Sınıflarda ışıksız

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

eğitim yazısı basılı
Çizim: Pınar Dönmez

Sonbaharı çok severim. Özellikle Türkiye’de rehavet içinde geçen sıcak yaz aylarından sonra herkes işine döner, aradığınız kişiyi yerinde bulabilmeye başlarsınız, işler yürümeye başlar. Okulu bitirdiğimden bu yana 10 yılı aşkın zaman geçmesine rağmen Eylül ayının ilk serin rüzgarları bana hep okula dönüşü çağrıştırır.

Bu yıl okul yine hayatıma girdi, çünkü 3 yaşındaki oğlum anaokuluna başladı. Veli toplantılarına gittik, okul alışverişi yaptık ve sancılı bir okula alışma dönemi geçirdik. Bu sırada bir Cuma günü cumhurbaşkanımız “TEOG kaldırılmalı,” dedi, Salı günü sınavın bu yıl yapılmayacağı haberini aldık. 2002 yılında ÖSS sınavına girdiğimden beri merkezi sınavları takip etmiyorum, ama TEOG konusunda az çok bilgi sahibiyim, çünkü evdeki yardımcımın sekizinci sınıftaki kızı TEOG’a hazırlanıyor. Geçen yıldan beri etüd merkezine (evet, dersanelerin yerini etüd merkezleri almış) devam ediyor, hemen hemen bütün yazı yine etüd merkezine giderek geçirdi ve annesi etüd merkezine verdikleri parayla borçlarını iki yıl erken kapatabileceklerini söylüyor. Sınavın kaldırılacağını öğrendikten sonra epey sinirlendi, ama kızının etüd merkezinden mutlaka bir şeyler kaptığını, dolayısıyla merkeze devam edeceğini söyledi.

Ben de de/da’nın bu sayısı için eğitim sistemindeki ani değişikliklerin öğrencilerin psikolojisini nasıl etkilediği ve okulların yeni durumla nasıl başa çıktığıyla ilgili bir araştırma yapmaya karar verdim. Kendi mezun olduğum lisenin müdürüyle konuşmak mümkün olmayınca Facebook’taki Araştıran Anneler grubuna bir ilan bıraktım ve hem eğitimci, hem veli kimliği olan iki kadından geri dönüş aldım. İkisiyle de eğitim sistemimizin hali konusunda uzun uzun sohbet etme imkanı buldum.

Neşe Varna Uğurkan Boğaziçi Üniversitesi matematik bölümü mezunu, Pennsylvania Üniversitesi Wharton Okulu’nda MBA yapmış. Uzun yıllar Hazine ve Ziraat Emeklilik bünyesinde çalışmış. Üniversitelerde aktüerya alanında ders vermiş, halen lise ve üniversitelere giriş sınavları için hazırlanan öğrencilere özel ders veriyor. Öğrenme metodları, meslek seçimi, iş hayatına hazırlık gibi konularda eğitim koçluğu da yapıyor. Aynı zamanda yedinci sınıfa giden bir oğlu var.

Özlem Aydın ise Boğaziçi Üniversitesi rehberlik ve psikolojik danışmanlık bölümü mezunu. Mezun olduğu 1998 yılından beri özel okulların rehberlik servislerinde psikolojik danışman olarak çalışmış. Şu anda Açı Okulları’nda rehberlik koordinatörü olarak görev yapıyor. Bir yandan da kendi danışmanlık şirketinde özellikle ebeveynlere psikolojik danışmanlık yapmayı sürdürüyor. Özlem Aydın’ın da ortaokula devam eden bir kızı var.

Uğurkan ve Aydın ile hükümetin bu değişiklik ile neyi hedeflemiş olabileceğini ve bundan sonra atılması muhtemel adımları konuştuk. Uğurkan’ın da, Aydın’ın da hemfikir olduğu konu ise şu: Eğitim sistemimizin sadece TEOG’un kaldırılması ya da yerine yeni bir sınav konmasıyla çözülemeyecek çok önemli sorunları var.

“15-20 yıl bir labirentte geçiyor, sonuçta bir şeye de yaramıyor.”

Özlem Aydın, sınav sisteminin çocukların öğrenme için iç motivasyonunu körelttiğini savunuyor.

“Bugüne kadar TEOG’a hazırlayan bir sistem. Kaldı ki son yıllarda 3 senenin ortalaması alınıyordu. Bu sene sekizinci sınıfta olan bir çocuk zaten 6’da 7’de girdi o TEOG’a. Ona hazırlandı, ona bir emek harcadı, bir yatırım yaptı ve muhtemelen haftasonundan feragat etti, dersaneye gitti belki sporu kesildi belki bir sanat aktivitesi çaldığı enstrümanı bıraktı ve sınav şimdi kalktı. Peki ben ne için çalıştım o zaman. Aslında bizim sistemimiz yanlış. Öğrenmeyi koyduğumuz nokta yanlış. Hedefi nereye koyduğunuz çok önemlidir ödüllendirme sisteminde. Bir çocuğa 10 sayfa kitap okuyacaksın günde dediğiniz zaman 11. Sayfayı okutamazsınız. Çünkü hedef 10 sayfadır. Hedef okumak değildir orada, hedefi bambaşka bir yere taşıyorsunuz. Bizde de hedef sınav kazanmak. O sınava kadar çalışalım çalışalım çalışalım, ondan sonra liseye gelen çocuklarda, çünkü öğrenmeyi yüceltmemişiz biz, sınav kazanmayı yüceltmişiz, inanılmaz bir rehavet ve tekrar bırakma. Çünkü öğrenmek zaten keyifli bir şey değil ki, biz sadece sınav kazanmak için, ta ki üniversite sınavına girene kadar rahatız. Hadi orada da bir depar atarız. Orda da bir yatırım yaparız, hayatımızdan bir kesinti, ve tekrar. Yani geldiğimiz noktada öğrenmekten keyif alan, iç motivasyonuyla, sadece merak ettiği için öğrenen, sadece yardım etmek için yardım eden kişiler yok bizim hayatımızda. Toplumu da böyle oluşturuyoruz aslında. Bu bakış açısıyla yetiştirdiğimiz insanlar, şu an bu TEOG’a giren insanlar 20-30 sene sonrasının iş gücünü oluşturacaklar. Ama bu iş gücünü oluşturan insanların hiçbir öğrenme merakı, iç motivasyonu yok. Sadece dış motivasyonla, sınav kazanma, notunun yüksek olması vs gibi tamamen dışardan monte ettiğimiz bir şeyle bozuyoruz biz çocukları.”

Özlem Aydın’a, yardımcımın kızının durumunu anlatarak, TEOG’un kaldırılmasıyla daha iyi bir okula gitme şansının ortadan kalktığını söylüyorum. Bütün okulların iyileştirilmesi gerektiğini söylüyor.

“Devlet okullarına baktığımız zaman aslında karaladığımız çok şey var. Devlet okulu, özel okul ayrımımız var. Ama devlet okullarında uygulanan müfredattan tutun, öğretim tekniklerine incelediğiniz zaman bayağı etkileniyorsunuz. Kağıt üstünde her şey çok güzel. Bizdeki sıkıntı aslında insan kaynağı. Devlet okullarındaki eğitim sistemini de özel okullar haline getirebilmek için ciddi bir insan kaynağına ihtiyacımız var. Bu insan kaynağı neden oluşmuyor? O da yine kültürden geliyor. Bir, öğretmenlik tercih edilen bir meslek değil. Herkes şuraları hedefliyorum, hiçbir yeri kazanamazsam öğretmen olurum diye joker olarak öğretmenliği yazıyor. Hiç kimsenin bir kariyer hedefi olarak öğretmenlik hedefi yok. Öğretmenlik yetiştirme sistemimiz çok sancılı. Sonuçta ben bir psikolojik danışmanım ama ben de Eğitim Fakültesi’nden mezun oldum. Çünkü psikolojik danışmanlık da Eğitim Fakültesi’ne bağlıydı Boğaziçi’nde. Bütün öğretmenlerle beraber aynı ortak dersleri alarak ilerliyorduk. Aynı şey aslında benim mesleğim için de geçerli. Hiçbir zaman biz teorinin ötesine geçmedik. Pratik uygulamalar, günlük yaşantısı, öğrenciyle iletişim… Ben ilk mezun olduğum zaman Pavlov’un köpekleri, Skinner’ın güvercinleri, ama burada altını ıslatan bir çocuk var. Ne yapacağım, bunu bilmiyordum aslında. Bunların hepsi yol üstünde aldığınız sertifikasyonlar, supervizyonlar ile edindiğiniz şeyler. Aynı şey öğretmenlik için de geçerli. Sadece biraz kağıt üstünde göstermelik stajlarla gidiyor. O yüzden aslında konu ‘sınav olsun mu olmasın mı, bu çocuklar o zaman iyi okullara nasıl gidecekler?’ sorusu olmamalı bence. Asıl soru, bizim eğitim sisteminde açığımız nerde, eksik neresi ve biz bu eksiği nasıl gideririz üzerine düşünmeliyiz. Bence soruyu yanlış yere koyuyoruz. Soruyu buraya koyduğunuz zaman ‘e o zaman bu çocuklara yazık değil mi, onların da aslında diğer çocuklar gibi iyi eğitim alma hakkı engelleniyor,’ gibi bir yere gidiyor.”

Neşe Varna Uğurkan, üniversitede ders verdiği dönemde öğrencilerin bir önceki yıl öğrendiklerini, bir yıl sonra tamamen unutmuş olduklarını gözlemlemiş.

“Analitik düşünme, kodlamaya yönelik, kuramsal, uzaysal zekalarını çok geliştiren bir şey yok. Tam tersi, daha da sınırlayan bir yapı var. Evet çok fazla uyaran var, her şeyin de çok farkındalar, her tarafta birçok şeyi algılayabiliyorlar. Anayasadaki değişikliklerden tutun da, 5-6 yaşındaki çocukla bunları konuşabiliyorsunuz, çünkü sürekli olarak kanallar açık. Ama bunu bir tık öteye götürebilecek bir yapı yok. Genel bir kültürel değişime girmemiz gerekiyor. Şu anda hala tüketici ve kullanıcı pozisyonundayız. Meslek lisesinden olsun, üniversiteden mezun olanlar olsun, mühendislik alanında bir televizyonun arkasını açar öğrenmeye çalışırdı çocuklar. Öyle bir alan yok. Çok da araştırmaya yönelik, laboratuvarlara yönelik çalışmalar olmuyor benim gördüğüm kadarıyla. Dolayısıyla çocuk biraz ezberleyerek, verilmiş şeylerle uyarılarak, evet sorulara doğru cevaplar vererek, unutmak üzere geliyor, üniversite sınavını kazanıyor. Ben üniversitede de ders verdim, kendi alanımla ilgili olarak değişik üniversitelerde. Hacettepe’de başlamıştım, Bahçeşehir, Işık, Okan, Doğuş… Üçüncü sınıfta gördükleri bir konunun üstüne dördüncü sınıfta onu kullanarak uygulamalı bir şey yapmaları lazım, ama üçüncü sınıfta geçtikleri halde o konudan hiçbir şey hatırlamıyorlar. Matematik bile ezberlenir mi diyorsunuz. Evet, ezberlenmiş oluyor. Bugünkü değer hesabı gibi düşünebilirsiniz aslında. Pratikte ilkokul mezunu ya da ortaokul mezunu bir kişinin zaten uyguladığı bir şeyi formülleri ezberleyip ezberleyip, sınavları geçip tam kullanacakları sırada ‘ay, of, 13 dersimiz var,’ diyorlar. 15-20 yıl okullarda geçiyor, labirent gibi, sonuçta bir şeye de yaramıyor. Mesela hep soruyorlar bana, ‘kızım üniversiteyi bitirdi, master yapsın mı?’ Master da bir şekilde erteleme. Ondan sonra master’ını da yapıyor geliyor, ‘ne yapsak, nerede işe koysak, var mı tanıdık?’ Ertelenmiş bir şey var.

Belki de bu kadar çok üniversite mezununa gerek yok. Aslında ara kademede çalışanlara, güvenebileceğiniz bir çocuk bakıcısı, güvenebileceğiniz bir elektrik tamircisine ihtiyacınız var. Ya da hastanelerde doktordan ziyade nitelikli hasta bakıcı, hemşireye ihtiyacınız var. Mesela Koç’un projesiydi ‘Meslek Lisesi Memleket Meselesi,’ ara elemanla ilgili ihtiyaç var ama rağbet görmüyor. Ben bankacılık sigortacılıkla ilgili Marmara Üniversitesi’ne bağlı Kavram Meslek Yüksek Okulu’nda program başkanlığı yapmıştım bir dönem. İki senelikti ve dikey geçiş yapmak durumundaydılar. Sektör iki senelik yüksek okul mezununu, kendi branşındaki yüksek okul mezununu istihdam etmek istemiyor çünkü dört senelikler de var. O kadar çok rekabet var ki en iyi öğrencim bile çağrı merkezi çalışanı oldu bir bankada.”

“Çerçeveyi belirleyince hizmet sağlayıcılar ortaya çıkacak.”

Neşe Varna Uğurkan, TEOG’un kaldırılmasının sebeplerinden biri olarak dile getirilen “farklı başarı seviyesindeki öğrencilerin bir arada okumasıyla başarısız öğrencilerin ve okulların ortalama başarı düzeyinin yükselmesi” amacına ulaşılamayacağını savunuyor.

“Bence İstanbul’un ülkenin diğer yerlerinden çok da bir farkı kalmayacak. Geniş bir kırsal kesim gibi olacak. Fırsatını bulan yurtdışına gidecek ya da parası olan özel okullarda okuyacak. Hükümet diyor ya, ‘daha iç içe olsunlar, daha dengeli bir dağılım olsun. Üniversite sınavında imam hatiplilerin başarısı belli, lisede öğrenciler iç içe okurlarsa biri diğerinden etkilenir, sonuçlar uçlarda olmaz.’ Ben tam tersi olacağını düşünüyorum çünkü herkes çekecek kendini. Daha iyi öğrenciler kaçış yolu arayacak. Ekonomik durumu çok iyi olmayan, özel okul ya da yurtdışı gibi bir şansı olmayan öğrenciler yakınlarındaki okula gittiklerinde başarılı olup kendilerini göstermek yerine diğer çocuklara ayak uydurmaya çalışacaklar.”

Aşağıdaki tabloda MEB 2016/2017 İstatistik Yıllığı’ndan derlediğim ortaokul ve lise düzeyinde okul ve öğrenci sayıları görülüyor. Bu istatistiklere bakıldığında, İmam Hatip liseleri ve ortaokullarında toplam öğrencilerin %12’si kadarının okuduğu görülüyor. Belki de çevremdeki çoğu kişi çocuklarını özel okullara gönderdiği için beni şaşırtan, toplam öğrencilerin ne kadar düşük bir yüzdesinin özel ortaokul ve liselerde okuduğunu görmek oldu. Özel liselere yerleştirme için yeni bir sınav yapılsa bile, öğrencilerin %10’undan düşük bir kesimi bu liselere yerleştirilebilecek. Ayrıca Fen, Sosyal bilimler liseleri ile bazı “köklü” Anadolu liselerinin de kendi sınavlarını yapabileceği söyleniyor. Cumhuriyet’ten Ozan Çepni’nin 3 Ekim 2017 tarihli haberine göre, 2013 yılında tüm düz liseleri Anadolu, İmam Hatip ve Meslek liselerine dönüştüren Milli Eğitim Bakanlığı, “iyi” Anadolu liseleri ile diğerleri arasında ayrıştırma sağlayabilmek için, 2013 yılında Anadolu lisesine dönüştürdüğü düz liseleri yeniden düz liseye dönüştürmeye hazırlanıyor. Giriş sınavlarına, okulundaki not ortalamasına göre en yüksek %5-%10’luk dilime giren öğrencilerin alınması düşünülüyor.

Gerçi yazının başlığı Kayahan’ın bir şarkısına atıfla “Sınıflarda ışıksız,” ama öğrencilerin önemli bir yüzdesi sınıflara bile giremiyor. Ortaokul seviyesinde 200,000’e yakın, lise seviyesinde ise 1,5 milyonu aşkın öğrenci açıköğretimde öğrenim görüyor.

istatistik

Şu anda ortaokul ve lise seviyesinde özel okullar toplam öğrenci sayısının küçük bir dilimine hizmet veriyor olsa da, Neşe Varna Uğurkan yeni özel okulların açılacağını savunuyor.

“İnovatif çözümler muhakkak bulunacaktır. Dersanelerin yerine etüd merkezlerinin açılması gibi, yeni vakıf okulları açılabilir. Mesela Beykoz’da Nun Okulları var. Bütün yol daraldı, setler çektiler, kız-erkek ayrı okullarda, yanında yurtlar var. Neredeyse bir köy büyüklüğünde bir bölge okul alanına ayrıldı. İslami modele göre bir öğretim modeli var. Çizilecek modele göre talep ne yöndeyse orada hizmet sağlayıcılar hemen çıkacaktır diye düşünüyorum.”

Özlem Aydın’a, belli bir ideolojideki okulların çoğalmasının ve geniş kesimlere burs vermesinin, devletin iyi bir alternatif yaratamadığı bir ortamda ekonomik durumu iyi olmayan öğrencileri bu okullara mahkum edip etmeyeceğini soruyorum.

“Beykoz’da açılan okulu biliyorum. Yurtdışındaki Katolik okullarını model alan bir okul bu. Sermaye de el değiştirdiği için elbette para orada, imkanlar orada ve eğitime yatırım yapıyorlar. ‘Aman bunlara izin vermeyelim, kapatalım bu kapıları’ demek yerine alternatifleri çoğaltalım. O zaman biz de daha bilimsel okullar açmaya çalışalım. Daha 21. yüzyıl becerilerini veren sistemler kurmaya çalışalım. Hep 1-0 mantığında çalışıyoruz. Ama arada gri bir bölge de var. Ve orada alternatif üretememek, biraz da bizim ayıbımız. Özellikle entelektüel ve aydın kesim olarak geçinen bizlerin.”

Neşe Varna Uğurkan, yeni sistemin muhtemel sonuçlarından bahsederken, ilginç bir noktaya değiniyor: Öğrencilerin büyük çoğunluğunun adrese dayalı bir şekilde okullara yerleştirilmesi durumunda, emlak piyasasının bu durumdan etkilenmesi kaçınılmaz.

Eğitim sistemi nasıl iyileştirilebilir?

Özlem Aydın, kafasındaki ideal sistemi şöyle tarif ediyor:

“Olması gereken eğitim modeli nasıl olmalı? Tüm devlet okullarında aslında temel standartta bir eğitim verilebilmeli. Bilim, teknoloji, 21. yüzyıl yaşam becerileri dahil. Bunun dışında Montessori, High Scope, PYP gibi ekol okulları olmalı. Ekol okullarının içine belli bir ideolojiyi takip eden okulları bile katabilirsiniz. Bunu tercih eden, benim hayattaki duruşum budur diyen veli çocuğunu oraya göndersin ve herkes kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşasın. Bunun dışında başka imkanlar sunan özel okullar da olabilir. Yurtdışında da bunun örnekleri böyledir zaten. Özel okula gitmek isteyenler zaten bunu ekol okulu seçer gibi bir seçimle yaparlar. İngiltere’de de özel okullar var, Amerika’da da özel okullar var. Ama geri kalan tüm öğrenciler aslında temel bir noktada aynı eğitimi alma şansına sahipler. Ondan sonrası biraz keyfekeder ya da seçim oluyor. O zaman o özel okullar kendi öğrencisini seçerek de alabilir. Ben şu sınavı yapacağım, şu kalifikasyondaki çocukları alacağım da diyebilir. O başka bir konu. ‘[Sınav kaldırılınca] bu çocukların iyi eğitim hakları engellendi’den çok, ‘iyi eğitimi biz herkese nasıl ulaştırabiliriz? Bunun araçları neler? Ya da niye şimdi ulaştıramıyoruz’a bakmamız lazım.”

Özlem Aydın’a, Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim sistemini genel olarak iyileştirmek gibi bir çabası olup olmadığını soruyorum.

“Açıkçası sanmıyorum diyeyim. Keşke olsa diyeyim. Milli Eğitim’de insanı umutlandıran şeyler de oluyor. Geçmiş müfredat değişikliğinde mesela Ziya Selçuk gibi eğitim alanında da çok emek vermiş akademisyenlerin yer aldığı bir grupla hazırlanan bir takım modeller vardı. Gerçekten güzel bir değişim yakalandı. Evet hazır olunmadan yapılan bir değişimdi, öğretmen eğitimlerinde siz bu ‘hands on’ eğitimin nasıl yapılacağını vermeden, bir öğretmenin daha yaşantısal bir eğitim modeline nasıl geçeceğinin eğitimini vermeden geçmeniz çok zor ama, niyet, arka plandaki niyet evet iyiydi ve bu tarz girişimlerle, elini biraz daha taşın altına koyan insanların ortaya çıkmasıyla bir takım değişimler yapılabilir. Ama aslında eğitimi kökten bir çözüm olarak, bir politika olarak değiştirmek gerekli. Tabii ki o günümüz ideolojisinden, yönetim ideolojisinden farklı düşünülmediği için, ‘o geldi bu sistem oldu, bu hükümet gitti, bu sistem geldi’den öteye geçemiyoruz biz. Topluca bir eğitim politikası değil de, o sırada iktidarda olan ideolojinin politikası olarak götürdüğümüz için, tutarlı politikalar izleyemiyoruz. O yüzden tabii ki biraz daha karamsar olduğumu söyleyebilirim bu anlamda. Böyle bir arka plan düşüncesi olduğunu sanmıyorum açıkçası.”