Kes-kazan, koru-kazan: Ağaç

Elif Mercan, sanemelifmercan@gmail.com

KesKazan_KoruKazan_ElifMercan
Çizim: Elif Mercan

“Özellikle son iki yüzyılda insanlık doğanın dengesini kısa vadeli çıkarları için, öldüresiye bozdu. Türkiye’de bu iş son 50-60 yılda yapıldı. Geleceklerini düşünen gelişmiş ülkeler yaptıkları yanlışın ayrımına varıp, doğalarını yeniden büyük ölçüde kazandılar. Bu arada yeniden kazanılamayacak kayıplar da oldu,” (1) der Necati Güvenç Mamıkoğlu kitabında. Yakın aralıklarla tazelenen doğa katliamları sonrasında benzer minvalde cümlelere yazılı medyada da rastlayan bizlerin ağaç katliamlarına verdiği tepki, halihazırda bekleyen kızgınlığımızla birleşince kabarıp taşıyor. Meselenin karşı muhatabı sermayenin akıtıldığı havuzunda sabah akşam yüzüyor, bunu biliyoruz. Peki koruma hareketimizin temelinde, birilerinin katliamlardan kârlı çıkıyor oluşu mu, ağaçlandırmanın önemini biliyor oluşumuz mu, yoksa ağaca duyduğumuz koşulsuz sevgi mi var?

Öncelikle, ülke olarak, ağaçlandırma konusunda ne kadar bilgili ve dikkatli olduğumuzu tartmak gerekiyor. Anavatanı Türkiye olmayan, yani egzotik ağaç türlerine şehrin içinde de rastlıyoruz. Egzotik türlerin iklim koşulları ve bakım gereksinimleri göz önünde bulundurularak park ve bahçe ağaçlandırmalarında kullanılması kabul edilebilir bir durum; fakat doğal türlerin yok sayılmadan, aynı yaygınlıkta ağaçlandırmada yer alması gerekiyor. Bu noktada en önemli adım amacın doğru belirlenmesidir. Ağaçlandırma yapılacak alanın toprak yapısı, topoğrafik durumu ve iklim koşulları tayin edildikten sonra bu değişkenlerle uyumlu türlerin tespiti yapılarak amaç doğrultusunda dikim yapılır. Ağaçlandırmanın kent içinde yapıldığı durumlarda ise dikkat edilmesi gerekenler artar; toprak yapısı ve iklim koşullarının yanında, sokak ve cadde genişliği, altyapı örgüsü (elektrik, su, kanalizasyon ağı) gibi etmenler de sürece dâhil olur. Ekimi yapılacak ağaçların şehrin getirdiği hava kirliliğine duyarlılığı, tepe ve kök yapıları, ışık, toprak ve su isteği, yaşama süresi gibi özellikleri göz önüne alınır. Ülkemizde yapılan ağaçlandırmaların niteliğini Ahmet Demirtaş kitabında şöyle değerlendirir: “Yapılmış olan ağaçlandırmalar dikkatli bir biçimde incelendiğinde amacın belirlenmemiş olduğu, değişik zaman dilimlerinde ve değişik yerlerde aynı ağaç türlerine yer verildiği görülür. Yapılan ağaçlandırma çalışmalarının önemli bir bölümü ‘ağaçlandırma yapmak iyidir’ mantığı benimsenerek gerçekleştirilmiştir. Böyle bir yaklaşımın doğru olmadığı, yasak savma amacını güttüğü bilinmektedir.” Bu sebeple ülkemizde, alana ve ağaca bağlı değişkenlere uygun yapılmamış ağaçlandırma sonucu kuruyan, kuruduğu için kesilen, sökülen ağaçların sonu gelmez. Yerine yenisini dikmek için her baharda aynı arazide bir araya gelen gönüllüleri ve her mevsim başında yol kenarı, kavşak ve refüjlerde çalışan işçileri görürüz. (2) Verilen emeklerin her biri göz göre göre can veren ağaçlara dönüşürken; kuruyanın yerine dikmek ve yeşilin devamını sağlamak adına yeni ağaç fidanları, halk olarak bizlerin cebinden çıkan yeşil kağıtlar karşılığında alınmaktadır.

Ağaçların kesilmesi, yerinden edilmesi noktasında ilk olarak, neden karşı çıktığımızı sorgulamamız gerekiyor. Güzel göründüğü, kişide dinginlik yarattığı, kirli havayı temiz havaya çevirme yetkinliğinde olduğu için; yani öncelikli sebep olarak insan türünün günlük yaşantısının devamlılığı ve bir-iki nesil sonrasına yatırımında olumlu etkileri olduğu için ağacın varlığını savunmak, sonuç itibariyle olumlu fakat özünde bencil bir yaklaşım taşıyor. İşin türümüz çıkarları haricindeki yüzünde ise, kesilme sonrası ağacın bilgi kaydının elinden alınması var. Ağaç, toprağa tutunduğu andan itibaren bulunduğu bölgenin seneler içindeki değişimini bedenine işleyerek civarın kaydını sessizce tutar. Bölgede gerçekleşmiş olan toprak hareketlerini, iklim değişikliklerini, su miktarındaki değişiklikleri, kendi üzerinde ve üyesi olduğu ağaç grubunda oluşan hastalıkların çeşidini, şiddetini ve etkin olduğu süreyi; kaydı inceleyerek öğrenmek mümkündür. Bir ağaç topluluğu, bu bir orman olsun, toprağından edildiği anda bölgenin kaydı donar.

Son dönemde artan ağaç katliamları akabinde dilimize pelesenk edilen çözüm ise yerinden edilen ağaçların başka bir bölgeye taşınacak olması. Bu çözüm, vicdanların gürültü çıkarmasının önüne geçmek adına söylenmiş, fakat bilimsel olarak kabul edilemez bir öneri. Ağaç topluluğunu bir bölgeden almak, mutlak o topluluğu yerinden etmek veya bölgenin bilgi akışını keserek başka bir yere taşımak değil; ağacın tepeden köke uzanan hattında bulunan solucan, böcek, bakteri, mantar türleri gibi canlıları da başka bir bölgeye taşımak demektir. Yeni bölgeye getirilen türlerin, zaman içinde alana yayılarak, önceki sistemin hastalıklarını yeni sisteme dâhil ederek mevcut sistemi altüst etmesi; hem bölgedeki çeşitliliği azaltması, hem de kendi çeşitliliğinden kayıplar yaşaması mümkündür. Üstelik bu durum, yeri değiştirilen ağaçların bölgeye uyum sağladığı ve sistemdeki tüm canlıları taşıdığımız olasılığa ait olumsuz alt etkilerden yalnızca biridir. Eğer ki taşıma işleminin yapıldığı bölge boş arazi olması, tarım alanı olmaması, üzerinde konut bulunmaması gibi sebeplerle seçilmiş ise, taşınan ağaçların o bölgede canlı kalabilmesi mümkün olmaz. Toprak koşulları, iklim özellikleri, engebe dağılımı gibi başlıkların, kendi içinde de dallanıp budaklanan gerekleri kombinasyonlarla ifade edildiğinde ortaya çıkana %100 dersek, bunun çok küçük bir dilimi taşınan ağaçların yaşaması için gerekli şartlara tekabül eder.

Peki bu noktada bizler, ormanlara edilenlerin verdiği iç sıkıntısını dağıtmak için yapılması gerekenlerin ne kadar farkındayız ya da katliamları engelleyebileceğimize dair umudumuz var mı? “Büyük mutlu son umudu insanların canını yakıyor; hayal aleminden çıktıklarında hissedecekleri acının zeminini hazırlıyor. Çünkü cidden, aramızda kim artık gerçekten inanıyor ki? Kim bilir kaç kişi dünyanın düzeleceğine dair sofuca inancı etrafımızda olagelen gerçeklikle uzlaştırma çabaları içinde bitip tükendi,” (3) yazar Çöl’de. Ancak, çevrenin, farklı büyüklükteki mecraların eliyle yok edilmesi gibi hareketleri engelleme kapasitemizin, yaşanılan olumsuzluklarla ve hayal kırıklıklarıyla kötürümleşmesinin doğa için yapılacaklar üzerinde değişikliğe sebep olmaması gerektiğinden bahseder. Yaşanılan her durumun sonunda hala yeni bir “özgürlük ve yaban ihtimalinin” olduğunu, duygu durumumuzun analizine kapılmak yerine bizi ne gibi planların, yaşamların beklediğini düşünmemiz gerektiğini söyler. Biz, şimdilerde içinde bulunduğumuz ruh haline baktığımızda, burada tanımlanan kümülatif umutsuzluk içinde debelendiğimiz için gücünü yitirmiş ve devamında gelen destek ve önerileri pek deşmeyen bir tutum içinde olduğumuzu görürüz.

İlk olarak “çözümü aramama” sonucu çözümü bulamama veya onun sonuşmazlarını (4) görememenin verdiği umutsuzluk, umutsuzluğun verdiği hal sebebiyle çözümü aramama kısır döngüsü o kadar normalleşti ki; haftalık/aylık rafa düşen dergilerde, günlük çıkan köşe yazılarında “Hayat berbat, sistem zaten çökmüş durumda, sen bir şey yapsan ne değişir ki?” temaları üzerinden dönmeyen yazılar ve çizimler göremez haldeyiz. Basit ve hayatımızın içinde olan bu örnek, aslında bizde var olandan esinlenip şekillenen, biz ona rastladıkça şeklimizi değiştirdiğimiz bir bataklık arazisi. Bu döngü; okuyanların, çoğunluğun aynı düşüncede olduğunu algılaması sonucu “bir güruha ait olmanın verdiği iyi hissetme” ve bu çoğunluğun umutsuz hissediyor olması sonucu “çözümün, var olsa çoktan bulunmuş olacağı” fikri ile besleniyor. O yüzden elimize gelen, bir gün/hafta/ay sonra yenisi elimize gelen dışında başka yayın olmaması, elimizde görülen dünyayı umutsuz bir yer haline; elimize gelen kadarını da dünyamız haline getiriyor. İletişim araçlarında yer bulan çoğu söylemde, “birilerine paragöz ve çıkarcı oldukları için bağırmak ve bağırmayana neden bağırmadığı için bağırmak” yapmamız gerek ilk şeymiş gibi lanse edildiğinden; kendi ayaklarımızın yolun yüzde kaçını arşınladığına bakmadan diğerinin adımlarını saymak, bizi yalnızca ayaklara bakmaya, çoğunlukla diğerlerinin ayaklarına bakmaya hapseden bir durum. Aslında hiç ilerlemeyen ayaklarımızı görememek bizi güçsüz hissettiriyor; çözüm, yani gidilmesi gereken yer hep uzakta kalıyor.

Çözüme ulaşmadan önce amacı belirlemek ilk adım olacaktır. Amacın, yerinden edileni kurtarmak ve/veya edilecek olanın önüne geçmek olduğu günümüzde, çözümler sunabilmemiz için, yerinden etme işini yapanların bunu neden ve nasıl yaptığı sorusuna “E işte yapıyorlar, para için, parayla adam satın alıyorlar,” gibi işlevi olmayan cümleler dışında da cevap bulabilmemiz gerekli. Bu cevaplar, nefret söylemleri okuyarak olduğumuz yerde çırpınmak yerine, önce kendi birikimimizin azlığını görüp acil olarak üstüne ekleme yapmaktan geçiyor. Mevcut sistemde yönetmeliklerde ne yazılı, kimler tarafından nasıl kullanılıyor ve hangi kuruluşlar buna karşı yasal ve işe yarar adımlar atıyor diye bakmak bu noktada başlangıç olabilir. Tarihte aynı sorunlarla karşılaşanlar bireysel olarak/topluluk halinde neleri deneyip başarmışlar/başaramamışlar diye bakınmak da kitle hareketinin önemini ve nasıl gerçekleştirilebileceğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Tabii bu başlangıç çizgisinde önyargı ve öğretilmişlerle işlenmiş paltolarımızı omuzlarımızdan atmamız gerekiyor. Senelerdir yaşayan umutsuzluk kütlesini saklayan, ince ince dokunmuş paltolarımız oldukça ağır ama sırttan atıldığında bize tarifsiz bir hafiflik getirecektir.

Diğer bir önemli durum ise sevdiğimiz ağaçlara, yok edildikleri zamanlar dışında nasıl davrandığımız ve bireysel farkındalığımız. Elbette bir ağacın, ormanın bir başlarına yaşayıp gitmediğini, çevrenin birbirini etkileyen devinim içinde olduğunu biliyoruz. Atık bırakarak çevreyi kirletmeme eğilimi hepimizin sahip olduğu aynı bilincin yansıması. Öncelikle, atık ne demek ve kimler atık bırakıyor bilmekte fayda var. Atıkların katı, sıvı ve gaz formları var ve bunlar kara, deniz ve hava üzerinde etkili. Kimyasal atıkların, sanayi ve termik santral atıklarının, fosil yakıtların, medyanın dilinde artık bir klişe olan “petrole bulanmış kuşlar”ın yanı sıra; bizlerin ara vermeden ürettiği atıklar var. Deniz kıyısına vurmuş plastikler denize atıldığı için kıyıya vuranlar değil yalnızca; sürekli kullanılabilir nitelikte su şişesi taşımamayı seçip plastik şişedeki soğuk suyu satın almayı tercih edenlerin, alışverişte torba kullanımında kısıt gözetmeyenlerin, çocuğuna plastik oyuncak alanların, kapağına koku sindiği için cam kavanozu tümden çöpe atanların da kıyıya sürüklenmiş atığı. Balıkların ölmesi, topraktaki suyu içen kuşların zehirlenmesi; ev temizliğini kimyasal temizleyici kullanarak yapanların, şampuan, krem, diş macunu, parfüm, deodorant gibi yüzlerce petrol bazlı ürünü kullananların da sorumluluğu. Belgesellerde gördüğümüz, bizden alınarak dünyanın fakir coğrafyalarına götürülüp yığılan elektronik atıklar (5); ihtiyaçtan ziyade model gözeterek elektronik alet değiştiren bizlerin ürünü. Ağacı besleyen toprağı, suyu ve havayı bu ve benzer şekillerde kirletmenin akabinde aynı ağacı korumak için savaş vermek, ona söylenecek bir yalandan ibaret oluyor.

Ağacın varlığına doğrudan son verdiğimiz durumları görmenin ilk adımı, ağaçtan elde edilen ürünlerin tayini olacaktır. Temel gereksinimler dışında, tahtadan yapılmış her türlü eşyayı ve süsü edinme alışkanlığı, kullanılmış kağıtları ayrıştırmadan, diğer çöplerle karışıp ıslanmasına izin vermek suretiyle kağıdın geri dönüşüm kalitesini düşürmek, kahve alırken kendi termosumuzu uzatmak yerine kağıt bazlı bardağa kahve doldurtmak ve bardağın dışına geçirilen ısı engelleyici karton, okuduğumuz kitabı sahafa götürmek ya da elden ele geçmesini sağlamak yerine “kütüphanemde bulunsun” diye hapsetmek ve bir kitabın daha basılmasına öncü olmak, internet üzerinden verilen iki kitabın siparişi için yola çıkan aracın karbon emisyonunun etkisi, adımlayarak alınabilecek yol için asfalta çıkan arabalar, o arabalar için yapılan yeni yollar derken aslında birey olarak, ağaçların katledilmesinin sarih öznesiyiz ve değişmesi gereken alışkanlıklarımız var.

Bunlar ve bunlar gibi ucu ağaca değen alışkanlıklarımızı değiştirmenin, alenen katledenlere vereceğimiz diğer tepkilerin ve eylemlerin yanında çaba harcayabileceğimiz bir alan daha var. Liyakatimizin ve yeteneklerimizin uzandığı kişilerde ve mecralarda da bilinç oluşturmak için bilgi aktarımı yapma sorumluluğumuz var. Bu sorumluluğun dışarıdan bizlere yüklenmiş bir görevin değil; özünde, bir varlığı seviyor olmanın getirdiği içten ilginin sonucu olduğunu hissediyor olmamız gerekiyor. Bu bağlamda sevgi, edilgen bir olay olmaktan çıkıp bir etkinliğe dönüşüyor. Etkinlik burada hem davranış hem de düşünsel çabanın tanımı oluyor. “Etkinlikte bulunmak bir şeyin içinde olmaktır fakat bir şeye kapılmak değildir” yaklaşımı, etkinliğin her adımını; hem adımı atanın gözünden, hem de kendisini durdurmak adına gelen bu adımı gören dış gözün perspektifinden eş güdümlü görmeyi gerektiriyor. Bu etkin ilgi, sevgi duyulan şeyin gereksinimlerine yanıt vermeye hazır olmayı da beraberinde getiriyor. (6)

Tüm bunların yanında, korumak istenilen ve sevgi duyulan şeyin ne olduğunu bilmemiz gerektiği gerçeği var. En basit haliyle, bir ev bahçesinde gördüğümüz ağacın türünü dalda gördüğümüz meyveyi öncesinde tüketmemiş isek tayin etmemiz oldukça zor. Necati Güvenç Mamıkoğlu, Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları kitabında şöyle diyor: “İnsana has özellikler olan akıl ve sevgi yolu ile doğayı yeniden, az kayıpla kazanabileceğimizi düşünüyorum. Aklımızı kullanır ve uzun vadeli çıkarlarımızı düşünürsek bu işin yarısını kotarırız. Geri kalanı için de sevgi gerekiyor. Bir şeyi, bir varlığı tanımadan sevmek olanaklı değildir.” Ağacı sevmenin salt “kahverengi ve yeşilden oluşan, güzel bir yapıyı” sevmek olmadığını, türleri ve bunların birbirinden nasıl ayırt edilebileceğini öğrenmenin ağaçlarla bağ kurmanın ana yolu olduğunu söylüyor. Tanış olmadan görüş olmaz fikrinde.

Nitekim, baltasıyla alenen ormana girenlere karşı elden fiziksel bir çözüm gelmediği inancıyla yalnızca dilimizin yumruğunu sıktığımızda, çözümün gelmemesine şaşmamalı. Dahası, her bir katliamdan sonra öfke, üzüntü ve kaygı gibi duygularımızın sıçrama anında bağırdığımızda, sesimiz de öncekiler gibi, havadaki diğer muhtemel seslere karışıyor. Eğer ilk iş kendimizi sınamak olur da, gürültümüzün altını bilgi ve farkındalık ile doldurabilirsek, umutlar bize geç kaldığımızı söylemeyi bırakacaktır.

(1) Necati Güvenç Mamıkoğlu 2007, Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları, NTV Yayınları

(2) Ahmet Demirtaş 2016, Ankara’nın Ağaç, Ağaççık ve Çalıları, Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği Yayını No:17

(3) Anonim (çeviri: İnan Mayıs Aru) 2016, Çöl, Kaos Yayınları

(4) Sonuşmaz: Asimptot; sonsuza giden bir A eğrisinin çeşitli noktalarına gittikçe yaklaşan B eğrisine verilen ad. Sonsuza giden eğri üzerinde ilerledikçe iki eğri arasındaki mesafe sıfıra yaklaşacak kadar azalır. Buradaki kullanımı; ilerledikçe bizi çözüme yaklaştıran yardımcı çözümler ve önermeler.

(5) Samsara (belgesel film, 2011), yön: Ron Fricke

(6) Erich Fromm 1995, Sevme Sanatı, Payel Yayınevi

Notlar
1. Ankara’da Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği tarafından her sene Dendroloji (Ağaç Bilimi) Okulu, Orman Ekolojisi Okulu, Bozkır Ekolojisi Okulu gibi eğitimler ücretsiz olarak gönüllü uzmanlar tarafından veriliyor.

2. Konuya ilgi duyanlar Ahmet Demirtaş, Besalet Pamay, Necati Güvenç Mamıkoğlu ve Yücel Çağlar’ın kitaplarına bakabilirler.