Kategori: Ekim/Kasım 2016, Sayı: 5

55 yılda ne değişmedi?

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Jane Jacobs’un, 1961’de kaleme aldığı “Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı” (The Death and Life of Great American Cities) isimli kitabın çevirisinin yayımlanmasının üzerinden beş sene geçti (çev.: Bülent Doğan; basım: Metis Yayınları). Bu kitap, belki de “kent ve kadın” minvalinde gerçekleştirdiğim çalışmalar sebebiyle benim başucu kitaplarımdan biri olmuştu; vakit bulabilsem (tabii uzmanlığım olmadığını da kabul ederek), kendim çevirip Türkçe kaynaklara eklemek istediğim bir kitaptı. Dolayısıyla beş sene önce çevrildiğinde, bu çevirinin çok daha önce yapılmamış olmasından mütevellit hafif buruk bir sevinç yaşamıştım. Orijinal baskısının üzerinden bugün itibariyle 55 sene geçmiş olsa da, kitabın içeriği, günümüz kentlerini, özellikle de kendi kentlerimizi anlamamız açısından bugün hala taptaze.

Neden inovasyon yapamıyoruz?

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Sözcü’nün 25 Ağustos tarihli sayısında, Ege Cansen’in “Çok Mühendis, Yok Mühendis” başlıklı yazısı yayımlandı. Yazıda Cansen, sanayi kuruluşlarında ücretlerin unvana göre verilmesinin, mühendisleri AR-GE’den uzaklaştırarak yöneticilik yapmaya ittiğini, bunun da AR-GE çalışmalarına darbe vurduğunu anlatıyor. Oysa yaratıcı mühendislerin genel müdürden daha yüksek maaş alabilmesi gerektiğini söylüyor. Cansen, şöyle diyor:

Sanayi firmalarımızın, hem “kg fiyatı” hem de “ulusal katma değeri” yüksek ürün ihraç edebilir hale gelmesi, ülkemizin “orta gelir tuzağından” kurtulma hedefine varması için izlemesi gereken anayolun (stratejinin) adıdır. Bu stratejinin üzerine oturacağı iki büyük proje vardır. Bunlardan birincisi, üniversitelerimizin “temel araştırmaya” daha fazla yönelmesidir. İkincisi de sanayi firmalarının “Araştırma ve Geliştirme” faaliyetine daha fazla kaynak ayırmasıdır. Sanayide araştırma daha doğrusu geliştirme denince, firmanın karşısına bu işi yapacak mühendis bulma sorunu çıkar.

Cansen’in yazısı şirketlerin ücret politikalarına odaklanıyor, ancak Türkiye’de AR-GE faaliyetlerinin önündeki engeller bununla sınırlı değil. Sabancı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi İlker Birbil ve İzmir merkezli LED aydınlatma armatürleri üreticisi Omega Elektronik’in genel müdürü Mümtaz Bademli, Türkiye’de inovasyonun karşısındaki engelleri ve bu engellerin nasıl aşılabileceğini anlattılar.

Sekiz yüz yıllık bir iz sürme hikayesi

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Processed with VSCO with m5 presetYukarıdaki fotoğrafı Ağustos ayında Kafkasya’da bir dağ köyünde çektim. Sofrada oturan kişilerin arasında dil, din, kültür veya yaşam tarzı birliği yok. Sofra yol kenarındaki küçük bir Ortodoks şapelinin hemen yanındaki çardakta kurulu. İlk bakışta bu insanların tam olarak hangi özelliği paylaştıkları veya hangi amaçla bir araya geldikleri de belli olmuyor. Türkçe, Rusça, Osetçe, Macarca veya İngilizce konuşarak iletişim kuruyorlar. Farklı ülkelerin pasaportlarını taşıyorlar, bambaşka meslek kollarına aitler ve hepsinin hayat hikayesi de farklı. Ortak noktaları kaybettikleri müşterek ataları Alanlar’ın izini sürmek için bu sofra etrafında sekiz yüz yıl sonra ilk kez bir araya gelmeleri.

Ziyadesiyle geç kalmış bir yazı

Tamer Durak, tamer@medyascope.tv

Öncelikle bu satırları okuyan herkesten özür dilerim, çünkü bu yazı aslında yıllar yıllar önce Kayaköy’ü ilk ziyaretimin ardından yaptığım Yunanistan yolculuğu ve Kayaköy’den ve Fethiye’den mübadele ile göçen insanlarımızın kurduğu Nea Makri ve Livissi gezisinin ardından kaleme alınmalıydı. Böyle geç kalınca, de/da’nın geçen sayısındaki Irmak Akman’ın Kayaköy Sanat Kampı üzerine Mithat Erdoğan ile yaptığı güzel röportajı okuduktan sonra verdiğim yazı yazma sözünü tutmak da zorlaştı, düşünceler, hatıralar bir türlü istediğim demde toparlanamadı, yazdım, sildim, yazdım sildim… Yazıyı bu kadar geçe bıraktığım için de/da ekibinden de ayrıca özür dilerim.

Doğayı koru, yeşili sev, ayıyı öp

Ahmet Aral, aralahmt@gmail.com

2-print
Fotoğraf: Ahmet Aral

Hepimizin içinde kendini iyi hissetiği kuytularımız yok mudur? Vardır, iddia ediyoruz. Kimimiz için Foça, kimimiz için Bodrum, Akdeniz yaylaları, Karadeniz dağları. Bazılarımız adını koymasa da asgari detaylarıyla bu kuytuları tarif edebilecektir. Mesela; deniz olsun, güneşlenebileyim, akşama rakımı açayım şöyle, yanında balığım eksik olmasın diye anlatmaya başlayınca nereler gelmiyor aklımıza. Hayallerdeki her seçenek sizindir dolayısı ile. Bu aynı zamanda özgürlük duygusu ve zihinsel rahatlığı da besleyebilmekte. Bazılarımız da doğa aşığıyızdır. Dağlar, ağaçlar, dereler, türlü türlü çiçekler ve toprak kokusu yakalar kimimizi. Böyle özlediğimiz her yere hasret birikir günden güne zihinlerde. İşte bu hasret zihinden taşmaya başladığında planlara koyulur, sever adım yürümeye başlarız toprağı avuçlayacağımız ilk güne.

Kreşte ilk gün

Bahar Dölen Eşin, bahar.esin@yahoo.com

Bugüne kadar çeşitli kreş hikayelerine tanıklık etmişliğim vardır. Genelde de hep aynı girizgahla başlanır bu konu anlatılmaya: Huzura ve rahata kavuşmana sayılı adımlar kaldı… Kendimi, bu söylemin gerçekliğine o kadar hazırlamışım ki, kreşin ilk günü ayaklarım adeta hayallerin sarhoşluğundan yerden kesilmişti, günün sonunda ise bir anda patlayan balonun parçacıklarının etrafa umarsızca saçılışına tanıklık ettim.

Türkiye’nin haberdar olmadığı bir boykot

Okan Doğan, okando@yandex.com

evgeny_kissin_1-print
Çizim: Elif Mercan

Lizbon, Erivan, Locarno, Tiflis, Ohri, Essen… Birkaçı Google’lanmaya şayan bu şehirler, dünyaca ünlü piyanist Evgeny Kissin’in halihazırda duyurulmuş olan konser programında kültür sanatın çok daha olağan şüphelisi şehirlerin arasında kendilerine yer bulabilmişler. Ne yazık ki bu yoğun programda İstanbul bulunmuyor. Dünya şehirlerinin uluslararası müzisyenleri hak ederliklerine göre sıralandıkları bir liste var da İstanbul bu listede bu şehirlerin bile gerisinde mi kalmış peki? Hayır. Genel olarak Türkiye’nin klasik müzik dünyasının kırıntılarıyla beslendiği iddia edilebilir; ancak İstanbul tekil organizasyonlarla süperstar icracı ve şefler liginden 1959’da Leonard Bernstein’ı ve New York Filarmoni Orkestrası’nı, 1966’da Arthur Rubinstein’ı, 1967’de Svyatoslav Richter’i ağırlamış bir şehir. Genç yetenek, yükselen değer, “acaba yavaş yavaş devri geçiyor mu” denilen isim ve feri kaçmış yıldız kategorilerinde misafirleri de eksik olmuyor. Bunların üzerine, darbe, sıkıyönetim, düşük yoğunluklu iç savaş ya da agresif neoliberal dönüşüm demeden kesintisiz devam ederek 2016’da 44.sünü idrak etmiş bir klasik müzik festivali de var. Festival bu süreçte çok sayıda müzisyeni (Menuhin, Svetlanov, Oystrakh, Bell, Gilels, Maisky, Muti, Boulez, Gergiev, Wang…) memlekete getirmiş. Fakat dediğim gibi, Kissin’in ajandasında İstanbul yok, hiç olmadı ve olmayacak. Çünkü Kissin Türkiye’de çalmayı reddediyor.

Bir kitap, bir film, birçok Miles Davis

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

miles_ahead_poster-print

Sıradanlaşan popüler müzik ve film piyasasından sıkılmışken, caz müziğinin kült isimlerinden Miles Davis’i, doğumunun 90. yılında, biyografik film “Miles Ahead” aracılığı ile anmak nasıl da güzel oldu! Davis’i canlandıran ve aynı zamanda yönetmen koltuğundaki Don Cheadle, film için yıllarca hem trompet çalışarak, hem de Miles Davis’i inceleyerek çok başarılı bir performans sergilemiş. Filmin yarı-kurgusal olması ve Davis’in müzik kariyerine ara verip, türlü sorunlarıyla inzivaya çekildiği bir dönemi yansıtıyor olması ise pek çok eleştirinin hedefi olmuş. Miles Davis’in otobiyografik romanında da bu döneme çok kısa değinilmektedir.

Adını 1957 yılında çıkan albümden alan Miles Ahead, Rolling Stones dergisi için çarpıcı bir röportaj yapmak amacıyla Davis’in dünyasına zorla girmeye çalışan bir muhabir (Ewan McGregor) ile Davis’in kısa bir süredeki aksiyon dolu maceralarını aktarıyor. Yolları plak şirketlerinden, gangsterlere ve uyuşturucu satıcılarına kadar uzanıyor. Flashback’ler ile Davis’in müziğinden ve duygusal geçmişinden anılara da sık geçişler yapılıp usulca tekrar mevcut zamana bağlanılıyor. Miles Davis için bir sahnede bir araya gelen Esperalda Spalding ve Herbie Hancock gibi isimlerin canlı performansını film aracılığıyla izlemek ve dinlemek bile büyük bir keyif. Diğer yandan; Miles Davis’i, 1945 sonrası Amerika’yı, cazın en parlak dönemlerini, birlikte çalıştığı müzisyenleri, dahil olduğu müzik gruplarını birinci ağızdan dinlemek ve tanımak için Davis’in otobiyografik romanını şiddetle tavsiye ederim. Miles Davis, sıradışı karakteri ve müziğiyle yakından tanınmayı hak etmektedir.

Şimdiki zamandan ya da kıyısından

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Plaza insanları öğle saatlerinde tüm kibirli şıklıklarıyla butik restoranları hınca hınç dolduruyordu. Bir masada birbirini tanımayan ve aslında tanışmak istese bile bunun için bir hamle yapmayı çok aşağılayıcı bulan insanlar, çadırda iftara gitmiş havasında dipdibe gösterişli yemeklerini yemekteydiler. Çadırın ambiyansındaki samimiyetten ve dayanışmadan ise eser yoktu.