Zengin süt

Hakan Keskin, hkesknus@gmail.com

Dört parmağıyla bastırarak aynanın üzerindeki buharı sildi. Karşısında beliren yüze sanki başka birisinin yüzüymüşçesine alıcı gözüyle baktı. Bu büyük günün hakkını verecek şekilde hazır ve de nazır olmasını istiyordu her bir mimiğinin. Yeri geldi mi şaşıracak yeri geldi mi üzülecek, espriyi sezince dişlerini sahaya sürecek ve olur da bir öpüşme durumu olursa dudaklar kendilerini siper edecekti.

“Ayık olacaksın Kaan, ayık olacaksın aslanım.” diye kendisini tembihledi.

Bir bahçıvanın zengin bir ev sahibinin bahçesindeki ithal bodur ağaçları traşladığı gibi sakin ve pür dikkat traş etti sakalını bıyığını. Köse bir insan için yersiz bir özen gibi görülse de bugün için yeterince temkinli olmak diye bir şey yoktu onun için.

Normal şartlar altında evde en azından üç dört gün daha yetebilecek diş macununa yüz vermeden hemen çamaşır makinesinin üzerinde duran kutusu açılmamış yeni macuna sarıldı. Hepi topu altı metrekare olan bu banyoya bu makineyi sokana kadar canları çıkmıştı ev arkadaşlarıyla birlikte. Spotçu adamın yemin billahlar etmesine rağmen tam oturmamıştı yine de klozetle kapının arasına ve her tuvaletini yapan bacaklarını açıp makineyi bacak arasına alarak işini görmek zorunda kalmıştı. En azından yurttaki ortak çamaşır makinelerinden kurtulduk diye düşündükleri için çok umursamamışlardı bu sorunu. Sonra da ev ahalisi tamamen alışmıştı banyodaki geometri fakiri eşya konuşlandırmasına.

Dişlerini fırçaladıktan sonra burun deliklerini incelemeye koyuldu. Buhar biraz olsun dağılmış, ayna iyice netleşmişti. Ayna netleşip karşısındakinin düpedüz kendisi olduğunu görünce biraz tedirgin olmuştu.

“Ulan bu yüzle de ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir yere kadar. Malzeme belli sonuçta.” diye adeta eve gelen ustanın kendisinden bir önceki ustanın yaptığı tamiri beğenmediği gibi eleştirdi kendini.

Burun deliklerinden sonra kaşlarına baktı. İnce tüylü olmasına rağmen hazır eline cımbızı almışken ne olur ne olmaz diyerek birkaç kaş kılını da yok yere harcamaktan çekinmedi. Biraz daha devam ederse Keloğlan’ı canlandıran Rüştü Asyalı’ya dönüşeceğini fark edip banyodan çıktı.

Banyodan çıkarken aynı anda kapıya ev arkadaşı Birol hücum etti.

“Abicim boşuna uğraşıyorsun sendeki cebanetlik yıkanmakla geçmez.” diye söylenerek tuvalete daldı ve kapıyı kapadı. İçerisinin sıcaklığıyla ilgili birkaç küfür daha savurduysa da ne dediği tam anlaşılmadı.

Odasını bir an için garipsedi. Yatağını toplamış, gereksiz eşyalarını elinden geldiğince katlayıp bez dolabına koymuş, masasının üzerindeki ders notlarını ayırıp artık ihtiyaç duymayacaklarını çöpe atmıştı. Eğer çamaşır makinesini satan spotçunun “Abicim bunun garantisi benim. Kaldı ki bu Alman malı.” diyerek sattığı süpürge çalışsaydı belki de toz bile alabilecekti ama imkanlar el vermemişti. Hızlıca kurulanıp havluyu kapıya astı ve mutfağa geçti.

Mutfak ise kendi kıta sahanlığı içerisinde mavi bayraklı plajlara sahip olup da sintineleri uluslararası sulara boşaltan ülkeler gibi bir vurdumduymazlık içerisindeydi. İçerisinde izmaritler yüzen bira şişeleri, üzerlerinde sigara söndürülmek suretiyle kültablasına devrişilmiş çay tabakları, salçalı makarna muharebesinde şehit düşmüş tencere ve tabaklar ve göz alabildiğine bardak… Bir keresinde üç büyük devlet bardak sorunun önüne geçmek için bir araya gelerek her devlete ait özel bir bardak alınması ve her devletin ekseriyetle kendi bardağını kullanmasına karar kılmıştı ama bu esnada kendi odasında uyuyan Erkan Devleti Cumhuriyeti daha ikinci günden itibaren hedef gözetmeksizin diğer devletlerin bardağında kahve içmeye başlayınca bu çaba da sonuçsuz kalmıştı.

zengin-sut-print
Çizim: Pınar Dönmez

Alt dolaplara eğilerek henüz insan sağlığına herhangi bir tehdit oluşturmayacak bir tava bulmaya çalıştı. Arama kurtarma çalışmaları başarılı sonuç verince dolaba yönelerek eldeki malzemelere baktı. Birkaç yumurta, iki büyük domates, Birol’un memleketten getirdiği zeytinler ve çeyrek paket sucuk vardı. Sucuğu pas geçip diğer malzemeleri alarak kahvaltı hazırladı.

Spotçudan çalışma masası vazifesi göreceği düşünülerek satın alınan ve akabinde King ve Batak masası olarak çalışma hayatını devam ettiren masayı salondaki televizyonun karşısına kurdu.

Öğrenci evindeki öğrencilerin hazır yemek kokusunu alabilme kabiliyeti de en az açık denizlerdeki köpekbalıklarının yüzlerce metre ötedeki kan kokusunu alabilme kabiliyetleri kadar belgesel niteliği taşıdığı için önce baygın bakışları ve her daim açık gezdiği ağzıyla çekiç köpekbalığını andıran Birol geldi.

“Oğlum sucuk da vardı biraz ya görmedin mi? diye oturup ekmeği üçe bölüştürdü.

Birol’un hemen peşi sıra kapılardan geçerken boynunu eğen ve bir keresinde gerçekten esnerken ağzının kenarında küçük bir zedelenmeye sebep olan büyük beyaz köpek balığı Erkan sofraya teşrif etti.

“Abi sucuk vardı ya.” dedi.

“Sikecem ama sucuğunuzu yaa! Ulan gören de her gün evde et şöleni var sanacak Allah Allah ya insan bir teşekkür eder bir eyvallah der” diye sitem etti Kaan.

Sucuk yoktu sofrada çünkü o gün ağzının sucuk kokmasını riske edemezdi. Bir anlık oburluğuna yenik düşemezdi. Üçlü başka bir şey konuşmadan kahvaltıya hücum etti. Televizyonda yine tatsız haberler vardı. Bir takım insanlar Kadıköy, Beşiktaş, Taksim gibi yerlere çıkılmaması gerektiğini iddia ediyor başka bir takım insanlarsa çıkıp bu insanları vatan haini ilan ederek herkesi sokaklara çıkmaya davet ediyordu. Ortalık karışıktı ama ortalıktakiler bu duruma alışıktı. Hayatlarına devam ediyorlardı.

Kahvaltının sonuna gelindiğinde Kaan masadakilere:

“Evet beyler. Tavsiyeleri alayım. Nasıl gireyim konuşmaya?” diye sordu.

Birol’un gözleri Kaan’ın parlayan yüzü karşısında kamaşıyordu.

“Öncelikle teşekkür edebilirsin. Bu seneki zekatını senin gibi bir fakiri mutlu ederek ödediği için Diyanet Başkanlığı ve tüm İslam alemi adına kendisine şükranlarını iletebilirsin,” dedi Birol. Erkan arkasına yaslanarak güldü. Kaan gülmedi.

“Evet ikiniz de şu an nikahımızda şahit olma şansınızı kaybettiniz gençler. Kusura bakmayın etme bulma dünyası.” dedi.

“Nikah da cepte diyorsun yani öyle mi” diye kaşlarını kaldırdı Erkan.

“Tabi ki cepte. Daha bana üzerimdeki tişörtü işaret edip ‘Moloko Vellocet’i biliyor musun? İnanamıyorum Kaan ya ben de Kubrick’i çok severim,’ dediği gün karar verdim. Düğüne sizi çağırırdım ama düğün yapmayız gibime geliyor. Sonuçta çok banal. Bize gelmez, bana gelir de, Suzan’a gelmez.”

“Mokoko cokoko ne demekmiş peki?” diye güldü Erkan.

“Zengin süt demekmiş. Ekşisözlük’ten baktım. Otomatik Portakal’da mı geçiyormuş ne. Allahın işine bak sen yaa. Annemin Niksar halk pazarından beş liraya aldığı ve benim yıllarca ne yazıyor lan bunun üzerinde diye bir an bile düşünmeden giydiğim tişörte tav oldu kız.” O anı tekrar anlatınca bir kere daha yaşadı. Hala uyanamadığı, duş bile almadan çıkıp okula geldiği bir sabah yaşanmıştı bunlar. Daha henüz Maslak kampüsünde öğrencileri bedava kontörle kandırıp hat değiştirtmeye çalışan operatörler standlarını açmamış, kapıda duran güvenlikçiler kimliklere bakmaktan sıkılmamışken yaşanmıştı bu hoş olay. Hep de böyle gudubet halimde denk geliyorum bu kıza diye hayıflanırken yanaşmıştı kendisine Suzan. Sanki her haftasonu yazlığa kaçıp güneşleniyormuş gibi esmer teni, kampüsteki bitki örtüsünü kıskandıran yeşil gözleri ve en yeni salıncaklardan daha yeni salınan saçlarıyla kendisine yaklaşmış ve Moloko Vellocet’i biliyor musun demişti. Bilmiyordu, olsundu. İnsandı sonuçta, öğreniyordu zamanla.

Şakalarla çevirmişti konuyu. Akabinde Facebook’tan eklemiş, arada bir Kubrick filmlerini IMDB’den aratıp filmlerden özlü sözler gönderir olmuştu. Konu konuyu açarken bir kahveye evet demişti Suzan. Eyy entellektüelliğine kurban olduğum Suzan, Niksar çocuğuyuz biz, imkan yoksa bile yaratırız diye günlerce gaza getirmişti kendini Kaan.

Sofra toplanıp bulaşıklar Bulaşık Mezarlığı’na defnedildikten sonra Kaan tekrar dişlerini fırçaladı. Keşke diş ipim olsaydı diye düşündü. Daha önce hiç kullanmamış olmasına rağmen.

Bez dolabındaki gömleklerini yatağının üzerine serdi. Adamakıllı iki tane gömleği vardı. Mavi kareli mi yoksa hardal sarısı düz gömleği mi giyse bilemedi. Ev arkadaşlarıma mı sorsam fikri Halley kuyruklu yıldızı gibi teğet geçti düşüncelerini. Sarı olsun bari dedi. Pantolon konusunda daha şanslıydı çünkü zaten bir tane kot pantolonu vardı.

Saate baktı. Daha bir buçuk saati vardı. Koltukaltına roll-on mu sürse yoksa deodorant mı sıksa karar veremeyince önce roll-onu sürdü, üzerine de deodorantı sıktı. Hijyen ile haşere temizliği arasında ince bir çizginin varlığını hissetti o an. Olsundu, bugün terlemeyecekti.

Evden çıktığında daha bir saati vardı buluşmaya. Beşiktaş’ın tek şeritli sokaklarını aşarak Çarşı’ya vardı. Döner kokularının arasında birahaneleri doldurmaya başlayan insanlara bakarak ilerledi. Her daim canlı her daim kalabalık olan Çarşı’da İspark görevlileri acemi sürücülere park etme konusunda yardım ediyor, çocuklar vitrinlerde gördükleri oyuncaklar için ağlıyor, ellerinde poşetlerle ağır ağır yürüyen yaşlı teyzeler yaya trafiğini katlediyordu. Tüm bu karmaşasıyla birlikte çok seviyordu Beşiktaş’ı.

Beyoğlu’na giderken her zaman bindiği DT2 numaralı otobüse binmedi. Başka insanların kokusunun üzerine sinmesi düşünülemezdi. Yürürsem de terlerim diyerek dolmuşa bindi. Gömleğinin kırışmaması için arkasına yaslanmadı. Olur da terlerse sırtında şerit şeklinde oluşacak bir leke Suzan’ın tadını epey kaçırabilirdi. Arkadan uzatılan paralarla ön taraftan geri gönderilen para üzerleri arasındaki nakit akışına aracılık ederek yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan Beyoğlu’na vardı. Nereden baksa daha bir kırkbeş dakikası vardı harcayacağı.

Önce İstiklal’de bir iki tur atmayı düşünse de olur da Suzan da erken gelir de beni göremez diye endişelenip doğruca Burger King’in önüne doğru yollandı. Aslında Suzan buluşurken Fransız Kültür’ün önünde buluşalım demişti. Başkası olsa “Burger King’in önü desene yaa” diye tersleyebilirdi ama söz konusu Suzan olunca gerisi teferruattı.

Buluşma noktasına varmadan önce bir bakkala uğrayıp keskin naneli bir sakız aldı. Bir tane şimdi atayım bir tane de buluşmaya yakın atarım diye düşündü.

Fransız Kültür’ün önüne geldiğinde karşısında bekleyen Burger King Buluşmacıları’nı izlemeye koyuldu. Bin türlü insan binbir farklı nedenle bin türlü diğer insanları bekliyordu. Saç ektirme ameliyatından çıkan Arap turistler kanayan kafa derilerine aldırış etmeden dondurma yalayarak yürüyorlar, boy boy selfie çubuklarıyla insanlar cadde boyunca kılıcını kaldırarak zafer turu atan şövalyelere benziyorlardı. Müzisyenlerin etrafında birkaç kişi toplanmış ve Allah kahretsin ki açıkta kestane pişirmek hala yasaklanmamıştı.

Telefonuna baktı. Sadece beş dakika kalmıştı. Suzan mutlaka dakik biri olduğu için tam tamına beş dakika sonra onunla baş başa, yüz yüze, diz dize birkaç saat geçirebilecekti. Ona hayallerini soracaktı, kendi hayallerini anlatacaktı. Niksar’la ilgili birkaç komik hikaye anlatarak onu güldürecek ama çok köylüymüş izlenimi yaratmamak için geçen sene work and travel programıyla gittiği Amerikan şehirlerini anlatacaktı.

Ne olduysa o an oldu. Yıkarken kırılan bardak gibi, çevirirken kesen kağıt gibi, oynarken patlayan balon gibi. BAM!

Hardal sarısı gömlek kana bulandı.

Önce birkaç twit atıldı. Televizyon alt yazı geçti. Çok geçmeden yayın yasağı getirildi.

Ne olduysa o an oldu. Beyoğlu’nda Suzan’ı beklerken.

Reklamlar