Şimdiki zamandan ya da kıyısından

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Plaza insanları öğle saatlerinde tüm kibirli şıklıklarıyla butik restoranları hınca hınç dolduruyordu. Bir masada birbirini tanımayan ve aslında tanışmak istese bile bunun için bir hamle yapmayı çok aşağılayıcı bulan insanlar, çadırda iftara gitmiş havasında dipdibe gösterişli yemeklerini yemekteydiler. Çadırın ambiyansındaki samimiyetten ve dayanışmadan ise eser yoktu.

Arkadaşı iyice gecikmişti. “En az 30 dakika” dedi içinden. Gerçi yan masanın suflesi geldiğine göre 40 dakika bile olmuş olabilirdi. Boyacı çocuk dördüncü kişiye geçmişti, demek beş dakika civarı sürüyordu bir çifti boyaması. Yolculuklarda kaçırmadığı, yol kenarındaki mavi tabelaları hatırladı birden ve tetiklediği matematiği. 80 km yazdığını hayal etti. 80 km/saat hızla bir saatte gideceği yolu 100 km/saat hızla kaç dakikada gideceğimizi bir çırpıda hesaplayamamanın sinir bozuculuğu geldi birden aklına. “Hesaba göre bir saatten az ama İstanbul trafiği ne zaman hangi hesaba uymuş ki?” diye geçirdi aklından, kendi kendisine muhalefet yapar halde. Ortaya atılan bir tezi çürütmeye aday akıllıca bir fikir ortaya atarken takındığı jest ve mimikleri yaparken buldu kendini: baş dik, çene sağ yukarı yönelmiş, kaşlar yukarı kalkmış, gözler hafif devrik. Tam da bu sırada masanın başına elindeki tepsiyle gelmiş, ayakta durmakta olan adamla gözgöze geldi. Hiç yer kalmamış olduğu için kendisiyle aynı masada oturup oturamayacağını soruyordu. “Buyrun, birazdan kalkacağım ben zaten” dedi. Adam kızın karşısına oturdu. Boşları toplayan garson kızın kahvesine bir hamle yaptı, kız “devam ediyorum” dedi. Adam 30’lu yaşlarda ve gergin görünüyordu. Muhtemelen 40’lı yaşlarda da gergin, 50’li yaşlarda ise zengin ve relaks olmak vardı aklında. Takım elbisesinin ceketini sandalyeye astı. Hızla kahvesini yudumlayıp, bir yandan sandviçi bıçakla küçük parçalara ayırıyordu. Ellerini pantalonunun ceplerine götürerek cep telefonunu aramaya başladı adam ve ceketinin cebine yönelmeye üşenerek gözlerini kızın saatine yöneltti. Kaşları çatık, kafası karışık bir şekilde “Saatiniz 8’i gösteriyor” dedi. “Evet” dedi kız. “Pili bitmiş herhalde”. “Hiç pil takmadım ki”. “Hmm. Aksesuar olarak mı kullanıyorsunuz?”. “Yoo, saate bakmak için”. “Ama doğru saati göstermiyor ki!” dedi adam sesini inceltip alaycı bir gülüş atarak. “Niye ki? Bugün benim için en doğru saat 8. Yarını bilemem” dedi kız. Adam elleri kulaklarının yanına gelecek şekilde kollarını havaya kaldırarak “Peki, teslim oluyorum” dedi ve sonrasında kahvesinden bir yudum aldı. Yabancı bir film sahnesi olsaydı, altyazıda “Çattık deliye!” yazabilirdi diye düşündü kız. Sonrasında biten filmin jeneriğinin adamın yüzü ve beyaz gömleği üzerinden aktığını hayal etti. Yönetmen kendisi olacaktı. Oyuncuların da kendisi, adam, garson, kahve ve saat olduğunu düşünerek bir yandan gözü adama (ve hayali jeneriğe) dalmış halde kendi kendine gülümsedi. Adamın şaşkın bakışlarını fark edince utanarak silkindi ve bir şeyler yapması gerektiğini düşündü. Adamın gömleğinin cebini işaret ederek tükenmez kalemini rica etti ve avcunun içine büyük harflerle “PİL!” yazdı. Adam arkaya dönüp ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı, saate baktı. Tabaktaki son lokmasını da ağzına attıktan sonra ayağa kalkıp bir yandan ceketini giyerken bir eliyle ağzını kapatıp diğer eliyle selam verdi ve kıza “Hoşçakal!” dedi. Kız kalemi uzatmak için yeltendi ama adam kendisinde kalabileceğini söyledi. Kız kaleme alıcı gözle şöyle bir baktı ve yazıları okumak için başını da kalemi de efordan esirgemeden anlamsızca yana eğdi. “Yılmaz Hukuk Bürosu” yazmaktaydı. Adaletin yılmayan savunucusu adamın saatinin olmamasını garipsedi. 20 yıl sonra çok zengin olması için insana güven veren böyle stratejik hamleleri atlamaması gerekirdi. Kendi saatine baktı, 8’i 5 geçiyordu. Saat çalışıyordu ama kendi farklı ritminde. Saatine bakarken muzip bir gülümseme belirdi suratında. Adam ile yapabileceği potansiyel diğer diyaloglar geçiyordu aklından. “Dün akşam 8’de akşam yemeğinde erkek arkadaşımdan evlenme teklifi aldım ve dünya benim için o saatte durdu” bir senaryo olabilirdi. Yüzüğünün olmaması diyaloğu zorlar ve klişelere iterdi gerçi. “Miro’ya yemeğini verdikten sonra onu hep bu saatte yürüyüşe çıkarırdım. Taa ki…” gibi devam edebilecek bir senaryo da fazla üzücü kaçardı. Masaya bir gölge düştü. Garsonun geldiğini düşünerek elindeki karton bardağı uzatmaya yelteniyordu ki, arkadaşının geldiğini gördü. Adamdan boşalan sandalyeye oturdu arkadaşı terlemiş ve yorgun bir halde. “Nerde kaldın kızım? Burda sıkıntıdan bir adamı harcadım, üstü ile de fantezi dünyasına kombine bilet aldım” dedi kız. “Sorma, otobüsten erken inmem gerekti”. “Kitaplar nerede?”. “Onu da otobüsteki çocuğa vermek zorunda kaldım”. “İnan, garip hikayenin detaylarını öğrenmeyi çok isterdim ama şu anda yan masadan gelen Poison ve Alien karışımı benzeri hacı yağına batırılmış haşere ilacı gibi insanı boğan koku beynimi uyuşturduğu için burdan kalkmaktan başka bir şeyi düşünemez haldeyim”. “Hadi kalkalım madem” dedi arkadaşı. Ayağa kalkıp kafenin çıkışına doğru yürümeye başladılar. “Yazları sadece çiçek kokularına izin verilmeli” dedi kız. “Ayağına iki gram bakım yapmayan kadınlar da açık ayakkabı giymemeli” diye ekledi arkadaşı. “Tabii, o da var. Erkeklerin yarasa kollu atlet olayı da var ayrıca bahsedeceğim. Ama önce şu saatçiye bir uğrasak ya, pil değiştireceğim” dedi kız. Saatçinin kapısından içeri girince elektronik zil çaldı ve iç odadan çıkan adam, ağızlarına yakışmamakla beraber raconu bozmamak için “hayırlı işleer” demekte olan iki sevimli kızı buyur etti. Kızın uzattığı saat 8’i çeyrek geçmekteydi. “Saatin kaçı göstermesini istersin?”diye sordu iç odadan çıkan adam.

(Hikaye, de/da’nın ilk sayısındaki “Otobüste hanfendi, sokakta rezil” başlıklı hikayenin devamı niteliğindedir.)

Reklamlar