“Bildiğimizi sandıklarımız,” “bilmediğimizi bildiklerimize” karşı

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Bu yaz, çok uzun zaman sonra gerçek bir tatil yapabildim. İşler ve güçler kenarda bekledi; ben uyudum, düşündüm, okudum, yürüdüm, ailemle vakit geçirdim. İnsan beyninin diğer tüm meşguliyetlerini (tümünü olmasa da, en azından yoğun meşguliyetlerini) kenara bıraktığında okuduklarından daha fazlasını alabiliyormuş meğer. Sadece kendi kendime okumakla da kalmadım; bazen anneme, bazen kuzenime sesli okudum; sonra okuduklarımın düşündürdüklerini anlattım, tartıştık bazen, bazen yeni bilgilere vakıf olduk ailecek. Onca okuma seansından sonra ise, benim için bu yaza damgasını Christopher Chabris ve Daniel Simons tarafından kaleme alınan kitap vurdu.

Kitap da yeni değil, kitabın temel taşını oluşturan deney de yeni değil, ama bu tatili beklemiş işte bu kitap da, tarafımdan okunmak için. Bir kısmınızın bu deneyi hiç duymamış olacağını ümit ederek, sizlerden okumaya devam etmeden önce aşağıdaki deneye katılmanızı rica ediyorum. Videoda Türkçe altyazı yok; dolayısıyla ben sizi yönlendirmeye çalışayım. Videoda basketbol topunu birbirine pas veren oyuncular göreceksiniz. Deneyde sizden istenen, beyaz t-shirt giyen oyuncuların topu kaç kere pas verdiklerini saymanız.

Bu deneye katıldığınızı varsayarak devam ediyorum. Kaç paslaşma sayabildiniz? Rakamla yazmadım ki, gözünüz satırlarda kayacak olursa, cevabı net bir şekilde gör(e)meyin; cevap on altı. Peki, oyuncular paslaşırken aralarından geçen gorili fark ettiniz mi?

“Ne gorili yahu?” deyip deneyi yeniden izleyenleriniz olacaktır; eğer onlardan biriyseniz, merak etmeyin, ben dahil bu deneye katılanların yaklaşık %50’si gorili görmemiş. Tekrar izlediğinizde ve gorilin görüneceğini bildiğinizde ise ne kadar da net görünüyor, utanmadan göğsünü bile yumrukluyor. Bu deneyin ve kitabın ismini daha üst satırlarda zikretmememin sebebi de buydu; siz deneyi izlemeden “goril” meselesinin sizin için hala beklenmedik kalmasını istedim.

Chabris ve Simons’un bu ünlü deneylerine dayanarak kaleme aldıkları Görünmez Goril: Gündelik Yanılsamalar Hayatımızı Nasıl Yönlendiriyor? isimli kitaplarının ana fikrini şöyle anlatmaya çalışayım: Baktığımız her şeyi görmediğimiz atasözlerimize ve deyimlerimize bile yansımıştır, ancak özellikle ve dikkatlice baktığımız her şeyi gördüğümüz yanılgısındayızdır. İşte bu duruma, dikkat yanılsaması deniyor. Yani, “olsaydı muhakkak görürdüm” savı bir şehir efsanesi. Keza bu deneyde de paslaşmaları kaçırmamak için muhtemelen vücudunuzu doğrulttunuz, ekrana yaklaştınız, o an belki dinlediğiniz haberlerin sesini kıstınız ve videoya konsantre oldunuz. Beyaz t-shirt giyen oyuncuların paslaşmasına o kadar odaklandınız ki, aynı karede oyuncuların arasından geçen gorili görmediniz bile.

Gorili görmüş olanlarınız ya da bu deneyi zaten önceden bilenleriniz olabilir. Ne yazık ki onlarla bu deneyimi aynı şekilde yaşamadığım için empati kuramayacağım, ama Chabris ve Simons’un altını özellikle çizdikleri üzere, gorili görebilenler, göremeyenlerden daha zeki ya da daha dikkatli değiller. Sadece deneyde beklenmedik bir şey olma ihtimaline karşı daha hazırlıklıydılar ve sanırım bu daha çok kişilik özelliği denilebilecek bir kategoride değerlendirilebilir.

“Olsaydı Muhakkak Görürdüm”

“Hiç de değil” diyor Chabris ve Simons, pek çok farklı deneyin bulgularına ve kamuya mal olmuş belli başlı vakalara atıfta bulunarak. Benim en çok ilgimi çeken kısımlardan birisi ise, araba sürücülerinin bakmaları ve görmeleri üzerine odaklanan bölüm oldu. Gözlerimizi yoldan ayırmadığımız müddetçe, her şeyi görebileceğimize olan inancımızın ne kadar da yanlış olduğunu pek çok farklı örnekle anlatmışlar. Gerçekleşen trafik kazalarının pek çoğunda kazaya dahil olanların “son anda karşıma çıktı”, “birdenbire önümde belirdi”, “yola çıktığını görmedim” ve buna benzer savlarının olduğunu anlatıyorlar. Yola bakıyor olmamız, yoldaki ve etrafımızdaki her şeyi algılayabiliyor olduğumuz manasına gelmiyor; özellikle de beklenmedik durumlar ve hareketler karşısında. Dolayısıyla dikkatimizi daha fazla dağıtabilecek her durumdan özelikle kaçınmamız gerektiğini belirtiyorlar. Bu yazıda esas değinmek istediğim konu bu olmasa da, söylemeden edemeyeceğim. Cep telefonunuzu ellerinizi kullanmadan da kullanıyor olsanız, yani karşı tarafla kulaklık ya da aracınızın bluetooth sistemi üzerinden de konuşuyor olsanız, fiziksel olarak sizinle aynı mekanı paylaşmayan birisiyle iletişimde olmanız dikkat edebileceğiniz unsurların azalmasına yol açıyor. Lütfen, trafikte hem kendiniz hem de başkaları için tehdit oluşturabilecek tüm dikkat dağıtıcılardan uzak durun!

Son telkinim, kamu spotu niteliğindeydi, biliyorum; ama dediğim gibi, söylemeden geçemeyecektim. Bu hususa değindikleri bölümde dikkat yanılsaması konusunda ne yapılabileceğini de anlatmaya çalışıyorlar. Yapılabilecek tek şey var! Dikkat yanılsamasının varlığını kabul etmek. Yani, “olsaydı muhakkak görürdüm” değil, “olabilir, göremeyebilirim, dolayısıyla … yapma(ma)lıyım” dememiz gerekiyor. Bulunduğunuz duruma, bakıp da görmeme ihtimalinizin olduğu şeyin önemine göre “dolayısıyla … yapma(ma)lıyım” kısmını siz doldurabilirsiniz.

Kitaptan bir alıntı yaparak bu yazıda esas değinmek istediğim meseleye doğru yola devam etmek istiyorum:

Dikkat yanılsaması bu kadar yaygınsa, insan türü nasıl sağ kalıp da bunun üzerine yazabildi? Atalarımız niçin beklenmedik yırtıcılara yem olmadı? Bakarkörlük ve ona eşlik eden dikkat yanılsaması kısmen modern toplumun bir sonucudur. Atalarımızın da benzer dikkat sınırları vardı, ama onlar pek o kadar karmaşık olmayan bir dünyada bunu fark etmiyorlardı. Nesne ya da olayların çoğu ani dikkat gerektirmiyordu, ama teknolojinin ilerlemesi bize çok daha fazla, çok daha sık ve çok daha acil dikkat isteyen araçlar getirdi. Görüş ve dikkatimizin nörolojik devreleri yaya hızına uygun, otomobil hızına değil. Yürürken beklenmedik bir olayı fark etmekte birkaç saniye geç kalmanızın genelde bir sakıncası yoktur. Oysa araba kullanırken beklenmedik bir olaya tepki vermekte saniyenin onda biri kadar gecikmeniz ölümünüze (ya da başkasının ölümüne) yol açabilir. Hız arttıkça dikkatsizliğin etkileri de artar, çünkü yüksek hızda gecikme, hata getirir (Chabris ve Simons, 2010: 48-49).

Hız

Nörolojik sistemimizin adapte olabileceği hız… Şimdi benimle bir ufak egzersiz daha yapmanızı rica ediyorum (ve ümit ediyorum, fanzinin elinizde olduğu şu an, olağan bir hafta içi çalışma gününün gece saatleridir). Bugününüzün hızı için 0 ile 10 skalasında bir değer tayin edecek olsanız, kaç derdiniz? Peki, normal bir gününüz bu hızda mı geçiyor? Normaliniz daha hızlı ya da daha yavaş olabilir elbette. Ama bu fanzinin ulaşabildiği yerleşim yerlerini göz önünde bulundurarak yapacağım tahmine göre 6’nın altında bir değer belirtmemişsinizdir.

Peki, acaba bu hız ile neleri kaçırdınız bugün? Bilincinde olarak kaçırdığınız, zamanınızın yetmediği bir şeyler var mı? Bir günün 24 saat oluşuna, hatta insanın hala uykuya ihtiyacı olan bir organizma olduğuna kahrediyorsunuz belki bazen siz de benim gibi. Ya, farkında ve bilincinde olmadan kaçırdıklarımız? Zamanımızın yetmedikleri? Algılayamadıklarımız? “Olsaydı muhakkak görürdüm” deyip de göremeden yanından geçip gittiklerimiz?

Yine belki bazı okurlarımız Yan Yol’da duymuş ya da sosyal medya hesaplarımızda görmüş olabilirler, bu yazıyı kaleme aldığım şu günlerde, Asena ve Simena Soydaş, Tuba Duran ve ben Türkiye’de Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’nın koordinasyonunda gerçekleştirilen Steptember kampanyası kapsamında, her gün Cerebral Palsy’li çocuklar için 10.000 adım atıyor ve sosyal çevremizden Cerebral Palsy’li çocukların hayatlarına bir pozitif dokunuş sağlamak için bağış topluyoruz. Ortalama bir ofis çalışanının 3.000 adım attığı, kent içinde de genelde özel aracıyla hareket ettiği düşünülürse, Eylül ayı boyunca kişi başı her gün 10.000 adım atma sözü, hepimiz için büyük bir mücadele kaynağı oldu.

Bazen günlük koşturmacanın içerisinde 10.000 adım atmak için ayıracak ekstra vaktim olamadığından, özellikle Anadolu yakasında gideceğim noktalara yürüyerek (ve toplu taşımasız) gitmeye karar verdim. Sonuç? Yürüyüşlerim sırasında, havalara bakmaya, sağda solda neler varmış görmeye, mahallemin bildiğimi sandığım ama bilmediğimi keşfettiğim yeni köşelerini öğrenmeye başladım. Bu hazzı size anlatmama imkan yok. İstanbul’u sevmeyen bir şehir plancısı olarak, İstanbul’u sevebilme ihtimalimin olduğunu farkettim; keza yürüyüş hızında, bu şehir o kadar da “çirkin” gelmedi gözüme.
Yaya dostu kentlerimiz yok, ama İstanbul coğrafi özellikleri sebebiyle de halihazırda yürüyüş için oldukça zorlu bir parkur. Havaların mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği bu Eylül ayında her yere yürüyerek gitme çabamı, sonraki aylarda da devam ettirebilir miyim bilemiyorum, ama yazın okuduklarım Steptember sayesinde yaptığım bu yürüyüşlerle birleşince, hayata bakış açımı değiştirmek için durduğum yeri değil, hareket hızımı değiştirmem gerektiğini daha iyi anladım.

Modern kentin takometresi

Olayları, yerleri ve şeyleri neden unuturuz? Modernite hatırlama yetimizi nasıl etkiler? Connerton modern toplumun belleğimizi nasıl aşındırdığını ele alıyor: İnsanüstü hız, öğrenilemeyecek denli büyük mega kentler, emek süreciyle bağı kopmuş tüketicilik, nasıl ve kimin ürettiğini bilmediğimiz nesneler, kent mimarisinin kısa ömrü, geçici işler, sürekli maruz kalınan görüntü bombardımanı, toplumsal ilişkilerin bulanıklaşması… Söz konusu olan bellek yitimi değil kişisel anı ve alışkanlık bile edinememek. Sherlock Holmes’un Watson’a sürekli olarak dediği gibi: “Görüyorsun ama gözlemlemiyorsun.”

Yukarıdaki alıntı, Paul Connerton’un Modernite Nasıl Unutturur başlıklı kitabının tanıtımından. Teknolojik gelişmeler ve fiziksel hareket hızımız, insanın doğasının adapte olabileceğinden çok daha süratli dönüşmüyor mu? Takip etmekte Y kuşağının dahi zorlandığı teknolojik gelişmeler, yeni teknoloji ile birlikte dönüşen sosyo-ekonomik sistemler, daha birisine alışamadan bir başkasının “eski”nin yerini alması… Şu son cümle, sadece teknolojik gelişmeler ve ürünler için de geçerli değil artık, ne yazık ki. Yaşam alanlarımız, ilişkilerimiz, hobilerimiz, haftanın en çok dinlenen şarkısı, yılın en çok hit alan videosu… Bunca değişim hızına adapte olabilmemiz mümkün değilse, dün ne yediğimizi unutmamız doğal değil midir?

Peki ya bu kadar hızlı değişir, dönüşür ve unuturken, bildiğimizi sandığımız şeyleri gerçekten biliyor muyuz? Tükettiğimiz şeyleri, tükettiğimiz kişileri, tükettiğimiz mekanları biliyor muyuz? Yoksa bildiklerimiz ve bilgimizin derinliği de bir yanılsama mı? Chabris ile Simon’un kitabından bir soruyu yöneltmek istiyorum size; “Şu nesnelerin hepsi üzerine düşünün, sonra da bilginize 1 ile 7 arasında not verin: Arabanızın hız göstergesi, fermuar, piyano tuşu, sifon, kilit, helikopter, dikiş makinesi” (2010:132). Hangisine en yüksek notu verdiyseniz, o nesnenin nasıl işlediğini meraklı bir çocuğa açıklar gibi açıklamaya çalışın. Hatta bence bunu içinizden ve sessizce değil, dilbilgisine uygun cümlelerle sesli olarak yapmaya çalışın.

Sifonun nasıl işlediğini bildiğinizi mi düşündünüz örneğin? Acaba sadece nasıl çalıştırdığınızı mı biliyorsunuz? Sifonun içini açıp mekanizmasını kurcalarsanız hangi parçanın ne işe yaradığını anlayabilirsiniz elbette, ama bunu zaten halihazırda bildiğinizi varsayarak “evet, biliyorum” derseniz, o meraklı çocuk “peki neden sifona basınca su akıyor?” diye sormaya başladığı andan sonra ikinci ya da üçüncü “neden”de takılıp cevapsız kalabilirsiniz. İşte size bir yanılsama daha; bilgi yanılsaması… Bildiğimizi sandıklarımız…

Etrafımız bunca nesneyle ve insanla doluyken, neyi ne kadar bilebiliriz ki? “Sifonun nasıl işlediğini bilmeme gerek yok ki, bunun için sıhhi tesisat ustası var” diyor olabilirsiniz ve bu söylediğinize tamamen katılıyorum. Ancak, esas mesele, bilmediğimizin ve algılayamadığımızın farkında olmamız gereken şeyler…

Evet, ben de bu yazıyı önümdeki bilgisayarın tuşlarına basarak yazıyorum. Bu tuşları ve bu bilgisayarı kullanmayı biliyor olmam, bu tuşların her birinin nasıl işlediğini anladığım ya da bildiğim manasına gelmez. Evet, bilmek “zorunda” da değilim, ama bilmediğimi bilsem iyi olur sanırım. Belki o zaman neleri kaçırdığımı da anlayabilirim.