Genimle oynar mısın?

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

deda dna
Görsel tasarım: Can Gündüz

“Genetik” kelimesi, bilim adamlarının laboratuvar ortamından dışarı çıkamazmışcasına bir çekinceyle, sanki gündelik sohbetlerde hak ettiği yeri bulamıyor. Halbuki, farkında olmadan, çok daha içgüdüsel ve geleneksel şekillerde, kendi mikrokozmosumuzun genetik mühendisliğini yapıyoruz ve de doğanın kendi genetik dönüşümüne tanık oluyoruz. Daha lezzetli meyveler yemek üzere aşıladığımız bahçelerimizdeki meyve ağaçları, sevimli yavrular elde etmek üzere komşunun cins köpeğiyle çiftleştirdiğimiz köpeğimiz ya da güzel ve iyi huylu çocuklar dünyaya getirmek için seçtiğimiz eşler, “oğlan dayıya, kız halaya” teorisi ve Mahmut Tuncer, en basit şekilleriyle hibridleşmenin gündelik hayatımıza yansımalarını gösteren örnekler. Bizler de hayatımız boyunca genetik ya da hibrid kelimelerini telaffuz etmesek, en fazla bazen “şeker bizde ırsi” gibi cümlelerle ima etsek de, aktif ve pasif roller ile genetik değişimlerden bilim adamları kadar sorumluyuz. Büyük bir sorun ise, genlerin sadece daha iyi fırsatlar için hizmet etmek üzere oldukları gibi durmayıp, mutasyonlar sonucu ya da kalıtım kaskadının türlü latifeleri sonucu, tedavisi çoğu zaman olmayan hastalıklara da neden olmalarından kaynaklanıyor. John Lennon’ın ünlü sözünden yola çıkarak cümleyi tekrar kuracak olursak; “Genetik, sen planlar yaparken başına gelenlerdir” belki de…

2015’te “yılın en büyük buluşu ödülü,” bakterilerin virüslere karşı olan savunma mekanizmalarını araştırırken CRISPR-cas9 gen modifikasyon teknolojisini bulan bilim insanlarına verildi. CRISPR (clustered regularly interspaced short palindromic repeats), genetik hastalıkları yok etmek amacıyla genlerde modifikasyon olanağı sunan büyük bir buluştu ve belki de ökaryot canlılardaki (insan, hayvan, bitki) belli hastalıkların kökünün kazınmak üzere olduğunun habercisiydi. Üstelik uygulanması basitti ve ucuzdu. İlerleyen dönemde, CRISPR teknolojisi, sıtma taşıyıcısı sivrisineklerde ve HIV pozitif farelerde etkinliğini kanıtladı. En büyük yankıyı uyandıran güncel gelişme ise, CRISPR’ın, embriyo hücresindeki bir kalp hastalığını yok edebildiğinin gösterilmesi ile oldu. Yani, bu teknolojinin sunacağı tedaviden hem erişkinler, hem de daha dünyaya gelmemiş bebekler yararlanabilecekti. Daha da güncel bir gelişme, bir bakterinin genetik yapıtaşlarına sentetik ekleme yapılabilmesi oldu. Böylelikle, hedeflenen hastalıklara yönelik ilaçları oluşturacak protein yapılarının sentezi yönetilebilecekti. Radikal sonuçları olan genetik çalışmalar öyle bir ivme kazandı ki, bu sayı sizin elinize geçene kadar olabilecek devrim niteliğindeki yeni gelişmeler sonucu, işbu yazımın bir şey ifade etmeyecek olması bile olası. Diğer yandan, tüm bu gelişmelerin ve de kaderin türlü cilvelerine boyun eğip sorgulamadan yürütmeye alıştığımız hayatlarımıza olacak yansımalarının, etik anlamda bir takım kaygıları ve korkuları da beraberinde getirmesi kaçınılmazdı.

Mevcut teknolojik koşullarda dahi, çoğumuzun hayal gücünün bile yetmediği noktalarda, “body hacker” olarak isimlendirilen, kendi vücutlarına dijital aygıtlar implante ederek kendilerinden bir nevi cyborg yaratan dahilikte ve cesarette kişiler olduğunu düşünürsek, korkular yersiz de olmasa gerek. Nitekim, body hackerların yanlarında çok masum kalacağı global tehditlerle karşı karşıya olmamız mümkün.

İmajın, estetik müdahalelerin ve kozmetiğin büyük öneme sahip olduğu modern toplum düzeninde, insanların CRISPR teknolojisini hem kendilerinin, hem de doğacak bebeklerinin tasarımları için kullanmaları çok olası durumlar olacaktır. Önce cep telefonuna, sonra da akıllı telefona olan direnişlerimizi kaybedişlerimiz gibi, belki hepimiz, çocuğumuzun sınıftaki Barbie ve Ken’ler yanında “çirkin(?)” ördek yavrusu gibi kalmaması için bu teknolojiden faydalanmak zorunda kalacağızdır. Yazları artan klima fiyatları ve sıraları gibi, yılbaşında doğması planlanan bebek embriyolarının döllendiği sırada CRISPR piyasasında hareketlilik yaşanacaktır belki de, kim bilir? Diğer yandan, profesyonel anlamda olsun olmasın fiziğinin avantajları ve güzelliği üzerinden yaşamını idame ettiren insanların pabucu dama mı atılacaktır? Yoksa Kim Kardeshian ya da LeBron James geninin patenti mi olacaktır? Ya estetik cerrahlar? Oh, beynime yeni cimnastik çıktı ama sizi azad ediyorum.

Mükemmel gen planlamasında güzellik ve ebedi gençlik küçük bir detay kalıyor tabii ki. Sonsuz hayatlar gündeme gelirse büyük sorunlar yaşanması mümkün. Çin’deki 2 m2’lik tabut evler gibi konutlarda ve muhtemelen tüm kaynakların tükenip çöle dönmüş, yani “sonu gelmiş” bir evrende “sonsuza” dek yaşamak ise ne kadar mantıklıdır, tartışılır ama eminim torununun mürüvvetini görmek isteyenler çok olacaktır. Kar/zarar oranlarına göre belli hastalıkların taşıyıcısı hayvanların yok edilebileceği ve insanların ömrünün gittikçe uzayacağı bir düzende ekolojik döngülerin hasar görmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Güzellikleri yanı sıra, kusursuz duyulara, gelişmiş becerilere ve zekaya sahip olmak üzere tasarlanmış süper-insanlar, üst-insan olabilecek midir? Yoksa kendilerinden olmayan eski modelleri saf ırkın geleceğini tehdit olarak algılayarak yok eden ayrıcalıklı bir üst sınıf toplumunun robotu mu olacaklardır? Belki de Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” (Brave New World, 1931) romanındaki alfa, beta, gama, delta, epsilon kast sistemi distopyası çok da uzakta değildir. Kusursuzluk prototiplerinden James Bond bile bilim adamlarını işaret ederek “genimle oynar mısın?” diyecektir belki de!

Willard Gaylin’in “sadece tabiat anaya müdahale edeceğimizi düşünmekle kalmıyor, onun bizden bunu beklediğini de düşünüyorum,” sözüyle başlayan bilimkurgu filmi Gattaca’da da (1997), gündemimizde daha yeni yer alan gelişmelerin çok önceden hissedildiğini görebiliyoruz. Sosyal statü ya da deri rengi tarafından değil, bilim tarafından belirlenen yeni bir sınıfa ait olamamak, biz “kusurlu” insanlar için bir tehdit olabilir. Diğer yandan, gene Gattaca’da geçtiği üzere, “kaderi belirleyen bir gen yoktur,” çünkü filmde de görüldüğü gibi, genetik üstünlük başarıyı garantilemez.

En korkunç senaryoya gelirsek ise, tüm dünyaya hakim olmayı hedefleyen bir lider tarafından tüm tehditleri yok etmeye programlanmış, korkusuz, duygusuz, dev süper-asker orduları karşımıza çıkabilir. Bizlerin de ölümsüz olacağımızı varsayarak, büyüklerimizin dediği gibi “muhtemelen biz görmeyiz ama” da diyemiyorum. Sanırım gerçek anlamda yaşayıp göreceğiz…

Bilim dünyasını sarsmış ve yüzyıllardır bir türlü tedavi edilemeyen bazı kanser türleri gibi hastalıkları sonsuza dek yok edebilecek CRISPR teknolojisini bir sığır pesimizmi ile anlatır gibi gözükmemle beraber, söylediklerimi ilaç prospektüsündeki yan etkiler kısmı gibi düşünün lütfen, n’olur n’olmaz her şeyi iliştiren. Hiç şüphesiz, teknolojiyi yaratan ve geliştirmekte olan bilim insanları da tüm tehditlerin farkında olarak, yavaş ve emin adımlarla ilerliyorlar. Gerek bilimsel açıdan çalışmaların genişletilmesi ve sonuçların teyit edilmesi, gerek ise etik açıdan olası pürüzlerin önlemlerinin alınması için önümüzde zaman olmasına rağmen, gerekli koşullar sağlandığında ağzımız açık izleyeceğimiz bir devrim çok uzaklarda olmayabilir…