Feminist aydınlanma sorunun sistematik olduğunu fark etmemizi sağlıyor

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

2009 yılından bu yana BlogcuAnne.comda ve sosyal medyada annelik, kadınlık ve ebeveynlik üzerine yazılar yazan Elif Doğan‘ın ikinci kitabı Meğer Ben Feministmişim, Mayıs ayında Doğan Kitap’tan çıktı. Doğan ile kitabı ve feminizm üzerine sohbet ettik.

IMG_2268

Meğer Ben Feministmişim’i büyük bir ilgiyle okudum. Çocuk sahibi olmanın ebeveynlerin (ama özellikle annenin) hayatını ve ebeveynler arasındaki ilişkiyi nasıl değiştirdiğini, ev ve bakım emeğinin ne demek olduğunu, fiziksel ve zihinsel yükünü bu kadar samimi ve gerçekçi bir dille anlatan bir başka kitap yoktur sanıyorum. Hatta mücadeleye davet ettiğiniz annelerden de çok, henüz çocuk sahibi olmamış kadınların “otomatik olarak, hayatın doğal akışı bu olduğu için” değil, gerçekten istedikleri için çocuk sahibi olabilmeleri için okumaları gerektiğini düşündüm kitabınızı. Doğum kontrolü gibi kitap.  Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kadınlar için “kandırılmamanın,” tuzağa düşmemenin en kestirme yolu çocuk sahibi olmamak olabilir mi?
Çok teşekkür ederim. Bu kitabı yazarken, benim yürüdüğüm yoldan geçen kadınlara yalnız olmadıklarını hatırlatmayı amaçlamakla birlikte, henüz yola çıkmayan kadınları da uyarmaktı niyetim. “Anne olmayın” demek için değil, “sırf birileri size anne olmanız gerektiğini söylediği için olmayın” demek için. Ataerkil zihniyetin, çocuklu kadınları daha sıkı bir kıskaç altında tutmakla birlikte, genel olarak çocuklu çocuksuz tüm kadınları (daha doğrusu erkek olmayan tüm insanları) rahat bırakmadığını biliyor, yaşıyoruz. Dolayısıyla anne olmamak, kadınları, annelerin maruz kaldığı sıkışıklıktan bir nebze ve geçici olarak kurtaracak gibi görünse de, anne olmayı isteyen ve kendisini bekleyenlere karşı hazırlıklı olan bir kadının, bu zihniyete karşı daha güçlü bir şekilde direnebileceğini düşünüyorum. Sırf bu yüzden anne olmaktan vazgeçmemeli bir kadın, tıpkı toplumun ona annelikle bahşedeceği birtakım (sahte) avantajlardan faydalanmak için anne olmaması gerektiği gibi… Hem zaten ya hep beraber, ya hiçbirimiz.

Klinik Psikolog Deniz Bolsoy’u takip ederken Şema Terapi’ye merak sarmış ve bu konuda biraz okumuştum. Kitabınızı okurken hissettiğimiz bazı duygulara ve alışkanlıklarımıza kendimce teşhis koydum – evine ve çocuklarına (annesinden gördüğü gibi) mükemmel bakmak zorunda hisseden kadın Yüksek Standartlar şemasından, erkeklerle eşit olduğuna yürekten inanarak büyümüş ancak evlenip çocuk sahibi olup da yükün çoğunu taşımak zorunda kaldığını anlayınca hayal kırıklığına uğrayıp öfkelenen kadın Haklılık şemasından, tacize uğramış ve bundan dolayı kendini suçlayan kadın Kuşkuculuk ya da Kusurluluk şemasından, kendi tercihlerinin ne olduğunu bile unutmuş, tamamen başkalarını memnun etmeye adanmış kadın Bağımlılık şemasından, kariyerinde istediği yere gelemeyen kadın Başarısızlık şemasından muzdarip olabilirdi ve bu şemalar salgın halindeydi. Mesela yaptığı fedakârlıklar sonucunda ahlâken üstün ve alacaklı hisseden anneye “kırılgan narsist” diyor Deniz Bolsoy.

Sizin hayatınızda da feminist aydınlanma ve ruhsal iyileşme birbiriyle paralel ve bağlantılı gerçekleşmiş anladığım kadarıyla. Ataerki kadınların fiziki güvenliğini tehdit etmekle kalmıyor, ruh sağlığını da sakatlıyor diyebilir miyiz? Feminist aydınlanma ve ruhsal iyileşme birbiriyle nasıl örtüşüyor?
Evet, bence diyebiliriz. Neticede küçüklükten beri ne istememiz gerektiğinin dayatıldığı, nasıl davranmamız gerektiğinin şablonlarla anlatıldığı, bizim için tanımlanan yaşam alanının dışına çıkmamızın hoş karşılanmadığı bir baskı altında büyüyoruz. Bu kalıplara sığmak istemeyen kadınların tarih boyunca “histerik, cadı, sürtük” olarak adlandırılması tesadüf değil. Feminist aydınlanma, sorunun sistematik olduğunu, kusurun bizde olmadığını fark etmemizi sağlıyor. “Kişisel olan politiktir” şiarı benim için iyileşme yolundaki en büyük uyanışlardan biriydi.

Türkiye’de ev işçilerinin ve bakıcıların (en azından orta ve üst sınıf anneler için) Batı ülkelerine göre daha erişilebilir olması sizce kadın-erkek eşitliğine hizmet eden bir şey mi?
Ev içi hizmetin daha erişilebilir olması bir yandan orta ve üst sınıf kadınlarının çalışmasına fırsat verirken, erkeklerin ev işlerine katılmamasını ve dolayısıyla bu işlerin ‘kadın işi’ olarak görülmeye devam etmesini sağlıyor diye düşünüyorum. Böyle bir düzenin uzun vadede eşitliğe hizmet ettiğini sanmıyorum. Evde çalışan da kadın, evde çalışan kadını denetleyen/yöneten de kadın. Erkekler böylelikle daha çok sıyrılıyorlar bu işten.

Kurumsal şirketler sizce kadınlara fırsat eşitliği sağlamak için gerekli adımları atıyor mu? Mesela “kadın çalışan” sayısı yüksek işyerlerinde çok düşük cezalar ödeyerek yerine getirilmeyen bir kreş açma yükümlülüğü var. Aynı şekilde kadınlara sağlanan birtakım ayrıcalıklar ve esneklikler sonradan maaşlarda/terfilerde dezavantaj olarak geri dönüyor gibi geliyor bana.
Cinsiyet eşitliğini sosyal sorumluluk söylemlerinin ötesine taşıyarak gerçek anlamda önceliklendiren kurumsal şirketlerin sayısının bir elin parmaklarını geçtiğini hiç sanmıyorum. Bu konuda gidilmesi gereken çok uzun bir yol var bence.

KİTAP

Feminizm sizce ataerkinin dezavantajlı duruma düşürdüğü (yani cinsel kimliği erkek olanlar dışında) herkesi kapsamalı mı, böyle bir sorumluluğu olmalı mı? Son zamanlarda cinsel kimliğe (“kadın gibi hissetmeye, kadın gibi davranmaya, giyinmeye vs.”) bu kadar önem atfedilmesinin toplumsal cinsiyet rollerini güçlendiren bir yanı olabilir mi? Hem biyolojik cinsiyeti, hem cinsel kimliği kadın olanların, böyle olduğu için yaşadığı sorunlar bu tartışmalar yüzünden geri plana düşüyor olabilir mi?
Ataerkinin, biyolojik cinsiyeti cinsel kimliğiyle uyumlu olan erkekler dışında kalan tüm grupları az ya da çok ötekileştirdiğini düşünürsek, dünyanın yarısından fazlasının dezavantajlı durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Feminizm, kadınlara yaşadıkları sorunların geri plana düşmesine göz yummayacakları ölçüde birikim, deneyim ve pratik sağlıyor diye düşünüyorum.

Ebru Pektaş “Aşırı Cinselleştirme Çağı ve Cool İtaatkârlar” başlıklı yazısında “’Cinsel özgürlüğü’ ne gericilerin şehvet talimlerine ne de piyasacı liberal put deviricilere bırakmak mümkün değildir. Zira her ikisi de kadın bedenini, örtülü ya da değil, ‘aşırı cinselleştirme’ ile kaplamaktadır,” diyor. Sizce kadınların bedenlerini örtmeye ya da sergilemeye yönelik seçimleri sadece özgürlük bağlamında değerlendirilebilir mi?
Eğer kadın bedeninin metalaştırılmadığı bir dünyada yaşıyor olsaydık, değerlendirebilirdik herhalde. Ancak güzellik anlayışının standardize edildiği; kadınların, kabul edilebilir güzellik normlarına erişmek için git gide birbirlerine benzemeyi göze aldıkları ve adeta birer androide dönüştükleri bir dünyada yaşadığımız için bu pek mümkün olmuyor. Kadına örtünmesini söyleyen de, belirli vücut ölçülerine, aynı dolgunlukta dudaklara, cetvelle çizilmiş gibi kaşlara sahip olmasını bekleyen de erkek egemen beklenti.

Kadınların bireysel güvenliği ile feminist aydınlanmanın gerektirdiği mücadele arasında sizce nasıl bir denge kurulmalı? Devlet kadınların güvenliğini sağlamakta üzerine düşeni yapıyor mu?
Ne yazık ki, böyle olmadığını anlamak için Pınar Gültekin davasındaki “haksız tahrik” indirimine bakmamız yeterli.

Neden insan hakları değil de, kadın hakları?
Çünkü insan hakları, erkekler üzerinden tanımlanmış. Birleşmiş Milletler’in 1948 yılında kabul ettiği İnsan Hakları Beyannamesi, kadınların, kadın oldukları için uğradıkları ayrımcılıklara dair hiçbir şey söylememiş; bu konuların 1979’daki Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ile desteklenmesi gerekmiş. Çünkü varsayılan “insan”, erkek olarak düşünülmüş, bu yüzden bir şeyi gereği gibi yapmak “adam gibi”, bir konuda aklı başında harekete etmek “adamakıllı” şeklinde telaffuz edilmiş. “İnsan” kelimesi imtiyazlı erkekler dışındaki tüm grupları da kapsayana kadar “insan hakları” tek başına yeterli olmayacak.