Kıymetli şeylerin tanzimi

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Geri kafalı mıyım bilmiyorum ama edebiyattan en çok zevk aldığım zamanlar, gerçek hayatta yaşadığım ama dışardan bakıp adını koymadığım duygularla, durumlarla bir kitabın sayfalarında karşılaştığım zamanlar oluyor. Yazar bir karakterin neden öyle davrandığını, ne hissettiğini, neden öyle hissettiğini öyle güzel analiz ediyor, öyle güzel tarif ediyor ki, “oha,” diyorum, “evet tam da böyle oluyor!”

Kıymetli Şeylerin Tanzimi, böyle güzel tariflerle, analizlerle dolu. Hani yaratıcı yazarlık atölyelerinde “anlatma, göster,” derler ya. Sezen Ünlüönen, romanında tanrısal anlatıcı rolünde ve yeri geldiğinde anlatmaktan çekinmiyor. Mesela bir yerde şöyle diyor:

Mert’ten çok daha köşeli, sosyal ilişkilerde başarısız İlker’in her daim popüler, ışıltılı, sevilen, cazip Mert’te ne bulduğunu anlamak nispeten kolaydı belki. Mert’in İlker’de ne gördüğü ise daha alengirli bir mevzuydu. Bu, cevabını Mert’e sormakla bulabileceğiniz bir soru değildi maalesef. Çünkü bu tür suallerin yanıtlarına genelde sadece sosyal ilişkilerin içinde değil, kenarında varlık gösterebilen romancı adayları kafa yorarlar. Benim teorime göre Mert’i İlker’e çeken şey, Mert’in taşıdığı bütün o ışıltı ve cafcafın, yüzeydeki parlak varlığının bir tür derinlik eksikliğine işaret ettiği kaygısıdır.

Kitabı bitirdikten sonra, Ünlüönen’in Aksu Bora’ya Birikim’in Mayıs sayısı için verdiği röportajı okudum. Ünlüönen, kitabının asıl meselesini, meramını şöyle anlatıyor:

Nazlı, küçük bir çocuk olarak anlam veremediği yetişkin dünyasını defterler tutarak, kendi ansiklopedisini yazarak tanzim edip anlaşılır kılmaya uğraşıyor. Ama sadece Nazlı’nın değil, etrafındaki büyüklerin de içinde bulundukları durumlara, rollere sığışamadıklarını; hayatlarını bir büyük “aile” anlatısının içine yerleştirip “anne,” “baba,” “eş” olarak sorunsuzca sürdüremediklerini hissediyoruz.

Bu açıdan Kıymetli Şeylerin Tanzimi, (geniş) aileyi parçaların içine sorunsuzca yerleştiği muntazam bir çatı değil, içerisine ancak yontula yontula sığabildiğimiz bir çerçeve, parçaların bütünle ilişkisinin birçok tavizler ve vazgeçişlerle kurulduğu bir yapı olarak görüyor diyebiliriz.

Kitaptaki karakterler, aile hayatının kendilerine koyduğu sınırlara uyarak mutlu olamıyorlar. Aile hayatı, hayatın hayhuyu içinde güller kayboluyor. Mesela Sevim, kocasıyla ilişkisinde bulamadığı arkadaşlığı, kocasının abisi Demir’le kuruyor.

Demir sorularını heyecanla karşıladıkça, bir şakasına güldükçe, eski bir anısını anlatış biçimini takdir ettikçe hayata daha çok dikkat etmek, daha akıllıca şakalar yapmak, daha ilginç sorular sormak istiyordu.

Ancak Ünlüönen, şeyleri ve insanları olduğu gibi anlayıp anlatma çabası içinde, hiçbir şeye ve kimseye haksızlık yapmamaya çalışıyor. Bence kitabın en güzel sürprizi, kitabın yarısına kadar Sevim, Demir ve Nazlı’nın gözünden gördüğümüz ve pek de hoşlanmadığımız Fırat’ın yalnızlığına ve geceleri gizlice Anna Karenina’yı okuyarak yaşadığı aydınlanmaya şahit olmamız:

Ama Anna’yı, Anna gibi bir kadını tanımak… Hayat, demek bu kadarcık, hep böyle damla damla, sürekli uğraşıp didinerek, tırnaklarla kazına kazına değildi. Başka şeyler vardı, en azından başkalarının hayallerinde vardı, Anna’nın ucunda ölüm bile olsa onu araması az şey miydi?

Yazar aynı şekilde, aile kurumunun boğucu taraflarının yanında insana neşe veren, destek olan, şefkatli taraflarını da anlatıyor. Mesela Sevim, Nazlı’yı alıp annesinin evine gittiği ilk gece, (bu ziyaretin nedenini henüz bilmeyen) annesi, babası ve kardeşiyle güzel, neşeli bir akşam yemeği yiyor.

kiymetli-seylerin-tanzimiÜnlüönen, Birikim’de yayımlanan röportajında, kitabı yazarken “ben şimdi şu esas göstermek istediğim, esas ilgimi çeken konuşmayı/durumu yazayım, sonra araları doldururum” diye diye yazdığı parçaların aralarını, aslında ilgisini çekmeyen, heyecan duymadığı bölümlerle doldurmak zorunda olmadığını fark ettiğini anlatıyor. Bu tavır, okurda hiçbir eksiklik duygusu yaratmadığı gibi, benim gibi yazarlıkla ilgilenen, bir şeyleri anladığını sanınca heyecanla küçük denemeler yazan, ama bir roman yazacak heyecanı ve sabrı olmadığını düşünen birine de cesaret veriyor. Bir şeyi anladığınızda onun çekirdeğine ulaşırsınız ve çekirdeği (asıl meramınızı) açık açık anlatmak istersiniz, ama kurgu yazarken o çekirdeğin etrafına (anlatma, göster!) yeni bir hikaye örmek zorundasınızdır ya. Ünlüönen çekirdeği göstermekten çekinmiyor. Kahramanlarımızın hikayelerinin arasına serpiştirilmiş yurttan sesler korosu ve daha da ilginci, Ward Hunt Buz Sahanlığı bölümleri mesela: Kahramanlarımız, Ward Hunt Buz Sahanlığı’nda neler olup bittiğinden hiç haberleri olmadan hayatlarını yaşıyorlar, ama biz Ward Hunt Buz Sahanlığı’ndaki her olayla onların küçük hayatlarını tehdit eden büyük bir tehlikenin adım adım yaklaştığını hissediyoruz.

Son olarak, Ezgi’nin “mecmua”sı gibi ufak ve bir türlü hak ettiği ilgiyi göremediğini düşündüğüm bu küçük derginin “yayına hazırlayan”ı olarak, dergiciğimizin değerinden şüphe etmesem de, yazarın Ezgi’ye ve şürekasına attığı okları üzerime alınmadan duramadım. Belki de gerçekten kıymet-i harbiyesi olan bir şeyler yapabilmek için, insanın arada bir kendi dışına çıkıp biraz özeleştiri yapması gerekir.

Ezgilerin dergisinin akıbeti, dergiyi çıkaranların annelerinin kuşağının deyişiyle “muvaffakiyetle” başarısızlığın, kimi yorgun metaforların dillendirmeye çabaladığı üzere saman alevi gibi parlayıp sönmenin, tek atımlık kurşununu ilk seferde hedef tahtasına isabet ettirip alınan neticenin devamını getiremeyişin bir karışımı oldu. Peki niye böyle oldu? Röportajlar verdiler, başka dergilerde kendilerinden söz ettirdiler, sağda solda “yeni bir soluk” olarak anıldılar… ve sonrasında niye akıp giden hayatın arka planında sesi kendileri gibi olandan başkasına ulaşmayan; varlığı kendi mevcudiyetlerini, kendi tüketim alışkanlıklarını, kendi önemlerini tekrardan başka bir amaca hizmet etmeyen kendileri gibi onlarca internet sitesinin, derginin, oluşumun, girişimin, kalkışımın ve inisiyatifin arasında vasat bir varoluşa hapsoldular?

Gülendam, kendi yoksunluk, gediklik hissinin dibini deşip de bir şeyler söyleyebilseydi bu konuda, muhtemelen bu yaldızlı başarısızlığın arkasında kendisine dünya ve ay ve güneş ve kozmos sunulan insanların, bu kadar çok alıp, böyle löp löp yutup geriye bu kadar az vermesinin kaçınılmaz sönüklüğü hakkında bir iki kelam etmeye çalışırdı. Ancak bu çocukların analı babalı evlerinde –dışarıda iştahla izleyen gözlere rağmen yemedikleri hep arkalarında-, kurslarda, özel okullarda, yurtdışı seyahatlerinde, babalarının ayarladığı stajlarda, parasını ödeyip iki ders gidip sıkılıp düşünmeden yarım bıraktıkları dil okullarında, alıp giymedikleri kıyafetlerinde, tatillerde, yazlıklarda, senede iki kere tımbırdatılıp yerine kaldırılan gitarlarında, varoluşlarının her sahasında iliğini kemiğini emdikleri bu dünyaya; kendileri nadide çiçekler gibi yeşerip serpilsin diye bütün imkanları önlerine serilmiş bu hayata, bunca yatırım, onca emek, bu kadar para, böyle ilgi, bu denli desteğin ardından birer instagram hesabı ve dinledikleri müziklerin “seçkinliği”nden başka bir şey sunamıyor olmaları, kendi kabahatleri değildi elbette.

İnsanın hayatta kendi yolunu, kendi sesini bulabilmesi, etraftan gördüğünü, babasının dediğini, filmin derginin gösterdiğini değil, kendine ait olanı, kendinden geleni yapması, hayatına kendi karakterinden, mizacından doğan içkin bir anlam yükleyebilmesi her baba yiğidin harcı değildi ne de olsa.

Reklamlar