Kentler kimin için yenileniyor?

Nihan Akyelken, n.akyelken@gmail.com

kentler basili
Çizim: Pınar Dönmez

Kuşkusuz ki, çevresel ve ekonomik krizler için üretilen her türlü “alternatif” çözümün yenilik temelli (inovasyon) olması, 21.yüzyılın en belirleyici özelliklerinden. Aslında geçmişte de, teknolojik geçiş süreçleri genelde ürün, hizmet veya sistemlerde yenilikçi zihniyetin etrafında şekillenmiştir. Ancak, 21. yüzyılda gerçekleşen teknolojik ve davranışsal geçişler, bu süreçlere addedilen siyasi ve sosyal çağrışımlarla belli duruşları simgeler hale de geldi. Zira bu yenilikler, kapitalizmin – daha öncesinde hiç yaşamadığı kadar yoğun – bir kriz dönemine denk geliyor.

Jeremy Rifkin, Sıfır Marjinal Maliyet Toplumu adlı kitabında, “nesnelerin interneti” çevresinde yükselen teknolojilerin, üretkenliği arttıracağını ve bu üretkenlik sayesinde gittikçe düşecek olan marjinal maliyetle birlikte, tüketicilerin çoğu ürün ve hizmete bedel ödemeden ulaşacağını savunur; bunun da kapitalizme başka bir kriz getireceğini iddia eder. Bu bağlamda, kimi teknolojik ve davranışsal yenilikler, süregelen düzeni bozma potansiyelleri nedeniyle yıkıcı olarak nitelendirilir. Bilgi teknolojileri sayesinde başka birinin veya özel bir firmanın sağladığı ürünü kısa süreli kullanmayı, ürün sahipliğine alternatif olarak sunan paylaşım ekonomisi (örn. Zipcar gibi araba paylaşım şirketleri, AirBnB gibi internet aracılığı ile oda kiralama sistemleri, vb.) bunlardan biri olarak görülmekte.

Yeni iş modelleri ve ekonomik faaliyetlerin sınırlarını anlamayı ve geleceğini görebilmeyi zorlaştıran ciddi belirsizlikler var. Neyi yenilikçi olarak ifade ettiğimize ya da ortaya çıkan yıkıcı teknolojilerin ne kadar yıkıcı olduğuna dair tek bir söylemden bahsetmemiz de mümkün değil. Bu yeniliklerin getireceği etkiler konusundaki en büyük belirsizlik ise, kentlerin yönetişiminde önemli rolü olan düzenleyici kurumların “yenilikçi” uygulamalara nasıl cevap vereceği, nasıl bir pozisyon alacağı. Özellikle, özel ve kamu arasındaki çizginin gittikçe incelmesi, buna bağlı olarak, yerel hükümetlerdeki aktörlerin bu alternatif ekonomilerdeki sorumluluklarını şekillendirememesi söz konusu. Ortaya çıkan alternatif ekonomilerde alışılmış düzenleyici kurumlar işleyebilir mi? Kamu- özel ortaklığı nasıl şekillenebilir; bir ortaklık olmalı mıdır? Bu ekonomilerin, sürdürülebilirlik iddiaları dışında toplumda kapsayıcı veya dışlayıcı unsurları nelerdir?
Bu geniş ölçekli sorular önemli; ancak gözle görülür olan değişim, dev şirketlerin stratejilerinin bu yeniliklerden etkilenmesi ve çoktan bunlara göre pozisyon almaları. Örneğin, araba sahipliliği ve kullanımı konusunda uzun vadeli ciddi değişimler yaşanacağının farkında olan ünlü bir Alman otomobil üreticisi, kendini artık bir “otomobil üreticisi” değil de, “hareketliliği (mobilite) sağlayan bir kurum” (mobility provider) olarak tanımlıyor! İsviçre’de 1940lı yıllarda ortaya çıkan araba paylaşımı modelinin Londra gibi büyük kentlerde, önceleri “start-up” firmalarla ortaya çıkıp, gittikçe büyük otomobil devleri ve araba kiralama şirketlerinin hakimiyetine girmesi de (örn. BMW ve Sixt ortaklığı ile işletilen DriveNow araba paylaşım programı; Avis’in Zipcar’ı alması), önemli sektörlerin bu konudaki perspektifini anlamamız için önemli bir ipucu sunuyor. Geleneksel sektörlerin vizyonları doğrultusunda gelişen “alternatif” ekonomilerin toplumsal etkileri, çok da “yeni” olmayacaktır. Bu da, geleneksel piyasa kurallarına göre düzenlenmiş düzenleyici kurumları olan yerel kamu aktörlerinin, paylaşım ekonomisi veya diğer büyük teknolojik yenilikler gibi değişimlerle nasıl baş edeceğini bilmemesine; özel sektörün ise bu konudaki belirsizlikten yararlanmada şu ana kadar başarılı olmalarına bağlanabilir.

Son olarak, geçtiğimiz günlerde Londra ulaştırma sisteminden sorumlu kuruluş “Transport for London”, Uber’in Londra’daki faaliyet lisansını yenilemeyeceğini bildirdi. Bunun gerekçesi olarak da, şirketin başta yolcu güvenliği olmak üzere, çeşitli düzenleyici unsurlarla ilgili kurumsal sorumluluklarını yerine getirmede yetersiz olduğu gösterildi. Uber’in, aslında paylaşım ekonomisi çerçevesinde anılması bile sorunlu olmakla birlikte, uzun süredir çalışan hakları ve yolcu güvenliği konularında yetersiz olduğu açıkça tartışılmaktaydı. Asıl dikkat çekilmesi gereken, bu yeni haberin hemen ertesinde ortaya çıkan kamu söylemindeki “yenilikçilik”. Her ne kadar kararı protesto etmek için imza kampanyasına katılan hatırı sayılır bir güruh olsa da, zaten uzun süredir toplu taşıma kavramı ve çalışan hakları konularındaki sorunlu tutumu nedeniyle Londra’da Uber kullanımına karşı öne sürülen argümanlar, beraberinde devlet tarafından desteklenmesi gereken “halka açık ortak kullanımlı araba paylaşımı” fikrini getirdi.

“Yenilik” derken, gerçek ihtiyaçlar ile yaratılan talep arasındaki fark önemli. Aslında çoğu zaman, ulaşımda ihtiyacı gideren en büyük “yenilik” daha iyi ve daha fazla toplu taşıma arzıdır. Uber, yeniliklerle ilgili çoğu tartışmayı beraberinde getirdi. Ancak tanımda bile ortak bir söylemden bahsedilemezken, büyük teknolojilerin ortasında kaybolan “ihtiyaç,” başladığımız soruya dikkat çekiyor: halk ve temel ihtiyaçlar geri planda kalıyorsa, bu kentler kimin için yenileniyor?