Seattle Türk Film Festivali üzerine

Elif Mercan, mercan.e33@gmail.com

1_STTF

Seattle Türk Film Festivali, bir süredir sosyal medyada karşımıza çıkan, organizasyonuyla ve yarışmanın kazananlarıyla dikkatimizi çeken bir festival. Festival direktörü Özgür Arman ile başlangıcından bugüne festivalin tüm yönlerini, festival filmlerinin ve sinemanın günümüzdeki durumunu konuştuk.

Seattle Türk Film Festivali nasıl ortaya çıktı? Zaman içinde nasıl şekillendi?

Film festivalinden bahsetmeden önce Seattle’daki Türkiyelilerin örgütlenmesi konusunda kısa bir bilgi vermek istiyorum. Seattle’da bugün, Türkiye’den gelip yerleşen 5000’den fazla insan var ancak bu rakam 2000’lerin başında muhtemelen çok daha azdı. Bu şartlar altında, Türk toplumunun kültürel olarak örgütlenmesi, geçmişi 40 yıl öncesine dayanan TACAWA (Turkish American Cultural Association–Türk Amerikan Kültür Derneği) bünyesinde ağırlık kazanmış. Bugüne kadar TACAWA şemsiyesi altında birçok etkinlik yer almış. Bunların başında ICFF (International Children’s Friendship Festival) ve TurkFest geliyor. Her yıl birçok ülkeden ve kültürden çocuğa ev sahipliği yapan ICFF 2010’dan beri, Türkiye’nin dört bir tarafının müzik, yemek ve folklorik kültürünü tanıtan TurkFest 2006’dan beri gönüllülerden oluşan ekipler tarafından düzenleniyor.

Film festivali fikri de aslında Feral Gökçen’den çıkıyor. Ufuk Gökçen ile 2000’lerin başında yapılmaya başlanan “Sinema Günleri,” 2012’de Emek Eraslan gibi değerli birçok ismin katılımıyla festivale dönüşüyor. Festivalin amacı yeni dönem Türk filmlerini Seattle izleyicisine sunmak, filmlerin yönetmen ve oyuncularını festival süresince Seattle’da misafir ederek hem izleyiciyle bir araya getiren hem de bölgemizi sinema dünyası ile buluşturan bir platform yaratmak. Bugüne kadar birçok değerli sinema sanatçısını ve yönetmenini misafir eden festivalin bünyesine 2014’te kısa film yarışması eklendi.

Ekibin bir araya gelişi nasıl oldu? Öncesinde farklı bir ekipken sonra STFF’ye mi geçiş yapıldı? Ekip üyeleri normal hayatlarında ne ile uğraşıyorlar?

STFF’ye geçiş kendi iç gereksinimlerinden doğdu. Sürekli ve sürdürülebilir olmak için bir kimlik edinmek gerekir. İtina ile belirlenmiş misyon ve vizyon doğrultusunda internet sitesi, logosu, sosyal medya hesapları, yaptığı aktiviteler ile kendini dışa vuran kimlik, bu oluşumu yaşayan bir organizasyona dönüştürüyor.

Ekip yazılım mühendisi, video/grafik/müzik sanatçısı, mimar, finansçı, televizyon yapımcısı, akademisyen gibi çok geniş yelpazede farklı disiplinlerden gelen arkadaşlardan oluşuyor. Bizi birleştiren en önemli şey aslında festivalin kendisi. Birçok arkadaşımızla festival ekibine katıldıktan sonra tanıştık. Yani bizim birlikteliğimiz festivali doğurmadı ama festival bizi bir araya getirdi diyebilirim.

3_STTFFestivalin bağlantıda olduğu başka festivaller ve kuruluşlar var mı?

Bilgi alışverişinde bulunduğumuz, birlikte etkinlikler düzenlediğimiz organizasyonlar var. Bunların arasında SIFF (Seattle International Film Festival), NWFF (North West Film Forum), VTFF (Vancouver Turkish Film Festival), UW (University of Washington), BTF (Bridge to Turkey Fund) gibi kurum ve organizasyonları sayabiliriz. Bu kuruluşların yanında Türkiye’den filmlere ulaşmamıza yardımcı olan, yeni filmler konusunda bizleri aydınlatan, fikir alışverişinde bulunduğumuz Şebnem Kitiş, Ozan Açıktan, Kaan Müjdeci, Serkan Keskin, Harika Uygur gibi isimleri de ekleyebiliriz.

Etkinlik alanımız Seattle ile sınırlı ancak hem Türkiye’de hem de yurt dışında konuyla ilgili festival ve organizasyonlarla, hatta bireylerle diyaloğa ve olası iş birliklerine açık olduğumuzu belirtmek isterim. Mesela neden Türkiye’de bizi temsil edecek bir ekibimiz olmasın?

Organizasyon denildiğinde, özellikle de böyle büyük organizasyonlarda ekip ruhu önem kazanıyor. Siz, farklı disiplinlerden gelen fertlerden oluşan bir ekip olarak bunun üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Öncelikle bu işin hiç de kolay olmadığını belirteyim. Gerçekten de ekipteki herkesin ortak hedeflerde buluşup hareket etmesi gerekiyor. Özellikle bizim gibi gönüllülük esaslı organizasyonlarda bu iş biraz daha zorlaşıyor. Öte yandan, zaman içinde ekipteki insanlar ilgi alanları, yetenekleri ya da eğilimleri ile keyif aldıkları alanlara yönelip odaklandıkları için, bu konudaki birçok olası problem kendiliğinden çözülmüş oluyor.

Organizasyon olarak her konu için farklı komitelerimiz var: Bütçe, Sponsorluk, Pazarlama ve Halkla İlişkiler, Film Program, Kısa Film Yarışma Komitesi gibi. Tabii bir de her komiteden temsilcinin bir araya geldiği Festival Kurulu var. Bütün kararlar bu komitede alınıyor ve komiteler kendi üzerine düşenleri yerine getiriyor. Bu yapı hiyerarşi oluşturmak ya da komiteleri birbirinden izole etmek amacıyla değil, süreçlerimizi her komitenin temsilcisi ile daha rahat takip edebilmek için var. Dolayısıyla herkes, ihtiyaç duyulduğunda ya da katkı koyabileceği bir konu olduğunda gereğini yapıyor. Öte yandan, bu komitelerin görev ve sorumluluklarını doğru belirlemek ve bu çerçevede işleri yürütmek sürdürülebilirlik açısından da önemli. Çünkü zaman içinde ekip değiştikçe bu organizasyon kültürünün kurumsallaşarak devam etmesi gerekli.

Festival ekibinin tamamının gönüllü olarak bir araya geldiğinden bahsettiniz. Bu zaman zarfında ekipteki sirkülasyon nasıl bir seyir izliyor ve bu sirkülasyonun festivale etkisi nasıl oluyor?

Sinema Günleri 2012’de festivale dönüştükten sonra ekibe yeni katılanlar olduğu gibi ayrılanlar da oldu. Kimisinin hayatındaki öncelikleri değişti, kimisi başka şehre taşındı. Her sene değişen bu yapı aslında festivale ayrı bir dinamizm de kazandırdı. Bir önceki sene yaratılan birikimler üzerine yeni birikimler kondu. Bu birikimlerin en önemli sonucu tüm festival sürecinin oturtulması oldu. Bu da bize, her yeni dönemde ne yenilikler getirebiliriz, hangi konuda iyileştirme yapabiliriz, nasıl fark yaratabiliriz diye düşünerek yenilikçi ve geliştirici konulara daha fazla eğilebilme şansı veriyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Kısa film ekibi

Bu tip organizasyonların yaşayabilmesi için en önemli ilkeler prensipler, süreklilik ve sürdürülebilirlik. Prensipler önemli çünkü misyon ve vizyonla ifade ettiğiniz şey sizin kimliğinizin temel taşı. Süreklilik hem izleyici hem de festivalin diğer kurum ve organizasyonlarla arasındaki ilişki için belirleyici. Sürdürülebilirlik ise uzun vadeli sponsorluklara ve ekipteki bireylerden bağımsız ortaya çıkan organizasyonun kendine has kültürüne göbekten bağlı.

Sürdürülebilirlik konusunun finansmanla ilintili olduğu aşikâr. Siz bu konuyu nasıl çözdünüz ya da çözebildiniz mi?

Bu, sanırım dünyanın her yerinde bu tip organizasyonların ortak problemi. An itibarıyla bize doğrudan finansman sağlayan bir sponsorumuz yok. Ancak ekipteki arkadaşlarımızın çalıştığı şirketlerin sağladığı birtakım avantajlar var. Mesela Boeing ve Microsoft yaptığınız gönüllü çalışmaları bildirdiğinizde, hizmet verdiğiniz ve kâr amacı gütmeyen kuruma, gönüllülük yaptığınız saat başına bir miktar para yardımı yapıyor. Bu en büyük gelir kaynağımız. Onun dışında, Seattle’da hizmet veren, daha çok Türklerin işlettiği ya da çalıştığı kurumlardan küçük de olsa destekler alıyoruz. Önümüzdeki dönem eğileceğimiz ana konulardan biri de uzun vadeli sponsorlar bulabilmek. Bir başka yumurta tavuk hikâyesi. Uzun vadeli sponsorluklar bulabilmeniz için ortaya kalıcı birtakım değerler koymanız gerekiyor. Bu değerleri yaratabilmek için de bu sponsorluklara ihtiyacınız var. O nedenle küçük adımlarla ilerlenen bir konu, biz de yavaş ama emin adımlarla ilerliyoruz.

STFF’de hangi filmler yarışıyor? Festival ne kadar sürüyor, gösterimler farklı mekânlarda mı yapılıyor?

STFF’de sadece kısa filmler yarışıyor. Uzun metraj filmleri mümkün olduğunca en güncel filmlerden Film ve Program Komitesi seçiyor. Festivali genellikle Perşembe’den Pazar’a kadar olmak üzere dört güne sığdırmaya çalışıyoruz. Bu sene ise iki hafta sonuna yaymayı planlıyoruz. Mekân olarak SIFF’in sinema salonlarını tercih ediyoruz. Bunlar festival izleyicisinin aşina olduğu salonlar. Ayrıca mekân olarak aynı yerde bulunmaya çalışıyoruz ki STFF mekânla birlikte daha akılda kalıcı ve ulaşılabilir olsun.

Kısa film yarışması nasıl vücut buldu? Kısaca kısa film yarışmasının hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

Kısa film yarışmasını ilk kez 2014’te gerçekleştirdik. İlk sene oldukça acemiydik, öyle kısa film yarışması tecrübesine de sahip değildik açıkçası; o nedenle biraz deneme gibi oldu bizim için. Buna rağmen 100’den fazla başvuru aldık. İlk sene deneyiminden sonra fark ettik ki, kısa film yarışmasının süreç ve dinamikleri ana festivalin süreçleriyle hem takvim hem de operasyon olarak pek benzerlik taşımıyor. O nedenle kısa film yarışması için tamamen farklı bir komite oluşturduk. Bu komitenin temsilcisi festival komitesinin de tabii üyesi olarak festival ile yarışma arasındaki köprüyü oluşturmaya başladı. Bu, iki komite için de oldukça büyük verimlilik sağlarken, kısa film yarışmasının hızlı bir şekilde gelişmesine olanak tanıdı. 2015’te 200’den fazla, 2016’da 300’den fazla başvuru aldık. Bu sene yine 200’den fazla başvuruyla ön jürinin baş etmesini bekliyoruz.

Bugüne kadarki yarışmaların kazananları kimler?

2014’te Deniz Özden “Bir Maç Günlüğü”, 2015’te Doğuş Özokutan “Olağan Denemeler”, 2016’da Hakan Hücum “Büst” ve 2017’de Tufan Taştan “Söz Uçar” filmiyle yarışmamızın kazananları oldular. Kazanan filmlerin yanı sıra ilk finalist filmler ve o yılın jürisi hakkında detaylı bilgileri internet sitemizde bulmak mümkün.

Yeri gelmişken kısa film yarışması konusunda ilham aldığımız, Türkiye’nin en büyük ve en köklü kısa film yarışması olan İstanbul Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın kurucusu ve yürütücüsü olan Sayın Hilmi Etikan’a teşekkür etmek isterim. Ayrıca Hayri Çölaşan ismini de burada zikretmek isterim ki, dünyadaki tüm Türk kısa film yarışmalarını listelemekle kalmıyor, bir almanak olarak, her sene hangi festivalde hangi filmler kazandı, jürisi kimdi gibi muhteşem bir bilgi bankası oluşturuyor. Bu çalışmanın, Türkiye kısa film tarihi için de çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Yarışmaya kimler başvurabiliyor? Başvuran filmleri hangi parametrelere göre değerlendiriyorsunuz?

Yarışmaya Türkiye vatandaşları, Türkiye’de sinema eğitimi almış ya da Türkiye’de belli bir süre yaşamış tüm dünya vatandaşları ile filminin konusu bir şekilde Türkiye olan filmlerin yapımcıları/yönetmenleri katılabiliyor. Bu üç koşuldan birini sağlamanız yarışmaya katılmanız için yeterli. Bir de 15 dakika gibi bir süre kısıtlamamız var.

Filmlerin ön değerlendirmesi yarışma komitemiz tarafından yapılarak 10 finalist film belirleniyor. Asıl jüri 10 film içinden ilk üç filmi sıralıyor. Asıl jürimizi her sene farklı kişilerden oluşturmaya çalışıyoruz. Aradığımız kriterlerin başında sinema konusunda yeterli bilgi ve birikime sahip olmaları geliyor. Ayrıca jürinin çeşitli kültür ve disiplinlerden gelen insanlardan oluşmasına dikkat ediyoruz. Bunun en önemli sebebi tarafsız ve adaletli olmayı sağlamak. Diğer önemli bir sebebi de seçilen filmlerin evrensel dile hâkim olduğundan emin olmak.

Değerlendirme kriterlerini sayısala dönüştürme konusuna özellikle ilk sene oldukça kafa yorduk. İlk bakışta dramaturji, sinematografi, çekim ve ses kalitesi gibi kategorilerde değerlendirip puanlama yapmak gibi bir eğilimimiz vardı. Ancak bir sanat yapıtı olarak kısa filmin de holistik olduğunu kavramamız çok uzun sürmedi. Kısa filmin yapım süreçlerine, olanaklarına ve imkânsızlıklarına da aşina olduğumuz için, kriter tanımlamak yerine her bir ön jüri üyesinden kendi kriterleriyle ya da yöntemiyle ilk 30 için listesini açıklamasını istiyoruz. Daha sonra bu listeleri birleştirip ilk 10 için hummalı tartışmalar yapıyoruz. Bu tartışmalar esnasında, bahsettiğimiz o kriterler zaten doğal olarak gündeme gelip belirleyici olmaya başlıyor.

Ödüllü filmlerin oyuncuları, yönetmenleri festivale katılıyorlar diye biliyorum. Bu kimseler arasında tanıdık isimler/ünlüler var mı? Şu ana kadar kimleri konuk ettiniz?

Uzun metraj filmler kapsamında bugüne kadar birçok değerli sanatçımızı misafir etme şansımız oldu. Çağan Irmak, Kaan Müjdeci, Serkan Keskin, Ali Atay, Hazal Kaya, Çiğdem Onat sayabileceğim başlıca isimler. Kısa film yarışmasının birincisini de Seattle’da misafir ediyoruz. Bu şekilde yönetmen hem izleyici ile buluşuyor hem de burada birtakım bağlantılar kurma imkânına sahip oluyor. Ancak, ne yazık ki bugüne kadar sadece 2015 yılında Doğuş Özokutan’ı misafir edebildik. 2016’daki kazananımız Hakan Hücum sağlık problemleri, 2017’deki kazananımız Tufan Taştan da hatırlayacağınız üzere Amerika ve Türkiye arasında çıkan vize krizi yüzünden gelemediler. Umuyoruz ki bu sene bir problemle karşılaşmayacağız.

İlk festivalden bu yana baktığınızda, yarışmaya katılan filmlerin çekimi, senaryosu, kurgusu anlamında ciddi benzerlikler/farklılıklar gördüğünüz oluyor mu?

Gelişen teknoloji ve bu yeni teknolojinin erişilebilir olması görüntü kalitesi, ses tasarımı gibi teknik konularda gözle görülür bir fark yaratıyor. Çekim teknikleri de bir ölçüde bundan nasipleniyor. Mesela son yıllarda, özellikle belgesellerde drone kullanımı artıyor. Konunun işlenişi ve senaryo tekniği anlamında bir değişimden bahsetmek zor, ki zaten yarışmamızın 5 yaşında olduğunu düşünürsek, buradan büyük çıkarımlar yapmak da pek doğru değil.

Ancak, genel olarak belli konularda yoğunlaşmadan söz etmek mümkün. Kısa filmin güncele olan refleksi göz önüne alındığında çok da şaşırtıcı değil bu durum. Mesela Suriye ve mülteciler meselesi. Daha çok çocuklar üzerinden seçilmiş bir anlatım diliyle karşılıyoruz. Bir başka konu, gerek sistem eleştirisi gerekse insanın doğayı katletmesine dayanan distopyalar. Konuların benzerliğini sıkıntı olarak görmüyoruz. Nihayetinde kısa film, en özgün çalışmaları bulabileceğiniz bir dünya ve konu genel olarak özgün olmasa bile konunun işleniş biçimi özgünlüğünü koruyabiliyor. Zaten, fark ettiğiniz üzere, bahsettiğim konular son 5-10 yılın değil, sanırım son yüzyılın sanattaki yansıması.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Film ekibi

Yani filmlerin Türkiye’deki veya dünyadaki siyasi/ekonomik ortamdan doğrudan etkilendiğini söylüyorsunuz. Filmleri etkileyen başka hangi parametrelerin varlığından söz edebiliriz?

Kesinlikle etkileniyor. Uzun metraj filmler için bir sektör olması ve maliyetlerin yüksekliği sebebiyle farklı kaygılardan söz etmek mümkün. Yani ekonomik kaygılar bunun en başında geliyor. 90’ların sonundan 2010’lara kadar dizi sektörü bir nevi uzun metraj filmlerin finansmanını sağlıyordu. Hem medyanın tek elde toplanması hem de sermayenin benzer sebeplerle el değiştirerek yine belli bir kesimde toplanması filmlerin yapım süreçlerini ekonomik olarak derinden etkiliyor sanırım. Özellikle Türkiye’nin son yıllarda içinde bulunduğu siyasi ortam da filmlerin içerik olarak ya belli tarz ve konulara sıkışmasına sebep oluyor ya da bazı konulardan uzak durmasına neden oluyor. Bağımsız filmler açısından durum daha da içler acısı. Ülkedeki festivallerin bağımsızlığı, Emek Sineması gibi güzide salonların AVM’lere yenik düşmesi gibi birçok başka sebep de dolaylı olarak bu alandaki sanat üretimini yeniden şekillendiriyor.

Sanatın her alanında olduğu gibi kısa filmlerde de bu etkiyi doğal olarak görüyoruz. Suriyeli mülteciler konusunda olduğu gibi, durum kendi başına kısa filmin konusu olabiliyorken dolaylı olarak da bu etkileri görmek mümkün.

Sanat üretimi, kaynağı insan olan bir edim olmasından mütevellit etrafında olup bitene kayıtsız kalması mümkün değil, sadece bunun sanat objesine nasıl yansıyacağı sanatçıya kalmış. Dolayısıyla siyasi ve ekonomik ortam ve şartlar toplumu ve sanatçıyı ne oranda etkiliyorsa, bu etki filmlere de yansıyor. Uzun metraj filmleri etkileyen kriterler kısa filmi aynı şekilde etkilemediği için kısa filmcilerin daha cesur ve bağımsız film yapma şansı artıyor.

Distopya ve bilim kurgu filmleri sizce neden bu kadar popüler?

II. Dünya Savaşı’ndan beri bireyin yalnızlığının katlanarak artıyor olması. Köle/sahip ilişkisinin kapitalizm içinde işçi/işveren şeklinde yasallaşması. Doğaya verdiğimiz zararların felaket olarak geri dönüşüne internetin de yardımıyla daha yakından tanık oluşumuz. Bir de, distopya diye yaratılan dünyalar da hâlihazırda yaşadığımız dünyanın birebir yansımasından öte değil artık. George Orwell’in “1984”ünün bugün nasıl gerçeğe dönüştüğünü gördük. “Terminatör”e ise oldukça az bir zaman kaldı. Distopik filmlerin büyük çoğunluğunun aynı zamanda bilim kurgu olması da bence bunu açıklıyor. Aynı cümleyi tersinden kurmak da mümkün. Bir bilim kurgu filminin yarattığı dünyanın bir distopya olmaması mümkün değil gibi geliyor. Tabii bu sinemanın problemi değil, daha çok insanın kendi yarattığı teknoloji ile arasındaki bir problem; dolayısıyla sanata da böyle yansıyor. Bir gün hepimiz karamsar olacağız.

Gelişen teknolojinin film çekim tekniklerinde sıkça kullanıldığından bahsettiniz. Sizce bu gelişim film kalitesini etkiledi mi?

Olumlu anlamda oldukça etkiledi. Bunu kısa filmlerde bile hissetmek mümkün. Gerek filmin yapım sürecindeki görüntü ve ses kalitesi, gerek sinema salonlarının teknik özellikleri izleyicinin deneyimini çok daha ötelere taşıyor. Ama şunu unutmamak lazım ki, filmin dramaturjisinde, sinematografisinde ve oyunculuğunda aksama varsa bunu teknoloji ile çözemezsiniz.

Peki film çekimlerinde ve prodüksiyon sonrası tekniklerde kullanılan teknoloji oyuncuyu etkiledi mi?

Oyuncunun daha doğrusu oyunculuğun bundan çok etkilendiğini ya da etkileneceğini sanmıyorum. Nihayetinde, oyuncu kameranın karşısında rolünü oynamak durumunda.

Teknolojinin getirdiği olumlu etkiler, sinema izleyicisinin beklentisini değiştirdi diyebilir miyiz?

Festival penceresi ve izleyicisi açısından baktığımızda bir beklenti değişiminden bahsedemeyeceğim. En azından bugüne kadar, ne film seçimlerimizi yaparken ne de filmlerden sonra insanlarla sohbet ederken buna dair bir konuya değindiğimizi hatırlamıyorum. Tabii bunlar festival filmleri bağlamında böyle. Festivallerde pek rastlamıyoruz ama bir aksiyon filmini sinemada izlemeye gidiyorsanız, filmin kullandığı ses ve görüntü teknolojisini destekleyecek bir sinema salonu beklentilerinizin en başında gelecektir.

Günümüz izleyicilerinin film seçimlerinin ardında hangi dinamiklerin olduğunu düşünüyorsunuz?

Ne tür izleyiciden bahsettiğimize ve izleyicinin hangi amaçla film izlemeye karar verdiğine göre değişir. Festival izleyicisi daha çok filmin konusuyla ilgileniyor. Eğer tanıdığınız, bildiğiniz bir yönetmense bu da ayrı bir etken. Bizim festival açısından bakacak olursak, Türkler için filmdeki oyuncular ya da yönetmen daha belirleyici. Sevdiğiniz, takip ettiğiniz bir oyuncunun olduğu filme gitmek oldukça risksiz, hele bir de o oyuncu festivale şahsen katılıyorsa, bu seçiminizi kolaylaştırıyor. Türk olmayan izleyiciler (yabancı demek biraz garip oluyor Seattle’da) ise yemek, müzik gibi kültürel ögelerin olduğu filmlere daha çok ilgi gösteriyor. Şöyle demek daha doğru olur: STFF olarak Seattle’da bilinirliğimiz çoğunlukla insanların Türkiye’ye duydukları sempati üzerinden. Önümüzdeki süreçte değiştirmeye ve genişletmeye çalıştığımız konulardan biri de bu. STFF’yi bir kültürel etkinliğin ötesinde bir film festivaline dönüştürmek.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Günümüzde Netflix’in geldiği noktada başarılı olduğunu görüyoruz. Netflix’in popülerliği sinemayı ve sinema izleyicisini etkiledi mi?

Netflix bence “televizyon” izleme alışkanlıkları konusunda birtakım değişiklikler yarattı insanların hayatında. Reklamlardan arındırılmış bir deneyimi izleyiciye sunarken, özellikle diziler kapsamında, bir sonraki bölüm için bir hafta beklemenizi gerektirmeyecek bir model sunuyor. Sinema filmleri açısından ise Amazon Video ya da Apple TV gibi diğer platformlar öne çıkıyor ve vizyona yeni giren filmleri de satın alıp izleyebiliyorsunuz. İstatistiksel rakamları bilmiyorum ama gözlemime göre, filmi sinema salonunda izlemek bambaşka bir deneyim ve hâlâ bu deneyimin yerini tutan başka bir şey yok. Sanal gerçeklik araçlarıyla bugün bir konseri sanki o konserdeymişçesine izlemeniz mümkün, ama bu durum kimseyi konsere gitmekten alıkoymuyor diye düşünüyorum. Bu örneklemeler müzeler, sergiler için de çoğaltılabilir. Çağımız “deneyim çağı,” dolayısıyla mevzu sadece sanatçının ürettiği sanat objesine ulaşmak değil, bu sanat objesiyle ilişkimizi hangi kanallardan ve nasıl kurduğumuz da aynı ölçüde önemli.

Son olarak, yarışmaya başvurmak isteyenler size hangi kanallardan ulaşabilirler?

Festival bünyesinde gerçekleştirdiğimiz bütün etkinliklerin duyuru ve bilgilendirmelerini www.stff.org adresindeki internet sitemiz üzerinden ve Facebook sayfamızdan (www.facebook.com/seattleturkishfilm) yapıyoruz. Herhangi bir konuda bize ulaşmak isteyenler yine Facebook’taki sayfamızdan bize mesaj atabilirler. E-posta ile ulaşmak isteyenler için genel konuları info@stff.org adresimizden ve kısa film özelindeki yazışmalarımızı da shorts@stff.org adresinden yürütüyoruz. Her türlü soru, öneri, geri bildirim, iş birliği gibi aklınıza gelebilecek her konuda diyaloğa açığız. Bu mecralardan geri dönüş hızımız oldukça yüksek. Kısa film yarışmasına başvuruları da filmfreeway.com platformu üzerinden kabul ediyoruz. Yarışmayla ilgili bilgileri de hem internet sitemizden hem de sosyal medya hesaplarımızdan duyurup yönlendiriyoruz.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

STFF ekibi adına teşekkür ederim. İyi çalışmalar!

Reklamlar