Bence şiir, ya sence?

Ahmet Aral, aralahmt@gmail.com

img_4702
Çizim: Nevin Öztürk – Instagram: @paperboatart

Sonbahar hepimizi kışa hazırladıktan sonra misyonunu tamamlayarak uzaklaşıyor. Yaz günlerinin etrafta dolaşan ayarsız enerjisi yerini sakinliğe bırakıyor. Toprak yaprak biriktirirken, duygular da daha sık buluşmaya başlamıyorlar mı sanki? Yoksa sadece şiir adamlarına mı has bu durum, aylarca başıboş gezen onlarcası bir araya gelip birkaç güzel adamın zihnine park ediyorlar gibi geliyor mu size de? Âşık Veysel en güzel şiirlerini sonbaharda yazmış, sonbaharın en güzel Kasım’ında da aramızdan ayrılmış, el vermeyi unutmadan ama Mahsuni’ye, aynı ayın, yeni aşığına. Ve şiirler hiç susmamış, sakin, seven, toprak kokulu.

Şiire haksızlık yaparak yetişen bir kuşağın parçası olduğuma inanırım. İsteyerek bir zarar vermediysem de aksi durumun beni aklamayacağını biliyorum. Neden mi? Epeycemiz sadece birkaç popüler şiirin en çok bilinen dizelerini lazım gelen yerde gediğine oturtmak için köşede bekletiyoruz ya, işte bu yüzden. Neyse ki son yıllarda izlediğimiz saygı duruşuna katılanların sayısı artmaya devam ediyor. Bu duruma mesnet olan sürekli yayın araçlarını sempatiyle selamlamak istiyorum bu vesileyle de. İki yaşını yeni dolduran Kafa dergisi (www.kafadergi.com) bence içeriğinin tamamına yakınıyla okunmaya değerken, Şair Kafası bölümünü şenlendiren Ataol Behramoğlu’nun düzenli öğreticiliği ve tavsiyeleri şiir hakkında sürekli beslenebilmemizi sağlıyor. Şiire ve şaire neden haksızlık yaptığımızı düşündüğümü Ataol Behramoğlu’nun Kafa’nın 26. sayısındaki yazısından bir alıntıyla ifade etmeye çalışayım:

“Bir şaire yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri onu çok ünlenmiş tek bir şiiriyle tanımak ve tanıtmaktır. Cahit Sıtkı Tarancı bu haksızlığa uğramış şairlerden akla ilk gelebilecek olandır. Pek çok şiir okuru onu bir tek ‘Otuz Beş Yaş’ şiiriyle tanır ya da anımsar. ‘Otuz Beş Yaş’ kötü bir şiir mi? Değil kuşkusuz. Fakat Cahit Sıtkı gibi bir şairi tek bir şiiriyle, hele bu şiirle tanıyıp tanımlamak iki kat haksızlıktır. Çünkü Cahit Sıtkı, sanıldığı ve gösterilmek istendiği gibi bir ölüm şairi değil, tam tersine, yaşama sevinci şairidir. Hatta öylesine güçlü bir yaşama sevinci ki, bir gün bu yaşamdan kopacak olmak onu derin kederlere sürükler. ‘Otuz Beş Yaş’ bu kederin şiiridir.” (Behramoğlu, 2016)
Bu çerçeve ile bakıldığında örneklerin çoğaltılabildiğini göreceksiniz. “Bir şiiri anlamak için, ister az, ister çok tanınsın, şairine empati yapmalı” çıktısını cebimize koyalım burada. Çünkü duyguları derli toplu ifade etmenin en kısa yollarındandır şiirler. Belki de en zoru kimimize göre. Bu özelliğindendir ki şairin bir yaprağın daldan toprağa düşerkenki yolculuğunu dizeleriyle resmedivermesi ve buluşup kaynaşan duygularını kelimelere işlemesi çok bilinen bir şiire dönüşmez çok zaman. Çünkü anlatabildiği, “Anlaşılabilmek Cetveli”nde her zaman “ünlü şair”e denk gelmez. Ya da bazen anlaşılabilmeye ömrü yetmez şairin. Orhan Veli de bu kervanın yolcularındandı. Orhan Veli (1914-1950), 10 Kasım 1950 günü bir haftalığına geldiği Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düşer ve başından hafifçe yaralanır, iki gün sonra da İstanbul’a döner. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçirir, aynı akşam sekizde komaya girer ve gece 23.20’de komadan çıkamayarak hayata veda eder. Lisedeki edebiyat hocası Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli’yi hastanede ziyaret etme fırsatı bulduğunda bu olayı şöyle anlatmıştır:

“Daha orta mektebin birinci sınıfında talebem olan Orhan’ı Cerrahpaşa Hastanesi’nde son defa oksijen çadırının altında yarı çıplak, güçlükle nefes alır ve o kadar güzel hayalleri yakaladığı dünyamızı yalnız akı görünen gözlerinden boşanırken gördüğüm günü hiçbir zaman unutamam. Şiirimize tatlı anlaşmazlığı ve lezzeti getiren zekâ, kendisi olmaktan çıkmıştı.” Ve şu dizelerin sahibi ve daha onlarcasının mucidi Orhan Veli, 36 yaşında, İstanbul’u son bir kez daha dinleyemeden uzaklaşır aramızdan:

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

Güvercin dolu avlular

Çekiç sesleri geliyor doklardan

Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

En kabadayı edebiyat derslerimin geçtiği lise yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum. Ne kadar az ciddiye almışız bu adamları. “Bize de sevdiren mi oldu sanki?” savunmasına itirazım yok, ben burada sadece sorulara ve eleştirilere kendimden başlıyorum. Çünkü bana sadece bunun faydası var biliyorum. Bu yüzden başlığımı bir daha atıyorum: Benim şiirim, ya seninki?

Oldukça sevimsiz geçen şu günlerde, bağırdığımız ama sesimizi duyuramadığımız bir çukurdan bakar gibiyiz umudun arkasından. İçinde bulunduğumuz cehalet çukuru hiçbirimizi ayırt etmeden kapanacak üstümüze. Birbirimizin yerine okuyarak, çalışarak ya da yazarak aşabileceğimiz bir duvar değil maalesef bu. İyilik cüzzamlı bir kız gibi saklanıyor, hiçbirimize bulaşmıyor ama oradan hepimizi izliyor gibi. Buralara kadar okuyan gözleri hayal edince yazara Cahit Sıtkı muamelesi yapmayınız diye ekleyesim geldi şuraya. Çünkü o, sonbaharın buluşturduğu tüm duyguları, iyilik için umutla dizelere dökmeye meylediyor tüm çabasıyla:

GEL İYİLİK

Yine yoktun, çıkagelmedin bugün de

Duyduk, Gördük

Kim vurduya gittin

Yine sesimiz çıkmadı

Katıla katıla sustuk hatta

Bir memleket hasretinde

Işıklar altında

Dalgaların sırtında

Bekliyoruz;

Hala, Yine, Rağmen,

Bir sabah çal kapıyı gel,

Gel iyilik uzun etme sen de artık

 

Kız çocukları sordu seni,

Ellerinde duvak

Yaşıtlarıyla parmak sayarken

Karşılaşınca,

Gece kâbuslar içinde bir adamla

Çağırdılar seni;

Susarak, çığlık çığlığa, kan kırmızı

Beklediler

Ama hiç küsmeden

Gel artık

Dün geçti,

Bugüne, Yarınlara gel

Gel iyilik uzun etme sen de artık

Reklamlar