Kategori: Ağustos/Eylül 2016, Sayı: 4

15 Temmuz gecesi, bugün ve yarın

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

İnsanın daha önce yaşamadığı bir şeyin gerçekleşiyor olabileceğine inanması da, böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini önceden tahmin etmesi de zor olabiliyor. 15 Temmuz gecesi ilk başta yaşadığımız şaşkınlığı ve sanki bir tiyatro oyunu izliyormuşuz hissini böyle açıklıyorum şimdi.

Kayaköy Sanat Kampı

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Bayramda Fethiye’de bir tatil köyünde pahalı ve biraz da sıkıcı bir tatil yaparken, Instagram’da Mithat’ın birkaç kilometre ötedeki Kayaköy Sanat Kampı’ndan ve kamptaki arkadaşlarıyla yaptığı doğa yürüyüşlerinden paylaştığı resimleri görüyor; açıkçası biraz kıskanıyordum. Dönüşte Mithat’tan kampla ilgili bir yazı istedim, ama kendisi sağolsun ukulele çalışmaları nedeniyle vakit bulamadı. Biz de aşağıdaki röportajı yaptık.

Odadaki filin adını koyalım: Görgüsüzlük

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Vedat Milor’un “Güneyde bir ton para dökeceğime Avrupa’ya giderim” başlıklı yazısı, geçtiğimiz aylarda Yan Yol’da “Kazıklanmayı neden seviyoruz?” konulu bir bölüm hazırlamamıza vesile olmuştu. İlerleyen haftalarda da konu özellikle gazete köşelerinde sıkça tartışıldı, hatta Güney sahillerimiz yerine Yunan adalarını tercih edenlere vatan haini iması yapanlar dahi oldu. Tesadüf o ki, alevlenen bu tartışmadan bir ay kadar sonra kendimi Yunan adalarında bayram tatili geçirirken buldum. “Buldum” diye altını çiziyorum, çünkü Bodrum’da ailemle geçirmeyi planladığım bu tatili “neden olmasın ki?” diye düşünüp (belki tartışmaların da etkisiyle) ani bir kararla Yunanistan’da devam ettirdim. Bu rota değişikliği ile birden fazla konuda kâra geçtiğimi düşünüyorum. Birkaç başlık altında özetlemeye çalışacağım.

Orman kanunları

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Haziran ayı sonunda Antalya Adrasan’da ve Kumluca’da yaşanan orman yangınlarının ardından, aklıma yanan ormanlık alanlara ne olduğu sorusu geldi. Bu alanlar imara açılabilir miydi? Hangi ormanlık alanlar, hangi koşullarda imara açılabiliyordu? Bu soruların cevabını bulmak için bir mevzuat taraması yaptım, soru-cevap şeklinde paylaşmak istiyorum.

Şehir planlama eğitiminde “toplumsal cinsiyet”in yeri

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Kentsel planlama ve yönetim, 21. yüzyılın acil kentsel sorunlarının çözümünde gerekli olduğu kadar, güncel planlama uygulamalarının, yeni yüzyılın zorluklarına ayak uydurmakta başarısız olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun da en önemli sebeplerinden birisi planlama eğitiminin 21. Yüzyılın gereksinimlerine yetişememesi ile ilgili. Birçok planlama okulu, akademik personel, bilgisayar, kütüphane materyalleri ve stüdyo alanlarını, çalışmalarını etkili bir şekilde yürütmek için kullanmaktan yoksun durumda.

Post-factual democracy

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Yan Yol’un 12 Temmuz Salı günkü programında, Brexit ve Donald Trump’ın başkan adaylığı ile ilgili analizlerde sıkça dile getirilen “post-factual democracy” kavramını tartıştık. “Post-factual democracy”e, tam bir çeviri olmasa da “gerçeküstü demokrasi” adını taktık ve bu durumu, “politikacıların doğruyu söyleyip söylememelerinin seçmenlerin oy verme davranışlarına etki etmediği” yeni bir dönem olarak tanımladık. Gerçeklerin, olguların, doğruların bir önemi yoktu, politikacıların insanlarda hitap ettiği ya da harekete geçirdiği duygular önemliydi.

Bir anti-trend masalı: Yoksa siz hala Kahloist olmadınız mı?

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Frida
Çizim: Özlem Çelik

Normcore modasından bahsediliyordu bir blogda. “Stil yaratma derdine girmeden giyinmek” tanımı ardından ‘normcore’un olmazsa olmaz parçaları’ndan bahsediliyor: yırtık kotlar, bol trikolar, vs…Kime oy verdiğinden bağımsız olarak iktidarda olana sorgusuz bağlılık yeminleri edilir ya, moda da öyle bir şey oldu sanki. Bir Woody Allen filmi “Roma’dan Sevgilerle”de, basit bir yaşam süren bir memurun bir sabah kendisinin ünlü olduğunu iddia eden ve sıradan yaşamının detaylarına dair sorular soran gazeteciler ile etrafının sarılmasını, sonrasında da ünlü olma fikrini benimseyen adamdan ilgilerin çekilip eski normal hayatıyla başbaşa kaldığında yaşadığı hayal kırıklığını hatırlatıyor bana modanın değişen samimiyetsiz dengeleri. Bir bakmışsın istemli ya da istemsizce yaptığın seçimler bir trend olmuş, o trend almış başını gitmiş ve sen sanki kafa dinlemek için çıktığın yürüyüşte bir de bakmışsın dev bir konvoy ile çevrilmişsin, sahip olmaktan gurur duyduğun yalnızlığı da kaptırmışsın sözümona paylaşınca. Yeni yükselen trend ise “anti-trend”miş. Aslında kasıt anti-müstesna, casual… Maddi açıdan ise daha hesaplı değil. Sıradan gözükmek ve yaşamak için de ayrılan bütçe ve sarf edilen emek az değil. “Doğal, sanki hiç üstüne kafa yorulmamış, vakit harcanmamış” havası vermek için uğraşılan saç ve makyaj; sağlıklı bir yaşam için değil de o kırmızı balık elbiseye sığabilecek formda kalmak için yapılan diyetler ve sporlar, gündelik ilişkilerde “bana ne canım, kendisi bilir” edalarında umarsız, havalı duruşların altındaki için içini yemeler, saklanan tripler…Kimi, neden kandırmaya çalışıyorsak? Hem fiziksel, hem de kültürel açılardan kendi özünden utanan bir millet iken, taklit ettiğimiz yalancı ‘doğallıklar’ın eğreti durması da kaçınılmaz. Diğer yandan, günümüzde internetin ve sosyal medyanın yaygın kullanımı ile olması gereken modeller olarak dayatılan fiziksel özellikleri görüp insanların beden algılarının bozulmaması da imkansız. Bu noktada Frida Kahlo’ya bağlanıyoruz. 

Ne güzel komşumuzdun sen Patti Smith!

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Patti Smith Complete3

16 yaşıma New York’ta girmiştim ve abimin bana doğum günü hediyesi “Patti Smith Complete” kitabıydı. Kitabın içinde şarkı sözleri, bazı bazı sözlerin açıklamaları, insanların, eşyaların, notların siyah beyaz fotoğrafları vardı. Patti Smith ismini sonraki yıllarda Roll dergisinde bol bol görecektim. Hep başucumda duracak, ara ara göz atılacak ama tam olarak da anlaşılamayacak o kitap ve o dönemlerde bende Radiohead’in, Jeff Buckley’nin, Smashing Pumpkins’in uyandırdığı heyecanı hissettirmeyen parçaları ile Patti Smith’i bir nebze daha anlayabilmem için bir 16 yıl daha geçecekmiş meğer…

İçindeki çocuk

Aycan Koç, aycankoc@hotmail.com

İnsan ruhu bağlanmaya muhtaç bir acizlikle yaşamaya ne zaman bu kadar bağlandı bilmiyorum. Hep böyleydi de ben mi kandırdım kendimi kısmını ise kestiremiyorum. Bilmediğim çok şey var şu hayatta. Mesela 4 milyar küsür yıldır dünyada olup biten hadisenin kaynağını bilmiyorum. Neden deliniyor ozon, neden tükeniyor soyu hayvanların bilmiyorum, neden sürüyor savaşlar, neden savaşmasak bile öldürüyoruz birbirimizi bilmiyorum. Bildiklerimi ise tekrar tekrar çıkarıp bakmadıkça unutuyorum. Dunya tarihince yaşanan soykırımları, öldürülen masumları, açlıkla sınanan çocukları, parayla semiren patronları unutuyorum. Bilmediklerime ekleniyor unuttuklarım da. Ama en çok bilmediğim yine de, insan ruhunun bağlanmakla ilgili takıntılı devinimi yine de. Biliyorum hep anlatacaksınız bana. Bir kısmınız Maslow’un piramidinden bahsedecek, ihtiyaçların hiyerarşik yükselişinden filan. Bir kısmınız ulvi uhrevi ve dahi ilahi bilinmezlikler sıralayacak belki. Bir kısmınız da doğanın değişmez varoluşunun altını çizecek. Ne diyeceğinizi biliyorum. Bilmediğim söyleyemeyecekleriniz oysa. Dile getiremeyecekleriniz. Başka bir deyişle, hisleriniz… Nasıldılar ve nasıl evrilttiniz onları? Evriltirken nasıl törpülediniz? Hayalperest çocukluklarınızı nasıl terbiye ettiniz? Bunları bilmiyorum. Ama kendimden bildiklerimden bilmediklerime uzanırken tutacağım gerçekliğin karanlığını az çok tahmin edebiliyorum.

Bir diyeceğim var benim!

Aycan Koç, aycankoc@hotmail.com

Belki çok şaşırtacak kimisini söyleyeceklerim; büyük bir aydınlanma, derin bir örselenme, apansız bir dönüşüm yaşayacaklar kim bilir. Zira aydınlanıp dönüşmenin, örselenip düşmenin, düştüğün yerden gürültüyle kalkıp tekrar yürümenin, yürüdüğün yolu daha önce kimse yürümemişçesine dillendirmenin zamanındayız şimdi biz. Sosyal medya hesaplarında mutluluklarımızı kusmanın vaktindeyiz. Düşüncelerimiz çok değerli, anılarımızı herkes görmeli, kanaatlerimiz ne kadar havalı olduğumuzun en büyük göstergesi!