Bangkok’a doğru…

Nihan Yığın, nhnygn@gmail.com

“Öyle bir havası var ki, Türkiye’nin en nemli şehri bile serin kalır Bangkok’ta hissedilen nemin yanında,” diyor arkadaşım Tayland’a gideceğimi söylediğimde ve ekliyor, “İstanbul’dan farkı yok aslında. Binalar, trafik, kaos… Tabii o kadar yol gitmişken görmeden olmaz. Üç gün kalsan yeter, daha fazlası zaman kaybı.”

Acaba hiç kalmayıp direkt Koh Phangan’a mı geçsem diye düşünüyorum bunları duyunca ve başlıyorum kendi kendime konuşmaya:

“On saatlik uçuşa hazır mısın?”

“Sanırım evet… Çok da emin değilim aslında… Uçağa binince bir şekilde geçer gider işte… Yani uyumak için ne gerekiyorsa yapacağım. Zaten gece uçağı almamın nedeni bu.”

“Peki o kadar yolun üstüne bir de aktarma yapmak iyi bir fikir mi?”

“Aslında bir noktadan sonra zaman pek hissedilmez. Uçakta bir sorun yaşamadıktan sonra, yorgunluk önemli değil.”

“Bir daha eline böyle bir fırsat geçer mi?…”

Kararımı verdim. Üç gün Bangkok’ta kalacağım. Uçak bileti, pasaport, kitap, defter ve bir iki parça kıyafet… Evet, hazırım. Gitme vakti! Yine başlıyorum kendi kendime konuşmaya:

“Acaba gitmesem mi?”

“Olmaz. O kadar para verdin uçak bileti için.”

“Heyecanlandım da…”

“En kötü ne olabilir?”

“Tamam tamam, gidiyorum…”

Havaalanı servisine binene kadar elinden geleni yapıyor zihnim beni vazgeçirmek için. Zaten Tayland’a gitme fikrini ortaya attığım an başlamıştı başıma gelebilecek türlü olumsuzlukları sıralamaya ve ben biletimi almakta bulmuştum kendisini susturmanın yolunu. Tabii ki biletimi almış olmam, kendisinin bir daha hiçbir şeye karışmadığı anlamına gelmiyor. Son ana kadar çabaladı. Umudunu asla kaybetmedi. O çabaladıkça ben daha da inatlaştım. Hiçbir zaman fark etmedi, söylediği her olumsuz cümlenin beni biraz daha cesaretlendirdiğini. Sonunda uçak saati geliyor. Ne yaşayacağımı bilmememin verdiği tatlı heyecanla başlıyor yolculuk. Uçuşun büyük bir bölümünü uyuyarak geçirdiğimden olsa gerek, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Anons yapılıyor. İnişe geçiyoruz. Bangkok’tayız.

Şehrin nemi, havaalanında bile hissediliyor. Burası bile böyleyse, kim bilir sokaklar nasıldır diye geçiriyorum içimden ve bir an arkadaşımın söyledikleri geliyor aklıma. On saatlik yolculuğun yorgunluğuyla, bedenim ve beynim birbirlerinden bağımsız hareket ediyorlar ama ikisi de ne yaptığının farkında. Pasaport kuyruğundayım. Önümde onlarca öğrenci var. Tek isteğim bir an önce kalacağım yere ulaşmak. Sıraya bakılırsa bir süre daha beklemek zorundayım. “Bir şey olsa ve kendimi sıranın önünde bulsam ne güzel olur,” diyorum ve önümdeki adam, “Hey! Beni takip et,” diyerek onlarca öğrencinin önüne geçiriyor beni. Kuyruğun başındayım. Kısa sürede pasaport kontrolüm yapılıyor ve bagajımı almaya gidiyorum. Beklememe gerek yok, bagajım gelmiş bile. Hostele gitmeme yetecek kadar parayı havaalanında bozduruyorum. Daha fazlasını değil. İstanbul’dayken hostele nasıl ulaşacağımı bütün ayrıntılarıyla bir yere not ettiğim için rahatım. Üstelik nelerle karşılaşabileceğimi de biliyorum. Bilerek yanlış tarafa yönlendirilme ihtimalim var. Metro hattını kullanacağım ulaşım için. Elimde, kullanacağım istasyonların işaretli olduğu bir harita. İlk aktarmamı yapıyorum. Sıra ikincisinde. Burada yürüyerek yapmam gerekiyor aktarmayı. Hiçbir yönlendirme yok. İstasyonda iki kişiye yol tarif eden birini görüyorum. “Onlardan sonra ben sorayım,” diyorum ve tarifin bitmesini bekliyorum. İki kişi, adamın yanından ayrılıp, ellerinde haritalarıyla, istasyondaki banka oturuyorlar. Sorma sırası bende. Elimdeki haritadan gösteriyorum gitmek istediğim yeri.

“Burada bekleyip, gelecek olan trene binmelisin,” diyor bozuk İngilizcesiyle ve ekliyor,

“Ben de o tarafa gidiyorum.”

Pek inandırıcı gelmiyor adamın tarifi. Dedim ya, yanlış yönlendirilme ihtimalim var. Üstelik ne elimdeki notlar, ne de haritada işaretli noktalar doğruluyor bu istasyonda bekleyip, gelecek olan trene binmem gerektiğini. İstasyonda bir görevli görüyorum ve gidip soruyorum;

“Sukhumvit’e nasıl gidebilirim?”

“Şuradaki merdivenleri çık, tabelaları göreceksin zaten.”

Teşekkür edip ayrılıyorum yanından ve gösterdiği merdivenlere doğru yürüyorum. Şu cümleler geçiyor içimden yürürken, “İyi ki inanmamışım o adama. Yoksa kim bilir nereye gidecektim.” Neden bilerek yanlış yol tarif ettiğine bir anlam veremeden yoluma devam ediyorum. Birkaç kişiye daha yol sorduktan sonra kalacağım hostele ulaşıyorum. Burayı Çinliler işletiyor ve kalanların hepsi Çinli. Hatta ortak alandaki televizyonda bile Çin kanalı açık. Altı kişi paylaşacağımız odaya çıkıyorum. Benden beş dakika sonra biri giriyor içeri ve tanışıyoruz.

“Senin adın Çince’de ‘merhaba,’ anlamına geliyor, o yüzden unutmam,” diyor gülerek. Kapı açılıyor tekrar. Kardeşi olduğunu söylüyor içeri gireni göstererek ve onunla da tanışıyoruz.

“Sen de mi Çinlisin? “

“Hayır, İstanbul’dan geldim.”

“Aa, çok uzak. Ne kadar sürüyor?”

“On saat.”

“Peki neden Tayland’ı tercih ettin, Avrupa gibi sana daha yakın yerlere de gidebilirdin?”

“Çünkü burayı merak ediyordum. Ayrıca Avrupa’ya her zaman gidebilirim ama Tayland için aynı şey geçerli değil. Üstelik burası bizden vize istemiyor. Siz neden buraya geldiniz?”

“Çin’e yakın olduğu için,” diye cevap veriyorlar. Kısa bir sessizlik oluyor. Karnım aç, gidip yemek yesem iyi olacak ama tek gitmek istemiyorum. Hem hostelde kalmanın en güzel yanı birileriyle tanışıp onlarla bir şeyler paylaşmak.

“Ben de sizinle gelebilir miyim bu akşam?” diye soruyorum kısa sessizliğin üzerine.

“Tabii ki,” diyorlar, “Ne yapmak istersin?”

“Öncelikle yemek yemek.”

“Biz öğlen çok yedik aslında ama aşağıda bir arkadaş daha var, ona da sorayım. Belki gelmek ister. Biraz bekler misin?” diyerek ayrılıyor odadan iki kardeşten büyük olanı. Diğeriyle sohbete dalıyoruz o gelene kadar. Kapı açılıyor, “Tamam, gidelim haydi,” diyor büyük olan. Hostele beş dakika mesafede bir alışveriş merkezi var. Oraya gidiyoruz. Yemek bölümü üst katta. Her türlü yiyecek var. Öncelikle bir karta para yüklemek gerekiyor. Yemek alırken bu kart kullanılıyor ve eğer kartta para kalırsa geri alınabiliyor ya da bir gün sonra aynı kart tekrar kullanılabiliyor. Ne yiyeceğim hakkında hiçbir fikrim olmadığı için oda arkadaşımın aldığından deniyorum. Mango sticky rice. Hindistan cevizi içinde pilav ve yanında dilimlenmiş mango. Bu tadı nasıl tarif edebileceğimi bulmaya çalışıyorum hindistan cevizli pilavı yavaş yavaş çiğnerken. Bütün detayları hissetmek istiyorum ve son ana kadar yutmuyorum ağzımdakini. Hatta neredeyse kendiliğinden eriyip gidiyor. Yuttuktan sonra hemen almıyorum bir sonraki kaşığı. Bir yanım “çok güzel, her gün yiyebilirim,” derken, öbür yanımsa “çok tatlı, doyurmak yerine daha da acıktırır,” diyor. İkisine de hak veriyorum ve yemeğe devam ediyorum. Çinlilerin sohbetlerini dinliyorum bir yandan da. Gülüyorlar arada, ben de gülüyorum onlarla birlikte. Konuştuklarından hiçbir şey anlamıyorum ama beden dillerine bakarak hikayeler yazıyorum kafamda. Çok eğleniyorum. Komik oluyor hikayemin bazı yerleri. Gülümsüyorum. Onlar da gülümsüyor. Sonra çıkıyorum kafamdaki hikayeden. Bakıyorum tabaklara, bitmiş yemeklerimiz. Kalkıyoruz. “Masaja gidelim mi?” diye soruyorlar hostele doğru yürürken. Hiç düşünmeden “evet,” diyorum. Bütün yorgunluğumu alan Thai masajıyla noktalıyorum Bangkok’taki ilk günümü.

Reklamlar