Bir diyeceğim var benim!

Aycan Koç, aycankoc@hotmail.com

Belki çok şaşırtacak kimisini söyleyeceklerim; büyük bir aydınlanma, derin bir örselenme, apansız bir dönüşüm yaşayacaklar kim bilir. Zira aydınlanıp dönüşmenin, örselenip düşmenin, düştüğün yerden gürültüyle kalkıp tekrar yürümenin, yürüdüğün yolu daha önce kimse yürümemişçesine dillendirmenin zamanındayız şimdi biz. Sosyal medya hesaplarında mutluluklarımızı kusmanın vaktindeyiz. Düşüncelerimiz çok değerli, anılarımızı herkes görmeli, kanaatlerimiz ne kadar havalı olduğumuzun en büyük göstergesi!

Tam da bu sebeple, gizli de kalmasın diye hiçbir mesele ve de sosyal bir sorumluluk bilinciyle bildirmek isterim: hepiniz ayrı ayrı, birey olarak ve çoğunlukla bir araya da geldiğinizde; ancak en fazla da yalnızlık paylaşımlarınızın içerisinde bir diğerinizin tahmin ve dahi tahhayül edemeyeceği kadar ‘özel’siniz! Sizi masalların küçük ‘primsisleri’ ve çizgi romanların süper kahramanları yapabilecek yetkinlikleriniz özel kılıyor elbette! Çünkü görüyorum ki en anlaşılmaz cümleleri siz kurabiliyorsunuz, en bilinmedik spor dallarının şampiyonusunuz, inançlı ve cahil kitlelere olan nefretiniz tam, ancak bununla beraber toplumsal meselelerde müthiş bir sağduyunuz var. Öte yandan sanat, bir ihtiyaç hali sizde, varlığınız hep pek yakında tüm müze ve galerilerde. Ah ve tabii edebiyat! Ahh o edebiyat, hep derin bir tutku sizin tüm hücrelerinizde. Ama işte sizden gayrı kimse okumuyor bu ülkede, bütün tasalanmanız bundan. Halbuki okusa herkes sizin gibi, sizin ne kadar özel olduğunuzu anlamaları da daha kolay olacak. Çünkü hayat sizin için okuduğunuz bir romandan, hatta daha iyisi bir şiirden alıntı gibi zaten; sonsuz bir derinlikten hasıl olan kekremsi bir vicdan muhasebesi tüm benliğinizde. Bir yanda gezdikleriniz ve yedikleriniz, sadece sizin vakıf olabildiğiniz farkınızı elbette ortaya koyan hobileriniz, bugüne kadar oturduğunuz ve yine tabii ki çok ‘özel’ insanlarca hazırlanmış çok özel sofralarınız, çok özel bağların üzümlerinden kanımca bizzat güzel ayaklarınızla çiğneyip yapımına katkı sağladığınız çok özel şaraplarınız, çok farklı ülkelerde çok gurme ‘alışkanlıklar’ınız, çok mükemmel aileleriniz ile en bir unutulmaz dakikalarınız, dünyanın en benzersizi olan veletlerinizden fışkıran zeka dolu, yetenek dolu, sizi bile gömeceğini umduğunuz pırıltılarınız…Buna karşın beri yanda tabii ki dünyaya karşı duyduğunuz o bitmez sevgi; toplumsal hadiselere getirdiğiniz çok değerli, aydınlatıcı açılımlar: dünya yüzündeki açlık, savaş, nefret, terör, ülkenin yarısının ‘beyinsiz’ olması ‘sorunu’, lanetlenen zanlılar, mesnetsiz saldırmalar, bilgisiz analizler, ilgisiz serzenişler… Nihayetinde tüm bu gelgitlerin evrildiği çok renkli, bol filtreli görüntüler ve tüm renklerin solduğu zamanlarda kararan profiller…

Ama kim soldurabilir ki sizin renklerinizi? Matruşka bebekleri gibi içinize sakladığınız cevherleri kim karartabilir ki? Fütursuzca paylaştığınız kanaatlerinizi kim değersizleştirebilir? İroni tınısıyla bezenmiş komikliklerinize kim gülmeyebilir ki? Nasıl kıskanmaz ki yaşantınızı ahir ömründe tahta boyamanın ötesinde bir hobi bulamamış zavallılar? Nasıl saygı duymaz size Turgut Uyar’dan bir dize dahi okumamış mürekkep yalamamışlar? Nasıl gıpta edilmez on parmağınızdan fışkıran on marifete değil hasıl olmak, marifetin varlığını bile bilmeyen cahil cühela? Siz bu kadar özelken nasıl özel olduğunuzun altı her dakika çizilmez sıradan insanlar tarafından?

Hadi ama siz de sormuşsunuzdur da bu soruları dillendirememişsinizdir tevazu sahibi olduğunuzdan. Ama çok haklısınız! Dedim ya çok özelsiniz çünkü siz. Yaptıklarınız, fikirleriniz, zevkleriniz ve dahi hissettikleriniz örnek alınmalı sizin. Sevdikleriniz sevilmeli, gördükleriniz görülmeli, okuduklarınız okunmalı ama en çok da yazdıklarınız okunmalı. Çünkü siz en özel olansınız. Siz kuru fasulyenin bile en özelini yiyip osurtmayan tanesine denk gelensiniz. Siz tüm yolculuklarını derin bir aşkla yapıp sümüklü bir mendille hiç aşk acısı çekmeyensiniz. Siz evde bu denli az zaman geçirmenize rağmen münasebetsiz bir yerde hiç kakası gelmeyensiniz. Siz eline aldığınız bir fırçaysa Picasso, bir kalemse Balzac, bir notaysa Mozart’sınız. Siz siyaseten hep doğru olanı bilen ve kimsenin keşfedemediğini keşfeden bir düşünürsünüz. Mesela, daha dizileri çekilmeden, filmleri yapılmadan okumuştunuz siz o kitapları pek tabii; siz görmüştünüz en evvelinden bugün yaşanacakları, siz öğrenmiştiniz daha çocukken doğruyu ve yanlışı. Tüm bunların yanında, olimpiyat oyunlarının en ilgi görmeyen spor dallarında sizin mahallenin, mezun olduğunuz özel okullarda sizin ailenin, kariyer basamaklarında oturduğunuz biri boş dörtlü yonca masanın, şakalar komikliklerde çifter çifter takıldığınız hafta içi 22.00’de uyuyan güruhun birincisisiniz! Birsiniz siz başka yok sizden, 7 milyar insan içinde deyim yerindeyse bir mucizesiniz!!

Demem o ki erkekseniz misal inanılmaz akıllı, bilgili ve sportmen; kadınsanız da akıl almaz güzellikte, yetenekli ve su gibisiniz. Özel olmaktan yorgun düşecek özellikte bir kimsesiniz. Eksiksiz bir kişi ve fakat sürekli de içsel yolculuklarında kendini aramaktan çekinmeyensiniz. Görüyorsunuz ki ben fani olduğumdan kelimelerim dahi yetmiyor sizi tariflemeye. Sizin yanınızda cümlelerim yavan ve fuzuli kalıyor ve Fuzuli’den bir alıntı dahi yapamayacak kadar sığ benim sularım. Belki sizin okuduklarınızı okumuş olsam, kişisel gelişimde yeni dünyalara yelken açsam, kulpları düşmüş eski kapıların- rengi ağarmış yıkık binaların önünde kendimi fotoğraflasam, daha önce hiç düşünülmemiş bir hobi bulup bununla iştigal etmekten ziyade iştigal ettiğimi göstermekten zevk alsam olabilirim sizin gibi bilmiyorum. Ama kendimi her zaman yetersiz hissediyorum… Çünkü sizin gibi olmak için bırakmam gerekenler var şu hayatta: çalışırken mesela götü başı dağıtmak diye tabir ettiğimiz pozisyona düşmemeli ki her daim poz verilebilmeli; spor yaparken kan ter içinde kalıp kıpkırmızı suratımdan ter damlamamalı ki sağlıklı yaşam temalı paylaşımlar rağbet görmeli; ve bilmediğim konularda fikir sahibi olmaktan çekinmemeli ki gündemde kalmak daim olmalı. Tabii tüm bunların yanı sıra müzeleri gezmeye, sergileri takip etmeye, dünyayı dolaşmaya, ‘dostlarla’ da olmaya, yalnız bir dinginlikte de varolmaya ama hep hisli olmaya, kafama sıçan bir kuşun bokundan dahi derin anlamlar çıkarmaya; fakat tabii ki tüm bunları yaparken sosyal medyada üç dakikada bir güncelleme vermeye ve içimden zuhur eden hislerimi dillendirmenin sırrına vakıf olmalıyım.

Ve ben yeterince özel olmadığımdan yardıma ihtiyacım bulunuyor aşağıdaki hususlarda:

Sizin gibi süper bir zekayı haiz olmadığımdan 2 saatte 100 sayfayı anca okurum, örneğin Can Yayınları baskısında. En son 800 sayfalık bir kitabı mesela 2 gün dur durak bilmeden bitirebildim, hayatla olan bağlantımı yitirdim. Tüm o sosyal yaşantınızın yanında o ‘kalın’ kitapları nasıl bu kadar çok okuduğunuzun sırrını bir zahmet paylaşıverin, çünkü zaman kavramının başka aktığına inanıyorum sizin ‘timeline’ larınıza baktığımda.

Bilgi sahibi olmadan tarihsel ve siyasi analizler yapmanın sırrını da öğrenmek isterim. Ülkenin son 15 senesinde ayyuka çıkmış nefret söylemlerini bir parça duyarlılık sosu katarak servis etmek örneğin yeterli mi? Ortadoğuda ‘Müslüman Kardeşler’i bilmeden IŞID’i analiz etmek, böyle bir terör örgütünün varlığını politika ve tarihten ayrıksı düşünüp sadece beyinsiz Müslümanlara atfetmek de kâfi gelir gibi?

Tüm sanat dallarından ayrı ayrı keyif almanız ve aynı hislerle dolmanız da çok özendiğim yetkinliklerinizden. Ekseriyetle nereye çeksen oraya gidecek post modern sanatsal eğilimlere düşkünlüğünüz gözümden kaçmıyor elbet fakat misal Michelangelo’nun Davut heykelindeki mucizeyi görebildiniz mi? Emin olamıyorum, göremediyseniz siz adamın dehasından şüphe duyuyorum…

Ve farklı sporlarınız, içsel yolculuklarınız, inanılmaz tecrübeler edindiğiniz maceralarınız… Bunların hepsi bir hayata sığamayacak kadar güzel- ki sadece tek bir sosyal medya hesabına sığıyor olması da üzüyor beni. Sahi böylesi bir yoğunlukta yaşarken hayatınızı, düzenli sıçabiliyor musunuz siz? Bu da merak ettiğim bir meseledir hani…

Son olarak, üstüne basa basa söylüyorum, siz çok özelsiniz evet; ancak yine de bir diyeceğim var benim içimde tutamadığım. Sizin her türlü hissiyatınızı paylaşma eğiliminizden de feyz alarak üstelik: bu muhteşem özellikleriniz, derinliği bileklerimi aşamayan siyasi analizleriniz, sizin gibi düşünmeyeni cahil -romantik- ve dahi sevimsiz olarak nitelemeleriniz, duyar kasmaya ayarlanmış hassasiyetleriniz ve nihayetinde kendinizi, sözüm ona sizden içre sizi, güya paha biçilmez yeteneklerinizi ortaya koymaktan öteye varamayan, aslında ‘lütfen sevin beni’ diye zavallıca bağıran paylaşımlarınızı da alıp siktirin gidin!

Çünkü üzülerek belirtmek isterim götünüzü de yırtsanız bir adet fazla kişi sevmeyecek sizi. Tek tanrılı dinlerden devşirdiğiniz yeni nesil sağlıklı yaşam, içimize dönmeceli mistik inanışlarınız, her bir boku sevgiye ama illa ki kendini sevmeye bağlayan yakarışlarınız daha akıllı ve özel yapmıyor sizi o aşağıladığınız kitle(ler)den. Din, dil, cinsiyet, ırk herhangi bir ayırımın peşine düşmeden nefret edilmesi tabii olan insanlığın bir zavallı bireyinden başka bir şey değilsiniz. Bu yüzden sizin ailede, belki mahallede, üç beş kişilik çevrenizde oldukça özelsiniz, sadrazamın sol taşağından hallicesiniz de, öyle genele vurduğunda ne bir dahi, ne bir lider, ne de egzotik bir meyvesiniz! Sosyal ve çevrimiçi olmayan mecralarda filtresizken alalede bir kimse, ortalama bir zeka, vasat benliklerden ibaretsiniz.

Kısacası çok ‘şeyapma’, sen de herkes gibi yılda epi topu parçalı bulutlu üç dört haftalık tatilinin görüntülerini on sekiz aymışçasına paylaşmaya devam et, bu esnada gurmecilik oynama bir zahmet ve ilaveten istirham ederim o ayağının fotoğrafını da gözümün önünden çek!

Reklamlar