Ziyadesiyle geç kalmış bir yazı

Tamer Durak, tamer@medyascope.tv

Öncelikle bu satırları okuyan herkesten özür dilerim, çünkü bu yazı aslında yıllar yıllar önce Kayaköy’ü ilk ziyaretimin ardından yaptığım Yunanistan yolculuğu ve Kayaköy’den ve Fethiye’den mübadele ile göçen insanlarımızın kurduğu Nea Makri ve Livissi gezisinin ardından kaleme alınmalıydı. Böyle geç kalınca, de/da’nın geçen sayısındaki Irmak Akman’ın Kayaköy Sanat Kampı üzerine Mithat Erdoğan ile yaptığı güzel röportajı okuduktan sonra verdiğim yazı yazma sözünü tutmak da zorlaştı, düşünceler, hatıralar bir türlü istediğim demde toparlanamadı, yazdım, sildim, yazdım sildim… Yazıyı bu kadar geçe bıraktığım için de/da ekibinden de ayrıca özür dilerim.

Neyse İlhan İrem’in müthiş eserinde dediği gibi olanlar olmuş… Şu an rahat bir yerdeyseniz ve hala bu satırları okuyorsanız, İlhan İrem’in Olanlar olmuş parçasını bir dinleyin hep beraber moda girelim, sadede gelelim.

Kayaköy yani Livissi mübadele öncesi şirin, keyifli, barış içinde büyük bir Rum köyü imiş, mübadeleden sonra köye suyun karşı kıyısından göçen aileler yerleştirilmiş, ancak buraya gelen insanlarımız dağ köylerinde yaşayan ve bambaşka bir hayat tarzına sahip insanlarmış, Kayaköy ikliminde sefil olmuşlar. En sonunda üçer beşer Isparta taraflarına alıştıkları iklimlere göçmüşler ve sonunda Kayaköy bugün gördüğümüz hale düşmüş sahipsizlikten….

Kayaköy’den mübadele ile suyun karşısına göçenler ise Atina’nın kıyısıda Kayaköy ve Fethiye’ye benzer şartlarda yepyeni bir kasaba ve mahalle kurmuşlar, Nea Makri (Yeni Fethiye).

Kayaköy’e göçenlerin bırakıp geldiği köyleri de tabii zamanla viran olmuş, yele karışmış Yunanistan dağlarında.

Nea Makri’de hala Fethiye ve Kayaköy’ü ve oradaki yaşamı hatırlayabilen kimse kalmadı maalesef. Göçü ve öncesini hatırlayan son göçmenle ustam Enis Rıza Sakızlı yönetiminde çektiğimiz bir belgesel çalışmasında röportaj yapma şansım oldu. Aile hala Fethiye’den getirdiği geleneklerini, özlemini sürdürüyordu. Özledikleri topraklardan gelen bizlere gösterdikleri sıcaklık, yemek, sohbet, gözlere sinen özlem buram buram Anadolu esiyordu. Fethiye’de Kayaköy artık taşlardan bir virane gibi gelse de karşı kıyıda eski tadına güçlü bir hasret ve dışlanmışlık eklenmiş olarak mübadele sonrası Nea Makri Livissi mahallesinde nefes alıyor.

Nea Makri belki de kaderin bir cilvesi olarak Yunanistan ve dünya tarihinin önemli dönemeçlerinden birinin hemen yanında yer alıyor. Tam burada artık İlhan İrem’den konumuza daha yakın bir müziğe geçebilirsiniz, dışlanmış insanların acılarından damıtılmış rebetikoya, Stélios Vamvakaris’ten Ósi Échoume Pollá Leftá’yı öneririm mesela.

Nea Makri’nin komşusu, Persler Yunan yarımadasına yürürken Marathon ovasında yaşanan savaş sonrası bugün maraton koşularına esin olan Maraton kasabasıdır. Maraton savaşını haber vermek için ölesiye koşan kahraman bir ulakın anısı da Nea Makri’nin hemen yanında sürmektedir yani.

Kayaköy’ün taş-topraktan oluşan anısı gün geçtikçe toza, yele karışırken, mübadele ile iki kıyıda yer değiştiren insanlar aslında yeni ülkelerinin kaderlerini de değiştirmiş. Yunanista nüfusunun çok önemli bir kısmı Anadolu göçmeni ve hala geldikleri toprakları özlüyor ve yer yer hala ‘Türk dölleri’ diye dışlanmışlıkları sürüyor, ama modern Yunanistan’ın kurulmasında, şu anki kültür ve ticaret yaşamında çok derin bir etkileri var.

Kıyının bizden tarafında ise çok farklı bir iklim var, bizim göçmenlerde nedendir bilinmez mübadele ve öncesinin izlerini silme çabası hakim, mesela yeni nesillere diller aktarılmıyor, Türkçe teşvik ediliyor, mübadelenin acılarından çok gündelik yaşamın dertleri konuşuluyor. Mesela göçmen bir ailenin çocuğu olmama rağmen büyüklerimizin evde bizim yanımızda Arnavutça ve Rumca konuşmamaya, bizi Türkçe ile yetiştirmeye özen gösterdiklerini biliyorum. Öte yandan özellikle İstanbul, Trakya ve Ege’de mübadele göçmenlerine Yunanistan’da olduğu gibi bir ayrımcılık yapılmadığını da biliyorum. Kısacası mübadele yapılan iki ülkede mübadelenin etkisi çok farklı olmuş. Burada atlanmaması gereken bir utancımız var; en tepe noktası 6-7 Eylül olan azınlıkları dışlama ve uzaklaştırma politikası…

Emirgan’da 6-7 Eylül olaylarında ailesi ve kendisi herhangi bir zarar görmekten Türk komşularının cesaretle koruması sayesinde kurtulmuş olan bir Rum tanıdığımızın, sohbet sırasında usulca söylediği gibi; ‘Türkiye’de azınlık olmak çok zor, çünkü azınlıklara nefret dilin içine gömülmüş’.

Bugün her iki ülkede azınlıklara bakış çok farklı durumda, Türkiye’de Rum azınlık bir avuç kaldı, hem buradaki baskılar, hem de Atina’nın akıllı bir tutumla Zapyon ve Zoğrafyon gibi çok iyi eğitim veren Rum liselerinden mezun olan çocuklara sunduğu eğitim ve yaşam imkanları birleşince gençler İstanbul özlemlerini bastırıp soluğu Yunan üniversitelerinde aldı. Yunanistan’ın kuzeyinde kalan Türk azınlık ise bir kısım devlet baskısı olsa da AB üyesi bir ülkenin vatandaşı olmanın getirdiği nimetler sayesinde yerlerinde kalmayı tercih ediyor. Zaten Türkiye’nin de göçmenlere artık eskisinden de soğuk baktığını biliyoruz.

Yavaştan nereye bağlayacak bu adam iyice dağıldı dediğinizi tahmin ediyorum. Çünkü satırları yazarken hafiften bir kaybolmuşluk duygusu içindeyim ben de. Bir nefeslenelim, madem buraya kadar nezaket göstererek okudunuz, sonunu da hep birlikte getirmeden önce bir şarkı daha dinleyelim mesela: Giórgos Zorbás’tan, Mórtissa Smyrniá…

Ezcümle mübadelenin üzerinden neredeyse bir asıra yakın zaman geçmiş, göçler her zaman acıları beraberinde getirmiş, kimi özlemini içine gömüp önüne bakmaya yeni hayata tutunmaya çalışmış, kimi kendini türkülerine vermiş, doğduğu topraklara hasret içini kemire kemire, yediği ekmeğe içtiği suya karışarak hüzünle sürdürmüş yaşamını…

Kendini Rebetiko’ya veren mübadele insanlarının çok ağır bir sözü var; ‘nefes alman, her zaman yaşadığın anlamına gelmez.’

Mübadeleden bir asır sonra Ege’nin iki kıyısı bambaşka acılara şahit oluyor, yine başka bir dram en acısından Ege sularına vuruyor hüznünü, Anadolu’nun başka bir komşusundan geliyor bu sefer dalga, kimin kazanacağı bilinmiyor ama başta Suriye halkının kaybettiği kesin.

Mülteci olmak ile sıradan günlük yaşamını sürdürmenin arasında incecik bir çizgi var, evinizin yakınına hatta daha kötüsü evinizin üstüne düşen bomba, mahallenize kadar gelen silahlı çatışma…

Bağlamak istediğim yer şurası; evinden savaşla, iki devletin anlaşması ile zorla çıkıp gitmek çok zor, göçenlere, mültecilere nasıl davrandığımız gün gelince evimizin, mahallemizin, şehrimizin Nea Makri mi, viran Kayaköy mü olacağını belirleyecek…

Reklamlar