Kadın-erkek eşitliği mümkün mü?

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Yan Yol’un 30 Ağustos tarihli programında “kadın-erkek eşitliği mümkün mü?” sorusunu tartıştık. Şu sıralar da Yuval Noah Harari’nin Sapiens: İnsan türünün kısa bir tarihi isimli kitabını okuyorum. Programımızın ismini duysa Harari’nin şöyle bir itirazı olurdu:

İnsanların “üstün” ve “sıradan” olarak ayrılmasının bir hayal ürünü olduğunu bugün kabul etmek bizim için çok kolaydır. Öte yandan insanların eşit olması da bir mittir. İnsanlar ne anlamda birbirlerine eşittirler? Hayal gücümüz dışında gerçekten birbirimize eşit olduğumuz nesnel bir gerçeklik var mıdır? İnsanlar biyolojik olarak eşit midirler?

Biyoloji bilimine göre insanlar “yaratılmamış,” evrimleşmiştir. Ve evrim kesinlikle eşitlikçi değildir. Eşitlik fikri yaradılış inancıyla iç içe geçmiştir. Amerikalılar yaratılış fikrini Hıristiyanlıktan almışlardır, buna göre de her insanın ilahi şekilde yaratılmış bir ruhu vardır ve tüm ruhlar Tanrı önünde eşittir. Ancak eğer Hıristiyanların Tanrı, yaradılış ve ruhlar hakkındaki mitlerine inanmıyorsak, tüm insanların “eşit” olması ne anlama gelmektedir? Evrim eşitlik değil farklılık üzerine kuruludur. Her insan diğerlerinden az da olsa farklı bir genetik kod taşır ve doğumundan itibaren farklı çevresel etkilere maruz kalır. Bu durum, insanların hayatta kalmaya farklı şekilde etki eden farklı özellikler geliştirmelerini sağlar. (sf. 117, 118)

Eşitlik kavramının insanların uydurması olduğu gibi, kitabın “Tarihte Adalet Yoktur” başlıklı bölümünde sınıf farkına yol açan hiyerarşilerin de insanların uydurması olduğunu savunuyor Harari.

Çoğu sosyopolitik hiyerarşinin mantıklı ve biyolojik bir temeli yoktur, hepsi tesadüfi olayların mitlerle güçlendirilerek kalıcı hale gelmesinden ibarettir. Bu, tarihe bakmak için çok iyi bir sebeptir. Eğer siyahilerle beyazlar veya Brahminlerle Şudralar arasındaki ayrım biyolojik gerçekliklere dayansaydı (yani örneğin Brahminlerin gerçekten Şudralardan daha gelişmiş beyinleri olsaydı) biyoloji insan toplumunu anlamak için yeterli olurdu. Oysa çeşitli Homo Sapiens grupları arasındaki biyolojik farklar ihmal edilebilir düzeyde olduğundan, biyoloji Hindistan toplumunun inceliklerini veya Amerika’daki ırksal dinamikleri açıklayamaz. Bunları ancak hayali icatları dönüştürerek, zalimce ve son derece gerçek toplumsal yapılar haline getiren olayları, durumları ve güç ilişkilerini inceleyerek anlayabiliriz (sf. 150).

Konu ataerkil toplumlarda kadın ile erkek arasındaki hiyerarşiye geldiğinde ise, Harari’nin kafası biraz daha karışık. Bu hiyerarşinin evrensel olduğunu (yani tüm toplumların ataerkil olduğunu), dolayısıyla bunun biyolojik bir sebebi olması gerektiğini savunuyor.

En azından Tarım Devrimi’nden beri, çoğu insan topluluğu erkeklere kadınlardan daha fazla değer veren ataerkil toplumlardır. Bir toplum “kadın” ve “erkek”i nasıl tanımlarsa tanımlasın, erkek olmak hep daha ayrıcalıklı olmuştur. Ataerkil toplumlar, erkekleri erkeksi düşünmek ve davranmak, kadınları da kadınsı düşünmek ve davranmak üzere eğitir ve bu sınırların dışına çıkanlar cezalandırılır. Öte yandan, bu kurallara uyanlar eşit şekilde ödüllendirilmezler. Eskiden beri erkeksi kabul edilen özellikler, kadınsı kabul edilenlerden daha fazla ödüllendirilirdi ve toplumun kadınsı ideallerini gerçekleştirenler, erkeksi idealini gerçekleştirenlerden daha azıyla yetinirdi.

Evrenselliği su götürmez olan ataerkillik, tesadüfi durumlardan doğan kısırdöngülerin sonucu olamaz. Amerika ve Afrika-Asya’da çoğu toplumun, bölgeler arasında iletişimin binlerce yıl kopuk olmasına rağmen, 1492’den önce de ataerkil olması özellikle dikkat çekicidir. Eğer ataerkillik Afrika-Asya’da bir tarihsel tesadüfle oluştuysa, Aztekler ve İnkalar neden ataerkildi? Her ne kadar “adam” ve “kadın” tanımları kültürlere göre farklılık gösterse de, tüm kültürlerin tamamının erkekleri kadınlardan üstün tutmasının evrensel bir biyolojik sebebi olması yüksek bir ihtimaldir.” (sf. 159, 160)

Harari sonra olası biyolojik sebepleri irdeliyor ve bunlardan hiçbirinin asıl sebep olamayacağını savunuyor. Başarılı bir devlet adamı, general ya da CEO olmanın erkeklere atfedilen fiziksel güç, saldırganlık ya da rekabetçilik gibi özellikler sayesinde değil, daha çok üstün sosyal beceriler ve işbirliğine yatkınlık ile ilgili olduğunu, dolayısıyla erkekler ve kadınlar hakkındaki basmakalıp yargılarımızın erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşiyi açıklamaya yetmediğini söylüyor.

Kitabın siyahlarla beyazlar ya da Brahminlerle Şudralar arasındaki hiyerarşinin ortaya çıkışını ve nasıl içinden çıkılması zor bir kısır döngüye dönüştüğünü anlatan bölümleri çok aydınlatıcı. İnsanlar arasındaki işbirliği, iş bölümünü gerekli kılıyor. Ancak bu iş bölümü, maalesef liyakate göre sağlanmıyor. Kıtalar arası mesafelerin kısalığı nedeniyle Amerika’ya Afrikalı kölelerin getirilmesi ya da kast sisteminin Hindistan’daki İndo-Aryan işgalinden sonra ortaya çıkması gibi tesadüfi bir tarihsel durum sonucu bir grup insan diğerini yönetmeye başlıyor ve bu durumun devamlılığını sağlamak için ayrımcı yasalar getiriyor. Yönetilen grup eğitimsiz ve fakir kalıyor. Sonra bu eğitimsizlik ve fakirliğe bakarak bu grubun zaten diğerine kıyasla aşağı olduğuna dair (ezenlerin de vicdanını rahatlatan) önyargılar oluşmaya başlıyor. Bu önyargılar sonucu ayrımcılık ve iki grup arasındaki uçurum daha da büyüyor.

Kadın ile erkek arasındaki hiyerarşiyi anlatan bölüm ise soru işaretleri yaratıyor. Elbette kadın ve erkek arasında biyolojik farklar var, ama pratikte, bu farkların diğer hiyerarşileri ortaya çıkaran “tesadüfi tarihsel durumlar”dan ne farkı olabilir? Her türlü hiyerarşi gibi kadın-erkek arasındaki hiyerarşi de, ayrımcı yasalar, gelenekler, önyargılar, baskılar ve alışkanlıklarla kendi kendini tekrar eden ve güçlendiren bir kısır döngüye dönüşmüyor mu? Kadın-erkek arasındaki hiyerarşiyi diğerlerinden ayırarak Harari, adını da koyamadığı bir biyolojik farkın, gerçekten erkekleri kadınlara karşı üstün kıldığını mı ima ediyor?

Hiyerarşinin evrensel olarak gözlenmesinin sebebi belki de kadınların dünyanın her yerinde olmalarıdır ve burada söz konusu olan tesadüfi tarihsel durum, dünyanın her yerindeki kadınların hamile kalıyor, çocuklarını emziriyor ve bu sırada evde oturuyor olmalarıdır! Bu tesadüfi tarihsel durumdan yola çıkarak erkekler çocuk bakımı işini, hatta hazır evdeyken evin çekip çevrilmesini ve yaşlıların bakımını da tamamen kadınların üstüne yıkmış olabilirler. Bu durumda bir kadın ne kadar zeki, sosyal ve işbirliğine yatkın olursa olsun, zamanının ve enerjisinin çoğunu bu işlere vakfetmek zorunda kaldığı için bilim, ticaret, zanaat, siyaset, edebiyat, sanat, felsefe gibi konularda kendini geliştirmeye takati kalmayacaktır. Aynı bir zencinin, Şudra’nın ya da bugün taşeron işçilik ya da gündelikçilik yapan birinin işi dışındaki konularda çalışmaya hali ya da fırsatı olamayacağı gibi.

***

Günümüze gelecek olursak, bu konular kadınların beyin hücrelerini tüketmeye devam ediyor. Kadının görevlerinde bir değişiklik yok. Erkekler bu sorumlulukların herhangi birini üstlerine almış değiller. Sadece, kadınlar toplumsal hiyerarşinin neresinde olduklarına göre sorumluluklarını başka kadınlara devrediyorlar. Bakıcılara, temizlikçilere ya da anneannelere, babaannelere. Mesela dedeler torunlarına bakmaktan muaf ama anneanneler ve babaanneler her zaman yedek kuvvet olarak beklemek zorunda. Yani, özgürlüğümüzü (?), eşitliğimizi (?) başka kadınlara ve eğer bu kadınlara maaş veriyorsak, yine haksız bir toplumsal hiyerarşide bu kadınlara olan üstünlüğümüze borçluyuz. Bu kadınlarla işbirliği yapmak, onları denetlemek, onların gönlünü hoş tutmak bizim görevimiz, eşlerimizin değil. İşten ayrılırlarsa işimizi gücümüzü bırakıp çocukların/yaşlıların bakımı ve ev temizliği işlerini üstümüze almak ve/veya bu işleri yaptıracak yeni kadınlar bulmak zorunda kalan da bizleriz, eşlerimiz değil. Tüm bunların yanında da eğitimimizin ve çocuk sahibi olmadan önceki hayatımızın doğal bir sonucu olarak iş hayatında başarılı olmak istiyoruz, ama bunun için en az tüm bunları düşünmek zorunda olmayan erkek iş arkadaşlarımız kadar çok çalışmamız gerekiyor.

Ancak biyolojik farklılıkların rolünü de yadsımamak gerekiyor: Kadınların bütün bu yükü eşleriyle eşit olarak paylaşma ya da tamamen eşlerine devretme imkanı olsaydı buna yanaşırlar mıydı ya da bu ellerinden gelir miydi, o da bir başka soru. Akşamları ve haftasonları eşlerimizin çocukla daha çok vakit geçirmesini istiyor olabiliriz, ama ancak az sayıda anne uzun saatlerini alan bir işte çalışmayı seçip çocuğunun bakım sorumluluğunu rahatça eşine bırakabiliyor. Hillary Clinton’un ABD Dışişleri Bakanlığı döneminde bakanlıkta üst düzey bir görev verdiği, ancak bu görevinden oğlunun yaşadığı sorunlar yüzünden ayrılmak zorunda kalan akademisyen Anne Marie Slaughter, 2012 yılında the Atlantic’te yayımlanan “Kadınlar neden hala her şeye sahip olamıyorlar?” başlıklı makalesinde, kadınların değer sisteminin erkeklerinkinden farklı olduğunu yazıyor:

Kadınların kocaları ya da partnerleri ebeveynlik yükünü eşit şekilde (ya da daha fazla) sırtlandığı sürece güçlü kariyerlere sahip olabilecekleri önermesi, kadınların, partnerleri çocuklarının yanında olduğu sürece çocuklarından erkeklerin yaptığı gibi rahatça uzak kalabilecekleri varsayımına dayanıyor. Benim tecrübeme göre bu doğru değil.

Burada önyargı mayınlarıyla dolu, tehlikeli bir alana giriyorum. Ancak yıllar süren konuşmalar ve gözlemler sonucu kadınların ve erkeklerin, evdeki yokluklarının çocuklarına zarar verdiğini, ya da varlıklarının yardımcı olabileceğini anladıklarında çok farklı tepki verdikleri sonucuna vardım. Babaların çocuklarını annelerden daha az sevdiklerine inanmıyorum, ama erkekler aileleri pahasına işlerini seçmeye daha yatkın, kadınlar ise işleri pahasına ailelerini seçiyorlar.

Bu seçimi tabii ki pek çok faktör etkiliyor. Erkekler hala ailedeki esas görevlerinin eve ekmek getirmek olduğuna inanacak şekilde koşullanıyor, kadınlar ise ailedeki esas görevlerinin bakım sağlamak olduğuna inanacak şekilde. Ama bundan daha fazlası da olabilir. Senatör Jeanne Shaheen’e çocuklarım ve işim arasındaki seçimimi anlattığımda, tam olarak hissettiğim şeyi dile getirdi: “Aslında bir seçim yok.” Toplumsal beklentilerden değil, annelerin derinden hissettiği bir zorunluluktan bahsediyordu, öyle derinden ki aslında “seçim,” bir refleksten ibaret.

Anne Marie Slaughter’a göre bu durumda kurumsal ve toplumsal hayatı kadınların ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemek gerekiyor. Erkeklerden hiçbir biyolojik farkımız ve farklı ihtiyaçlarımız yokmuş gibi yapmaktan ve pek çok durumda bu rekabetin bizi mutlu etmediğini ve sürdürülebilir olmadığını anlayarak oyundan çekilmektense, farklı ihtiyaçlarımız olduğunu kabul edip kurumsal ve toplumsal hayatı bu ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürmeye çalışmak feminizmin bundan sonraki adımı olabilir. Kurumsal hayatta esnek çalışma koşulları ve esnek çalışmanın dezavantaj oluşturmayacağı bir kurumsal kültür, işyerinde açılacak kreşler, toplumsal hayatta ise örneğin okul saatlerini iş saatlerine uyduran düzenlemeler hayatımızı çok kolaylaştırabilir. Kadınların birbirlerini eleştirmeyi ve ötekileştirmeyi bırakıp bu yönde işbirliği yapmaları çok önemli. Özellikle şirketlerde üst düzeylere ulaşmış kadınların öncülük yapmaları ve hemcinslerine destek olmaları çok önemli. Harari’nin bahsettiği işbirliği becerisi burada önem kazanıyor.

Bu mücadelenin başarılı olabilmesi için, ailenin kariyerden daha önemsiz olduğu yolundaki varsayımların da değişmesi gerekiyor. Kadınlar ve erkekler biyolojik olarak farklı olabilir, ama bu birinin, diğerinden daha üstün olduğu anlamına gelmez. Birinin önem verdiği şeyin, diğerinden daha önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Ailemize ayırmak istediğimiz zamanı “zayıflık,” işimize ayırmak istediğimiz zamanı ise “ihanet” olarak görmemeyi, en başta biz kadınların başarması gerekiyor. Bunu başarırsak evde de, işte de kendi ihtiyaçlarımıza daha uygun bir düzen kurmak için mücadele edebileceğiz. Bundan sonraki amacımız belki de bu olmalı: Kendimizi evde de, işte de yetersiz hissetmektense, evde de, işte de bizi mutlu edecek bir düzen kurmaya çalışmak.

Reklamlar