaman açık olduk. Yeni yollar denedik, neler yapabiliriz, nasıl yaygınlaştırabiliriz? Çünkü KİHEP’e katılmanın şartlarından bir tanesi okur yazar olmak değil. Okur yazar olmayan bir kadının da bu bilgilerden faydalanmaya hakkı var. Bunun için görsel işitsel ortamlarda bilgilerin yaygınlaşmasını sağlamak çok önemli. O yüzden yayınlar bizim önemli çalışma alanlarımızdan bir tanesini oluşturuyor.

KİHEP eğitimleri sırasında kadınların bireysel hikayeleri farklı ama aslında sorunları ortak dediniz. Ne gibi temalar öne çıkıyor?

Eğitim programının içeriği de aslında ilk başta kadınlarla birebir oturularak hazırlanmış bir içerik. Ve bunun üzerinden yürüyor. Program 16 haftalık bir program. Öne çıkan şeyler aslında program akışının içinde olan şeyler. Programın başladığı noktalardan birisi önce hak kavramı nedir?

Hak nedir? Hak etmek nedir? Hak etmek aslında çok olumlu bir kavramdır. Ama “e bunu da hak ettin! Bu dayağı hak ettin!” lafını söyleyen ve kabul eden de çok insan var. Oysa hak öyle bir şey değil aslında. Hak kavramından sonra Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda kadını ilgilendiren şeyler nelerdir onlara bakıyoruz altyapıyı sağlamak için, çünkü kadın olarak, birey olarak her birimizi etkileyen, sosyal hayatı düzenleyen yapılar kanunlar. O yüzden onları bilmek önemli. Evlenme durumunda boşanma söz konusu olursa veya şiddet durumunda neler yapılabilir konusu da konuştuğumuz şeylerden bir tanesi.

Bireysel olarak çok farklı farklı yaşanan ama pek çok kadının yaşadığı sorunlardan bir tanesi de şiddet. Bu eğitim programında iki hafta ayırdığımız bir konu. 2015’te galiba Hacettepe’nin yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’de fiziksel ve cinsel şiddet bir kere bile olsun yaşamış olan kadınların oranı %38. Her 10 kadından 4’ü. O yüzden 15-20 kişilik bir kadın grubunda mutlaka var. Ortaya çıkıyor mu çıkmıyor mu ayrı konu. Çünkü bu eğitim programlarında kimseyi iteklemek, zorlamak gibi bir şey asla söz konusu değil. Kişi kendini ne zaman hazır hisseder, bunu paylaşmak isterse o zaman paylaşır. Paylaşmazsa da paylaşmaz. Onun bileceği şeydir bu. Fakat programı uygulayan her birimizin aklında olan bir istatistik bu sonuçta. Şu anda oturduğumuz kafede bile 10’dan 4, çok basit. Ki özellikle fiziksel ve cinsel şiddet çok daha görünür etkileri olabilen şiddet türleri kadına yönelik olduğunda. Psikolojik ya da duygusal şiddet, ekonomik şiddet bunları birebir gözlemlemek söz konusu olmayabilir bile. Ama gözle görülmemesi etkisi olmadığı anlamına tabii ki gelmiyor. Eğitimde de bahsederiz hatta, Türkçe’de dil yarası diye bir şey var. Dil yarasının çok doğru bir ifade olduğunu her zaman düşünmüşümdür.

Sonra ekonomik haklar, çalışma-çalışamama, çalışma isteği, bunun ne kadar mümkün olduğu konuları geliyor. Dernek kurucularından İpek İlkkaracan’ın son dönemde yaptığı bir araştırma var ILO’yla. Kadınların çalışma oranı evlenene kadar çok daha yüksekken evlilikten sonra işten ayrılma ve işe geri dönmeme çok yaygın. Herkes çalışmak, ev dışında çalışmak zorunda değil hayatta, kadın veya erkek, o konuda bir şey demek istemiyorum, fakat evi çekip çevirmek ve çocuklara bakmak kadının işi olarak görüldüğü için ve bu konuda destekler ve kaynaklar sağlanmadığı için, yani kadınların çocuklarına bakması dışında sosyal devlet olarak başka şartlar sağlanmadığı için, kadınların ev dışında çalışma oranı yüzde 30 civarında oynayıp duruyor yıllardır. 24’e iniyor, 27’ye çıkıyor, 30’un çok üstüne hiçbir zaman çıktığını zannetmiyorum. Ama kadınların bakım emeğinin piyasa değeri aslında Türkiye’nin milli gelirinin yaklaşık üçte birine karşılık gelen bir miktar. Devlet olsun, işyerleri olsun, aileler olsun, herkes “kadınlar yapsın ve bundan mutlu olsun, otursun aşağı” düşüncesinde. Bir karşılığı olup olmaması meselesi, kadınlara bunun için para ödensin ödenmesin öyle bir şeyden bahsetmiyorum ama bunun bir değeri olduğunun görülmesi apayrı bir konu. Burada çok ciddi bir emek var ve bu emek kadınların görünmez emeği olarak başkalarının hesabına artı olarak kaydedilip duruyor.

Evet çocuklar doğuyor ve yetiştirilmesi lazım, kesinlikle, ve o çocukların iyi yetiştirilebilmesi için de bazı şeyler lazım. Ama bütün bunları sorup sorgulamadan bir insanın üstüne yıkmak acaba ne kadar haklı bir şey?

Yaşlılar da aynı şekilde.

Aynen, yaşlı bakımı, engelli veya hasta aile üyesi varsa onların da bakımı bakım emeğinin bir parçası. Düşünün, bunlar bir de aslında uzmanlık gerektiren şeyler. Bu konuda herhangi bir donanımı olmadan bu insanlara “hadi sen bunu yap şimdi,” demek de çok büyük haksızlık. Bir şey kötü giderse onun sorumluluğu ve onun suçu. Ama o donanıma sahip değil o insan. O donanımı sen ona vermeden bu işi ona yıktın. Burada haksızlık olarak gördüğümüz gerçekten çok şey var. Gruplarda tabii bunlar dile getiriliyor. Kanunlara göre 150 kadın işçiden fazla kadın işçi istihdam eden işyerlerinin kreş açması lazım. Ama tabii ki burada birbirinden ayrı bir sürü mesele var. Bir, bunun cezası o kadar düşük ki, cezayı ödeyip kurtuluyor. İkincisi, 148 tane kadın işçi alıyor, 150 almıyor. Ama zaten beni düşündüren mesele şu: Peki erkek işçilerin çocuklarının hakları yok mu? Niye onların çocukları bundan faydalanamasın? O kadar kadının görevi olarak görülen bir şey ki çocuk bakımı. Ama aslında burada çocukların haklarından da bahsediyoruz. Orada çocuklara yapılmış bir ayrımcılık da söz konusu oluyor bu durumda. Babası çalışıyorsa orada o kreşten faydalanamıyor o çocuk, annesi çalışmak zorunda gibi.

Tabii ekonomik alan çok geniş yapılan haksızlıklar açısından.

Bunlar bir kısmı. Ama özellikle kadınların hayatını etkileyen konular uygun fiyatta veya ücretsiz kreş olmaması, esnek çalışma saatlerinin söz konusu olmaması, çocuk doğurduktan sonra kadınların işe dönmesini kolaylaştıracak, dilediği takdirde tabii ki, kolaylaştıracak ortamı hazırlayacak sistemlerin olmaması. Tamam evlendin, çocuk doğurduktan sonra çalışma hayatına dönmemesi ve iş gücü piyasasından tamamen kopması anlamına geliyor. Bu konuda İpek’in geliştirdiği Mor Ekonomi diye bir şey var. Internetten bulabilirsiniz muhtemelen. İş/aile hayatını uzlaştırmak üzerine sekiz-on ülkeyle yapmış olduğu bir araştırma var.

Kadınların birey olarak farklı yaşayıp yüz yüze konuşulduğunda ortaklaştığı bir başka konu toplumsal cinsiyetin farklı farklı yansımaları. Eğitimle ilgili olabilir, doğurganlıkla ilgili beklentiler ve nüfus politikaları olabilir. Bir ülkede kadınlara sadece bir çocuk yap denirken, başka bir ülkede sekiz tane yap denebiliyor. Kadının bir üreme makinesi olarak görülmesi ve kaç tane çocuk istiyor, hangi aralıklarla istiyor, bunu bedensel olarak yapmaya hazır mı, zihinsel olarak yapmaya hazır mı, tüm bunların göz ardı edildiği sistemler.

Cinsellik konuştuğumuz ayrı bir konu. Cinsellik çok tabu ve cinsellik adı altında pek çok kişinin hayatıyla ilgili kararlar, hayat deneyimleri çok baskılanıyor, dile getirilemez hale geliyor. İstediği bir şeyi giymek de olabilir, cinsel yönelimini istediği gibi yaşamak da olabilir. Cinsellik ama özellikle kadın cinselliği çok tabu bir mesele. O yüzden eğitimin sonlarına doğrudur cinsellik oturumları. Katılımcılar kendilerini güvende, konuşma konusunda rahat hissedebilsinler diye.

Toplumsal cinsiyet rollerine duyarlı çocuk eğitimi de baktığımız konulardan bir tanesi. Orada da pek çok kadında ve toplumda yaygın olan şu bakış açısını irdeliyoruz: “E bu çocukları kadınlar yetiştiriyor. Biz kendi kendimize yapıyoruz. Biz yapmasak olmaz.” Bunun olağanüstü ciddi bir haksızlık olduğunu her zaman düşünmüşümdür. Çünkü çocuklar fanusta yetişmiyorlar. Öyle olsa eminim kadınlar çocuklarına “git sen ileride eşini döv, şiddet uygula,” demezler.

O yüzden toplumu, toplumun etkisini yok saymak bu tür konuları ele alırken yapılacak çok ciddi hatalardan bir tanesidir bence. O yüzden toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı çocuk eğitimi modülünde kendimize dönüp bakıp, birer kadın olarak “ben ne yaşadım çocukken ve bugünkü beni ve başka çocuklarla olan ilişkimi nasıl etkiliyor” diye bakıp o bağlantıyı kurmayı hedefliyoruz. Ders kitapları, televizyon reklamları, diziler, hikaye kitapları, hep kurtarılan bir prenses, hep kurtaran beyaz atlı bir prens. Bu şekilde toplum tarafından da çok ciddi beslenen ve desteklenen yapılar olduğunu ortaya koymak çok önemli. Çünkü bu sorunu yaratanlar sadece kadınlar değil ve bu sorunu çözecek olanlar sadece kadınlar değiller. Ki bir de üstüne üstlük bu sorunlar kadın erkek hepimizi etkiliyor. O yüzden hep beraber oturup bunları nasıl çözeceğiz diye kafa yormazsak ortak bir yol bulmak çok da mümkün olmayabilir.

Programın içeriğinde sonra siyaset geliyor, kadın hareketi, feminizm ve kadın örgütlenmesi. KIHEP olarak eğitim programının amacı kadınları hem bireysel olarak bazı araçlarla donatmak, hem de bir grup olarak veya bir örgütlenmeye gidilecekse bir dernek olabilir, bir inisiyatif olabilir veya gidip mevcut yapılara dahil olmak da söz konusu olabilir, bireysel dönüşümün yanında toplumsal dönüşümü de etkileyecek şeylerin dahil edilmesi. Hareket nereden geldi, bireysel olarak siyasete gireceksem bunu nasıl yapabilirim? KİHEP’e katıldıktan sonra gidip muhtar olan arkadaşlarımız vardır, hatta Kıbrıs’taki arkadaşımız gitti milletvekili seçildi sonra, gerçi onu sadece KİHEP’e bağlamak mümkün değil, zaten Kıbrıs kadın hareketinde çok etkili bir insandı.

İki hafta da iletişim modülleri var. Benim haklarım varmış diye bir insanın gidip öğrendikten sonra bunları dile getirmesi çok önemli, ama nasıl dile getirdiği de çok önemli. Hiçbir zaman hiçbir katılımcının program yüzünden herhangi bir şekilde zarar görmesini asla istemeyiz. Onun önüne geçmek bizim için çok önemlidir. Onun sorumluluğu her zaman hissettiğimiz bir şey. O yüzden iki hafta da iletişim konuşulur. Orada da insanın kendine bakmasına yönelik alıştırmalar çalışmalar vardır. Çünkü iletişim konusunda Türkiye olarak çok zayıf olduğumuzu düşünüyorum. Televizyondaki konuşma programlarında bile millet devamlı birbirine bağırıyor. Kimse kimseyi dinlemeden sadece kendi kafasında ne varsa onu söylemeye yönelik orada oturuyor. İçeriğini çok dinlemiyor. O yüzden de “iletişim benden başlar” bakış açısıyla, benim ağzımdan karşıya nasıl gidiyor, karşıyı nasıl etkiliyor, ne oluyor, iletişim engelleri nedir, açık iletişim nedir, savunucu iletişim nedir, tüm bunları ele aldığımız oturumlar var. Katılımcılar genelde bu oturumlardan sonra aile fertleriyle daha rahat iletişim kurabildiklerini söylerler. Çocukları olsun, daha geniş aile olsun, eşleri dostları olsun.

KİHEP’te bütün bu konuları işlerken hem dediğim gibi bazı filmler gösteriyoruz, Haklarımız Var kitapçıklarını mutlaka dağıtıyoruz uygun oturumlarda, bir de oturumların her birinin kendine özel ekleri var. Bunları okuma yazma bilen bilmeyen ayrım göstermeden herkese dağıtırız. Çünkü kadın kendisi okuma yazma bilmiyor olabilir ama ailesinde bilen birisi olabilir. Zaten eklerin üstünden mutlaka geçilir. Maksat her kadın her şeyi bire bir ezberlesin değil, ama bir takım haklar var ve bunlar nerde bilsin en azından. Ha orada yazıyordu deyip dönüp oraya bakmak mümkün.

Eğitimlerde son dönemde çok dile getirilen bir konu, haklar var ama uygulanmıyor. Bu konuda hakikaten bazı sıkıntılar var. Bu da hayal kırıklığı yaratan bir durum haline gelebiliyor kadınların bireysel deneyimlerinde. Her zaman hukuk yoluna başvurmak arzu edilen sonucu getirmeyebiliyor. Orada da ama her zaman altını çizdiğim şey, “haklar var ama uygulanmıyor” çok genel ve çok geniş bir cümle. Çünkü her zaman da bu böyle olmuyor.

Her yerde haklara erişememek söz konusu değil; bazı durumlarda yasalar gerçekten işliyor ve onların takipçisi olmak da bizim görevimiz. O yüzden grup çalışması olarak KİHEP’in yürümesi çok önemli. Çünkü bazı şeylerin bireysel olarak altından kalkmak zor olabilir gerçekten ama grup desteğini, duygusal desteği, psikolojik desteği alarak bazı adımları atmak, zor olsa da altından kalkılmasını bir nebze olsun kolaylaştırabiliyor, bu bir. İkincisi de yasalar yer yer, zaman zaman işlemiyor olabilir fakat bu yasalar var. Bu yasaların olmadığı bir ortamda bunları oluşturmaya yönelik bir çaba içinde olurduk. Yok olan bir şeyin oluşmasını sağlamak için harcanacak çaba daha fazla. Olanı korumaya yönelik harcanacak çaba farklı. O yüzden de hakların ne olduğunu bilmek gerçekten çok önemli. Bunları iyileştirmektense korumaya yönelik bir dönem içinde olabiliriz ama en azından bu yasalar var. 2005’teki TCK reformu gerçekten reform niteliğindeydi ve orada elde edilen hakların kaybedilmemesi için harcanacak çabalar gerçekten çok önemli. Eskiden kadınların evlilik durumuna göre bile suçu işleyen kişinin aldığı ceza değişebiliyordu. Şimdi herkesin bir birey olarak görüldüğü bir sistem söz konusu. Bunları korumak gerçekten çok önemli. Şu anda da kadın hareketinin yaptığı şeylerden bir tanesi bu. Kadın hareketi Türkiye’de birçok konuda hızlı hareket eden bir hareket. 20-25 yıl önce gerçekten bir avuç kadın örgütü söz konusuyken şimdi bir kampanya için imza toplayalım dediğimizde 200-250 küsur kadın örgütünün imzası ile bir metni yaygınlaştırmak söz konusu olabiliyor. Bu gerçekten çok önemli. Bu 250 örgütün her konuda hemfikir olduğu anlamına gelmiyor. Fakat bu hareketi zenginleştirici, birbirimizden öğrenmemiz ve güçlenmemizi sağlayan bir şey. Bir yandan da kadın konusunda, kadınların haklarıyla ilgili can alıcı noktalarda çok hızlı bir şekilde fikir birliğine varabilmek çok önemli bir yetenek. Ve bu konuda da Türkiye kadın hareketinin çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Bunu yapabiliyoruz hala. Medya araçları bu konuda çok faydalı gerçekten. Hızlı bir şekilde birbirimizden haberdar olmamızı, iş bölümü yapıp o andaki kampanya neyi gerektiriyorsa onu bir araya getirip hızlıca hareket etmemizi sağlamakta gerçekten çok etkili.

Siz 20 yıldır Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği’nin parçasısınız ve kadın hareketinin bilfiil içindesiniz. Son zamanlarda şiddete uğrayan, cinsel istismara uğrayan, hatta öldürülen kadın sayısında bir artış var deniyor. Kadın Bakanlığı Aile Bakanlığı’na dönüştüğünden, SHÇEK lağvedildiğinden beri devletle işbirliğinizin sekteye uğradığını söylediniz. Hakim olan ideolojik hava sebebiyle kadınların yaşam standardında, haklarını hayata geçirebilme imkanlarında bir gerileme olduğunu düşünüyor musunuz?

Bazı şeylerin zorlaştığını düşünüyorum ancak burada verebileceğim cevaplar ancak Gülşah olarak gözlemlerime dayalı olabilir. Çünkü Türkiye’de veriye dayalı bilgi diye bir şey çok fazla yok. Evet, kadına yönelik cinayetler ya da kadına yönelik şiddet arttı deniyor. Bir yandan düşünüyorum evet artmış da olabilir gerçekten. Çünkü aradan geçen bu 20-25 yılda kadınlar da insandır ve hakları vardır görüşü, bakış açısı yaygınlaştıkça, kabul edildikçe, hani gökyüzü mavidir gibi bir şey bu ama bazı şeylerin altını çizmek gerekiyor herhalde, kadınlar da bunu daha fazla dile getirdikçe daha fazla şiddete uğruyor olmaları mümkün gerçekten. Bunu yadsımıyorum. Fakat 25 yıl önce oranlar neydi, hiçbir fikrimiz yok. O yüzden istatistiki veya bilimsel olarak evet yüzde şu kadar arttı demek söz konusu değil. Kafam diyor ki evet, fakat bir yandan da televizyon ve internet ile birlikte bu tür bilgilerin yaygınlaşma oranı da arttı. Eskiden olup da duymadığımız şeyleri mi duyuyoruz da şimdi o yüzden daha çok görünüyor? Hep yaşanıyordu da yaşandığı yerde kalıyordu ve kimsenin haberi olmuyor muydu? Bilmiyorum. Ama tek bildiğim kadına yönelik şiddet hep vardı ve hala da var.

Kadınların hayatı zorlaştı mı? Gündelik hayata belki şu an çok yansımıyor olsa da sıkışma noktalarında, bir olay olduğu durumlarda kadınların haklara erişmesinde zorluklar olduğunu, olabileceğini görüyorum, düşünüyorum. Ama eşitsizlik her zaman var. O ne kadar değişti, daha öncesine göre daha kötü mü? İşgücü piyasasına baktığınız zaman devlet kurumlarında değil ama özel sektörde erkekler kadınlardan daha fazla kazanıyor. İlkokul mezunu insanlar arasındaki fark 200 lira ise üniversite düzeyinde 500 liraya kadar çıkabilen bir fark. Bunlar da 2015 verileri galiba. En son bildiğim araştırma bu. Baktığınız zaman kadınlar her gün bu tür şeylerle uğraşmak zorundalar. Dışarı çıktığı zaman üstüne başına dikkat eder kadınlar genelde, başıma bir şey gelmesin diye. Erkeklerin böyle bir düşünce, sıkıntı yaşadığı durumlar belki olabilir ama burada kadın oranı muhtemelen daha fazladır. Gündelik hayatta farkına varmadığımız şekillerde kadınların kendilerini korumaya alarak yaşadığını düşünüyorum. Bu eskiye göre nasıldı, bir fark var mı bu konuda? Elle tutulacak bir şey göremem ama 8 Mart yürüyüşünde hala “geceler de bizim sokaklar da” dememiz bu konularda hala yol almamız gerektiğinin bir göstergesi mesela. Fakat bir yandan da oradaki renkli sloganların iyice çeşitlenmiş olması, hareketin farklı farklı konuları da dile getirmeye başlamış olduğunun göstergesi. Eskiden bu sorunlar yok muydu, vardı, ama belki konuşacak alan yoktu veya o noktaya henüz gelinmemişti. Bilemiyorum. Ama şimdi kadın hareketinin içindeki örgütler, örgütlenmeler de farklı farklı konuları alıp farklı konularda uzmanlaşır bir hale gelebildiler. Eskiden o kadar az örgüt olunca öyle bir şey söz konusu değildi.

Mesela Cinayetleri Durduracağız Platformu ve Bianet kadınlara yönelik şiddet ve cinayetler konusunda erişebildikleri verileri toplayabiliyorlar. Bir çaba var, o çabaları göz ardı etmek doğru olmaz ama bunlar sadece basına yansıyan dışarıya yansıyan haberler. Bir devlet kurumunun bu konularla ilgili veri toplaması farklı bir şey olurdu. Mevcut durumu daha iyi yansıtan verilere sahip olmak sorunun çözümünde daha yardımcı ve faydalı bir şey olur.

Topluyorlar da paylaşmıyorlar mı acaba?

Topluyorlar mı onu da bilmiyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bana ilk mail yazdığında ne yazmıştın, “kadınların mücadelesi erkeklerin krizi,” onu sonra düşündüm ben, hakikaten bu değil benim görüşüm. Bu sırf kadınların meselesi değil ve bu erkeklerin krizi de değil. Bu kriz hepimizi etkileyen bir kriz ve mesele. Bir kız çocuğuna “bisiklete binme, ağaca çıkma, top oynama” dediğiniz zaman o çocuğun bedensel gelişimini ihlal etmiş, önüne geçmiş ve o hakkını ihlal etmiş oluyor insanlar. Aynı derecede bir erkek çocuğuna da “erkekler ağlamaz, adam gibi ol,” dendiği zaman o çocuğun duygusal gelişiminin önüne geçilmiş ve yine o çocuğun hakları ihlal edilmiş oluyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği gündelik hayatta erişkinler arasında çatışmalara yol açan bir şey olarak görülebilir belki ama onun kökü ta çocukluğa bebekliğe kadar uzar. Bir kadın hamile olduğunda o kadına ilk sorulan soru genelde “Kaç haftalık? Sağlıklı mı? Sen iyi misin?” gibi sorular değildir. İlk önce cinsiyeti sorulur. Bir çocuk daha doğmadan çocuğun üstüne yüklenen şeyler var, hem insanlar tarafından bireysel olarak, hem toplum tarafından. Kimse fanus içinde yetişmediği için de bu baskı ve etkiler, “sen şöyle olmalısın, öyle olmazsan bak elalem ne der” gibi çocukları şekillendirme çabaları, insanların potansiyel olarak ulaşabileceği, kendisiyle ilgili en doyurucu ve en güzel noktaya ulaşmasını imkansız hale getiren şeyler çocuklukta başlıyor. O yüzden bu sadece kadınları ilgilendirmiyor. Herkesin meselesi. Oluşan kriz de hepimizi etkiliyor. Kadınları daha çok etkiliyor çünkü sözlü yasalar ve kurallara uymayan kadınların öldürülebileceği noktaya kadar gidiyor. Erkekler bunu daha toplumsal alanda yaşıyorlar. Ama ev geçindirmek diye bir şey erkeklerin sorumluluğu olarak görülürken bunu yapamayınca kişiliğini sorgulaması, kendini sorgulaması, hatta intihar etmesi erkeklerin, bu da çok ciddi bir mesele. İnsanları kalıplara tıkmanın hiç kimse açısından faydası olmadığını düşünüyorum ve toplumsal cinsiyette eşitliği sağlamadan herkesin yaptığı bu. Kadın erkek olmayı bir ikilik olarak görmek de bunun içinde. Farklı farklı kadınlar, farklı farklı erkekler veya kendini kim nasıl tanımlıyorsa, söz konusu olabilecekken, A veya B’den başka hiçbir şey olmamasının da insanların kim olacaktıysa o insan olmasının önüne geçtiğini düşünüyorum. O yüzden yapılacak çok iş var.

Bir şey daha sorabilir miyim bu son söylediğinizle ilgili? Hani dediniz ya KİHEP’te kız ve erkek çocukların yetiştirilmesi konusunu ele alıyoruz… Mesela ne öneriyorsunuz o seminerlerde insanlara? Erkeklerin gelişimsel hızının farklı olduğunu, farklı risklere maruz kaldıklarını iddia eden çalışmalar var.

Her çocuğun gelişimsel hızı farklıdır. Kızlar arasında da farklar var, erkekler arasında da farklar var. O yüzden o çocuğun hızı neyse o çocuğun hızını gözlemlemek lazım. Erkekler şöyledir kızlar böyledir demek sınırlar getiriyor. Peki bu sınırın burasında olan kız çocuğu veya burasında olan oğlan çocuğuna ne olacak o zaman? Mesele burada o çocuk hangi noktada, onu gözlemleyebilmek. Gelişimsel hız konusunda farklı farklı ele alınmaları meselesine katılmıyorum. Çocuklara eşit fırsat tanımanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bisiklete binmek veya top oynamak uzaysal alanda hareket etmek, ben ve alan ilişkisini kurmayı geliştiren bir şey. Bloklarla oynamak matematik ve fen bilgisinin altyapısını geliştiren şeyler. Bunları sadece erkekler oynayabilir dediğiniz zaman kız çocuklarının zihinsel gelişiminin önüne geçmiş oluyorsunuz. Buna kimsenin hakkı yok. Bana göre bu bir çocuk hakkı ihlalidir. Aynı şekilde kızlar evcilik oynasın, yemek yapsın, küçük anne olsun deniyor. İşin toplumsal cinsiyet rollerini destekleyen taraflarını bir kenara koyalım, aslında evcilik oynamak, bir ev ortamında ilişkilenmek dil gelişimini destekleyen bir şey. Veya diyelim ki oyuncak ayısına “ah acıktın mı?” demesi daha o yaşta kendisini bir başka insanın yerine koyarak o insanın, o varlığın kendisinden farklı ihtiyaçları olabileceği bakış açısını geliştiren bir şey… Bunlar da kişiler arası ilişkiyle ilgili olan şeyler. Erkek çocukları bunları yapamaz dediğiniz zaman da onların duygusal gelişiminin önüne geçmiş oluyorsunuz. Bu da bir insan hakları ihlali, çocuk hakları ihlali.

“O fırsatlar, oyuncaklar var ama erkekler hep top oynuyor kızlar da bebeklerle oynuyor,” deniyor. Kimse fanusta yetişmiyor. Televizyondaki oyuncak reklamlarında kız çocukları bebeklerle oynuyorsa ve erkek çocukları hep topla oynuyorsa çocuklar da bunu öğrenirler. O yüzden çocuk yetiştiren anne, baba, öğretmen, teyze, hala, amca artık her kimse bu konuya duyarlı olup o gözle bakması gerekiyor. Eşit fırsat tanındığını ve eşit fırsat tanındıktan sonra da beklenenin dışında tercihlerde bulunmanın bir cezası olmadığını görmek çocukların farklı farklı alanlardaki gelişiminin önünü açan bir şey haline gelir. O fırsatları sağlamak ve o fırsatların kullanılabilmesini sağlamak önemli.

Bir diğer mesele, hiçbirimiz bir fanusta yaşamıyoruz. Toplumsal cinsiyet rolleri, baskısı her zaman herkesin üstünde var. Ben çocuğumu buna göre yetiştirmiyorum demek bir şey, ama çocuk dış dünyaya burnunu çıkardığı an karşısına çıkacak olan şeyler bunlar. O yüzden bunları sorgulayan bir bakış açısı geliştirmek çok daha sağlıklı. “Bu kitabı yazan insan böyle düşünmüş ama sen olsan sen ne yapardın bu durumda?” diye sorulabilir, olayı oradan alıp “evet burda bu var ama bir de sen bak bu olaya” denebilir. Bu konular ilk ortaya çıkıp uzun uzadıya konuşulduğu dönemlerde insanlar çocuklarının kitaplarının üstünden geçip, bütün doktorlar erkek olarak gösterilmişse göğüs çiziyorlardı veya okurken isimleri değiştiriyorlardı. Farklı örnekler bularak, “sofra kurmak kız işi ben yapmam,” diyen bir oğlan çocuğuna “bilmem kim de erkek ama o sofra kuruyor,” diye cevap verilebilir. Bir kız çocuğu için de aynı şey geçerli. Farklı örnekler bulabilmek önemli. Anne baba olarak çocuğun gelişmesine daha fazla dahil olmak önemli bir şey.

Ders kitaplarının önüne geçmek için bir şeyler yapmak her zaman lazım. Ne yazık ki dönüp dolaşıp hep toplumsal cinsiyet rollerini destekleyen resimler, metinler kullanılıyor. Ta 90’ların sonundan beri ders kitapları taranır, öneriler getirilir bunlar değişsin diye, ondan sonra yeni ders kitapları devreye girer, süreç hep baştan başlar. Ama bu konular çok parmaklı olduğu için her şeyi değiştirmek ilk etapta mümkün olmayabilir. Ama çocukların bakış açısını, kendi bakış açımızı etkilemek ve farklı bir gözle bakmak için bir şey yapabiliriz. Her şeyi kontrol edemeyiz ama kendimizle ilgili şeylere erişebiliriz hiç olmazsa. Bir yerden başlamak lazım diyorsak eşitlikçi olup ayrımcı olmamak, eşit fırsat tanıyorsak da o fırsatın seçiminin bir cezası olmadığını göstermek önemli. Onu seçtin ama seçmemen lazımdı duygusunu vermemek. Onu mu seçtin, tamam. O kadar. Ama herkes böyle değil tabii onu da bilmek lazım. O yüzden sorgulayan bir kafa çok önemli.