Doğayı koru, yeşili sev, ayıyı öp

Ahmet Aral, aralahmt@gmail.com

2-print
Fotoğraf: Ahmet Aral

Hepimizin içinde kendini iyi hissetiği kuytularımız yok mudur? Vardır, iddia ediyoruz. Kimimiz için Foça, kimimiz için Bodrum, Akdeniz yaylaları, Karadeniz dağları. Bazılarımız adını koymasa da asgari detaylarıyla bu kuytuları tarif edebilecektir. Mesela; deniz olsun, güneşlenebileyim, akşama rakımı açayım şöyle, yanında balığım eksik olmasın diye anlatmaya başlayınca nereler gelmiyor aklımıza. Hayallerdeki her seçenek sizindir dolayısı ile. Bu aynı zamanda özgürlük duygusu ve zihinsel rahatlığı da besleyebilmekte. Bazılarımız da doğa aşığıyızdır. Dağlar, ağaçlar, dereler, türlü türlü çiçekler ve toprak kokusu yakalar kimimizi. Böyle özlediğimiz her yere hasret birikir günden güne zihinlerde. İşte bu hasret zihinden taşmaya başladığında planlara koyulur, sever adım yürümeye başlarız toprağı avuçlayacağımız ilk güne.

Geçtiğimiz günlerde tam da yukarıda tariflediğimiz gibi hisseden 200 doğa sevdalısının bir araya geldiği bir organizasyon yapıldı. 27-30 Ağustos tarihlerinde gerçekleşen Kaçkarfest tadı damaklarda kalan üç günlük bir Karadeniz günlüğü bıraktı geriye. Özellikle Karadeniz severlerin aylar önceden heyecanına kapıldığı Kaçkarfest tüm doğallığı ile başlayıp bitti. Katılımcıların birçoğu için ilk kamp deneyimi olan organizasyon ümit ediyoruz ki birlikte yaşamanın yaratabildiği bir takım sorunlara çözüm odaklı yaklaşım anlayışı geliştirebilmemizi de sağladı.

27 Ağustos sabahı tüm katılımcıların Çamlıhemşin’in Çinçiva köyündeki kamp alanına varmasıyla başladı organizasyon. Yardımlaşmanın ilk örnekleri çadırlar kurulurken yaşandı alanda, en erken saatlerde hem de. Herkes birbirine gülümsüyor, adeta orada olmaktan duyduğu mutluluğu çevresiyle paylaşıyordu ve yeşiller içinde bu enerji kol geziyor, çoğalıyordu. Kısa bir süre sonra katılımcıların tüm yerleşim işleri hallolmuş ve organizasyonun ilk gün yürüyüşü için hazırlıklar başlamıştı. Yumuşak bir başlangıç amacıyla olsa gerek yakınlardaki 4 km’lik Tar Deresi patikası ile başladı hareket. Birkaç gün önce yağmış olan şiddetli yağmurun etkisiyle gürüldeyerek akan derenin yanı başında uzanan sevimli bir patikaya vurduk kendimizi. Etrafımızdaki yeşil hafızalardaki grilerle yer değiştiriyor, derenin sesi de hala kulaklarımızda yankılanan son şehir gürültülerini maskeliyordu. Patikanın sonunda gözümüzün önünde beliren manzara oldukça etkileyiciydi. Koca bir tepeden dökülen şirin bir şelale ve hemen altındaki göl dinlenmek için müthişti. Yol boyunca çekilen onlarca fotoğrafa yüzlercesi eklendi.

Tar deresinden dönerken ilk günden “ne güzel ettik de geldik” duyguları sarmıştı ekibi. Herkesin yüzündeki mutluluk okunabiliyordu. Bu duygularla dönülen kamp alanı, birçok kişide sanki bir süredir orada yaşıyorlarmış izlenimi bırakıyordu. Doğanın misafirperverliği burada da kendini gösteriyordu bana sorarsanız. Hızlıca akşam yemeği için sıralar kuruldu, yemekler yetecek kadardı; israf istenmiyordu, güzeldi. Son kaşığımı almıştım ki beklenen ses duyuldu. Tuluma üflenmiş, dere sese uyanmış ve vurulmaya başlanan ilk horonla gece hareketlenmişti. Horonu yöneten gencin alaflarıyla yükselen enerji, yaklaşık 200 kişinin kurduğu ve üç gece boyunca devam edecek olan halkayı besleyecekti. Halka büyüdükçe herkes yanındaki yeni gelene horon vurmayı öğretiyor, öğrenildikçe eğlencenin dozu yükseliyordu. Yaklaşık iki saat bu şekilde geçti. Geceye Tolga Sağ ve Erdal Erzincan da sürpriz yapıp katılmışlar ve sanatlarını bizlerden esirgememişlerdi. Bu uzun gece günün yorgunluğu ile birleşince gözlerimiz çadırlarımıza dönmeye başlamıştı artık. Biraz sonra öncü olan bir grupla birlikte uyku hareketi tetiklenmişti. Kamp alanına kocaman bir ateş yakılmıştı. Geriye enerjisi kalanlar ateşe eşlik edip geç saatlere kadar Karadeniz türküleri söylemeye devam ettiler. Onlar ne kadar yüksek sesle eğlendiyseler de biz uykucular bol oksijen ve yorgunluğun etkisiyle o kadar derin uyumuşuz ki, sabahın uykusuz yüzlerinden aldık haberleri.

İlk sabahımıza yoga ile başladık. Toprak anaya ıslak ıslak dokunmanın rahatlığıyla tüm bedenimizi esnetip nefeslerimizi açtık, günü karşılamaya hazırlandık. Kamp alanında erken kalkmanın bir takım avantajları da yok değildi. Sadece iki tuvaletin bulunduğu kampta erkenden ayakta olduğumuz için herkes uyandığında oluşan uzun kuyruktan yırtmıştık. Bu durum kahvaltı sırasına da yansımış ve keyfimiz daha bir artmıştı çünkü koşmamıza gerek bırakmayan, yemyeşil, sakin bir gün yakalamıştık. Festivalin bu ikinci gününde rotamız 2000 m’deki Yukarı Kavron yaylasından başlayıp 3200 m’lik rakıma yürüyeceğimiz buzul gölleri parkuruydu. Rota ile ilgili kısa bilgiler paylaşıldıktan hemen sonra kalabalıkta sevimli denilebilecek o korku hissedilmeye değerdi. Herkes toparlanıp bizi Kavron’a götürecek olan araçlara doğru yola koyuldu. Ben notlarıma şunları eklediğimi gördüm bu yazıyı toparlarken. Doğanın zorluklarına karşı koyabilmek için insanlar yine bir araya gelecek, yardımlaşacak ve yakınlaşacaklardı. İnsanı insan yapan duygular kök salacaktı. Bu organizasyonun en anlamlı yanlarından biri belki de buydu. Bizi biz yapan bu davranışlar besleniyordu.

Yukarı Kavron yaylasına doğru araçlarla yapılan yolculuk keyifli ilerliyordu. Dönülen virajlar, tükenen tepeler ve her yanı saran sislerin arkasından Kavron yaylası ilk pozlarını veriyordu bize. Tüm ekibin toplanması biraz vakit alsa da erken gelenler sıkılmaya hiç vakit bulamamıştı. Vadinin üstünde sürekli yer değiştiren sis ve bulutlar bol bol malzeme veriyordu. Son aracın da getirdiği grupla birlikte rota hakkında verilecek son bilgilere geçildi, kumanyalar dağıldı ve 200 kişilik ekip tüm heyecanıyla patikaya ilk adımlarını attılar. Başlangıç için zorlu sayılabilecek ve bizi ilk mola yerine ulaştıracak parkur bittiğinde yaklaşık 20 dakika geçmişti. Herkesin duyabileceği şekilde bir ses yükseldi sorumlu arkadaşlardan: “devam edemeyecek olan var mı”? Bunu duyan herkes meraklı gözlerle etrafına bakınırken ilk firelerin kimler olduğunu merak ediyordu. Buna aynı zamanda devam edecek olmanın verdiği özgüven de eşlik ediyordu.

Dönmek isteyen ilk grup ayrıldıktan sonra rotaya devam edildi. Kaçkarlar tırmandıkça tüm samimiyetini paylaşıyordu bizimle. Yeşilin bir sürü tonuyla yolumuza eşlik ediyor, aşağıya doğru gürüldeyen dereleriyle de bize yaramaz sesler gönderiyordu. Etraftaki herkes sadece nefes alıp vermekle uğraştığından duyduğumuz tüm sesler doğanın kendisiydi. Düşünmek için bir sürü zaman ve çok uygun bir ortam vardı. Koşan bir hayatı sorgulamak, bizi mutsuz eden yanlarını daha açık seçik görebilmek için bir fırsattı.

Yaklaşık üç saatlik bir tırmanışın ardından Kaçkarlardaki 3200 m’lik Yedigöller buzul gölleri bölgesine ulaşmıştık. Öncü gruptan olmanın yarattığı zamanla manzaraya karşı kahvemi yudumlamak için tezgahı kurmuştum. Yaklaşık 20 dakikalık bekleyişin ardından aramıza katılan tanıdık yüzlerden öğrendiğimiz kadarı ile katılımcıların ancak yarısı parkuru tamamlayabilmişlerdi. Ama ne kaçırdıklarını bilmiyorlardı tabii ki. Üç derecedeki çarşaf gibi ve berrak buzul gölü bizi bekliyordu. Zirveye çıkanlar arasında da suya girmemeyi tercih edenler vardı ama su inanılmaz güzeldi. Zaten kaç kez böyle bir deneyim yaşanabilirdi ki. Buz gibi suyun yarattığı son titremeler de geçip herkes kuruduğunda hava ağırlaşmadan dönüş yolu tutuldu. İnişin de az eforlu olduğu söylenemezdi. Dönüş yolunun etrafı izlemek ve detayları farketmek için daha çok serbest zaman bırakması hepimizi mutlu etmişti.

Bu zorlu parkurdan sonra döndüğümüz Kavron’da havayı saran muhlama kokularına daha fazla dayanamadık. Ayaklarımızı hemen yanımızda akan buz gibi derenin içinde sallayarak akşamki horona hazırlığa başlamıştık bile. Kafileyi almaya gelen araçlarla birlikte kamp alanına dönüldü ve akşam yemeğinin hemen ardından bir süreliğine herkes dinlenmeye çekildi. Yaklaşık bir saat kadar süren sakinlik, başlayan konser ile yerini o müthiş enerjiye bıraktı. Son kalan uykucular da tulum sesiyle uyanarak transa geçmiş gibi çadırlarından çıkıp horon halkasına dahil oluyordu. Önceki gece oryantasyonu tamamlayan tazelerle birlikte bu gece herkes ustalıkla vuruyordu horonu. Uzun uzun dönülen turlar son kalan enerjileri de tüketirken halka uykusu gelenlerin üçer beşer ayrılmasıyla sabahçılara bırakıldı. Yine bitmeyecek bir gece için kamp ateşi hazır bekliyordu.

12-print
Fotoğraf: Ahmet Aral

Çinçiva köyündeki sevimli mi sevimli Ada Pansiyon’un hemen yanı başında bulunan kamp alanımızda ikinci sabahımıza uyanmıştık; yine enerjik, yine heyecanlıydık. Üçüncü rotamız masal gibi doğasıyla fotoğraflardan tanıdığımız Pokut, Hazindak ve Amlikit yaylalarını birbirine bağlayan patikaydı. Kahvaltı sırası hızla eridi ve hepimiz araçlardaki yerimizi aldık. Bugün araçların işi çok daha zordu, çünkü Pokut’a kadar olan yola Karadeniz imzasını atmıştı. Yollar tırmadıkça daha çok bozuluyordu, yaklaşık bir buçuk saat sadece tırmandık. Son viraj dönülüp de Pokut kareye girdiğinde herkese bir sessizlik çöküverdi. Fotoğraf makinalarına bile eller dakikalar sonra gitmişti. Tüm kafile o müthiş manzaranın yarattığı şaşkınlığı sindirdikten sonra sevimli patikamızı tuttuk Hazindak yaylasına doğru. Bu parkur da yine zorlu sayılabilecek tırmanışlar ve patikalarla doluydu ancak yolun sonunda bizi karşılayan Hazindak, burada güzelliklerin sonu yok dedirtti bize.

Yaylada bir grup Karadeniz kadınıyla karşılaştık. Sıcak, kibar ve doğal tavırlarıyla bize tüm yorgunluğumuzu unutturup muhabbet kurmuşlardı bile. O kadar ki elleriyle işaret ettikleri tepede yemeyi planladıları yemeğe hepimizi davet etmişlerdi. 200 kişiyi hiç düşünmeden samimiyetle çağıran gönüllerdi bunlar; durup birer nefes almıştık birkaç insan, belli ki aynı duyguları paylaşıyorduk. Bu güzel insanları selamlayıp yolumuza devam ettik.

Hazindak yaylasının hemen sırtında manzaraya hakim bir tepede tüm ekip bir arada atıştırdık ve dinlendik. Buradan bakınca yeşilin yedi tonunu sayabiliyordum, her an, her detay eşsizdi. Öğrendik ki tırmanışta yaşadığımız gecikme nedeniyle Hazindak’tan Amlakit’e olan yolumuz Amlakit’e varmadan sonlanacak ve rafting için araçlarla Fırtına deresine geçilecekti. Bu aradaki patika, tecrübeli arkadaşların “şu ana kadar gördüğümüz en güzel patika” dediği kadar vardı. Yol üstündeki her ağaca uzanıp dokunabiliyor, onlarca farklı renkteki mantarları izleyebiliyor ve adım başı başka bir pınardan su içebiliyorduk. Tam da enerji tavan yapmışken araçlara atlayıp bir diğer heyecanlı aktiviteye doğru yola çıktık. Fırtına deresi rafting için bizi bekliyordu.

Dereye varıp botlara dağıldığımızda altı kişiydik ve rehberimiz milli kürekçi genç bir arkadaşımızdı. Aramızda deneyimli hiç kimse yoktu. Bu yüzden hem öğreniyor hem de çok eğleniyor, parkuru bu şekilde kürekleyerek ilerliyorduk. Yaklaşık yedi kilometre boyunca ıslandığımız, inip çıktığımız parkurun sonunda herkes kendini suya bıraktı. İki gündür duş alamamanın verdiği konforsuzluktan olsa gerek su çok çekici geldi. Son kalan enerjimizle kendimizi araçlara attık ve kamp alanına doğru yola çıktık.

Herkes kamp alanına varır varmaz yorgunluktan çadırlara uzandı. Son geceden beklentiler yüksekti ve eğlence sabaha kadar devam edecekti. Kısa bir akşam yemeğinden sonra halka yine kuruldu. Artık usta sayılabilecek ikiyüz Kaçkarfest’linin vurduğu horon Kaçkarların kalbinden geri dönüyor, gürültüyle akan dereyi bastırıyordu. Geç saatlere kadar eğlence devam etti. Herkes çok kıymetli anların akıp gittiğini biliyordu ve tüm detayları yavaşça yaşamaya çalışıyor gibiydi. Saatler ilerledikçe yorgunlukla birlikte hüzün daha fazla hissediliyordu ve herkes son gecenin hatırına ateş başında iki gecedir devam eden nöbete eşlik ediyordu. Bu son gecede her telden çalındı, söylendi. Artık herkes samimi, herkes Karadenizliydi. Sabahın ilk ışıklarına kadar ateş sönmedi, kalabalık hiç dağılmadı. En sonunda temsili olarak da olsa uyunması gerektiğine karar verildi ve herkes aynı anda kamp ateşini terketti.

Birkaç saat sonra uyandığımda artık toparlanma ve dönüş vaktiydi. Tası tarağı, tüm o duyguları yanımızda getirdiklerimize sarıp toparlıyorduk. Kaçkarfest geriye her detayı, perişanlığı, güzellikleri, dostlukları ve en önemlisi toprak kokusuyla hatırlanan anılar bıraktı.

Reklamlar