Eşitsizliğin evrensel dili: Kaygılar

Nihan Akyelken, n.akyelken@gmail.com

nihan cmyk2
Çizim: Pınar Dönmez

Ekonomik büyüme için kullanılan ölçütler ve büyümenin nasıl yorumlanması gerektiği hakkındaki tartışmalar 2008 sonrası dönemde daha da hareketlendi. Hatta nasıl büyüyoruz, kimler bu büyümeden faydalanıyor, kalkınma politikaları ne kadar kapsayıcı gibi ülkeler ve bölgeler ölçeklerindeki sorular, kişisel sorgulara evrildi. Ne tüketiyoruz, ne istiyoruz, neye ihtiyacımız var, neye sahibiz, neye sahip olmak istiyoruz ve neden? Modern dünyanın bu müthiş önem taşıyan tartışmaları her zamankinden daha değerli; zira günlük hayatın kaygılarını doğrudan var eden eşitsizlik eğilimleri gittikçe daha belirginleşti.2018 Dünya Eşitsizlik Raporu’nun en çarpıcı bulgularından biri önemli bir eğilime işaret ediyor: 1980’den beri dünyanın en zengin yüzde birlik kesiminin varlığı, küresel büyümenin yüzde 27’lik kısmına tekabül ederken, daha yoksul yarısınınki ise yalnızca yüzde 12’sine tekabül ediyor (Alvaredo vd., 2017). Diğer bölgelere oranla ekonomik eşitsizliğin bölgesel ölçekte daha düşük olduğu Avrupa’nın çeperlerinde diyebileceğimiz İngiltere ve Türkiye, gelir eşitsizliği konusunda özellikle kötü bir performans sergiliyor. Kültürel, kurumsal ve ekonomik yönden oldukça farklı iki ülke. Ancak, nasıl ki, herhangi iki insan – fiziksel dirençleri farklı olsa da – açlığı eninde sonunda benzer şekilde hisseder; eşitsizliğin bireysel hayatlar üzerine etkileri de bir nevi evrensel.

Son yıllarda derlenen veriler, eşitsizliğin kimi koşullarda ekonomik büyüme ile gelen kabul edilebilir bir etki olduğunu savunan argümanların aksine, sağlık ve mutluluk üzerinde olumsuz etkilerini açıkça ortaya koymakta. Uzun yıllar, refah seviyesi yüksek ülkelerdeki eşitsizlik eğilimlerini yerinde yorumlarıyla paylaşan Danny Dorling’in birkaç ay evvel çıkan son kitabı Eşitlik Etkisi bu savı doğrulayan geniş ölçekli anlatıları açısından önemli bir çalışma. Dorling (2017), eşit ve adaletli toplumların daha sağlıklı, daha mutlu, daha yaratıcı ve olumsuz çevresel etkilere daha az maruz kalan insanlardan oluştuğunu göstererek iyimser bir tablo çiziyor.

Özellikle ciddi sağlık riskleri taşıyan çevresel etkenlerin, ekonomik eşitlilik oranıyla doğrudan ilişkilendirildiği gözlemleniyor. Çevresel salınımların yarısı dünyanın en zengin yüzde onluk kesimine ait (Oxfam, 2015). İngiltere’nin zengin kentlerinden Oxford’da hava kirliliğinin bir eşitsizlik sorunu olduğu ortada: kentin en yoksul yüzde beşini oluşturan hanelerin yaşadığı yerler, aynı zamanda kentin Avrupa Birliği düzenlemelerine göre kabul edilebilir sınırları aşan hava kirliliğinin olduğu alanların üçte ikisini oluşturmakta (Barrass, 2017). Kentin bu yoksul bölümlerinde, halkın neredeyse yarısından fazlasının arabaya erişimi yok; ancak aynı kesim, yaşadıkları mahallelerden dolayı, ciddi bir hava kirliliğine maruz kalmakta. Sosyoekonomik yönden daha avantajlı grupların günlük hayatlarının dezavantajlı gruplar üzerinde yol açtığı etkilerdeki adaletsizlik de, yaşam koşullarının daha eşit olduğu toplumların geneline etki eden yüksek refah seviyeleri de ortada.

1989 yılında, Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu için önderlik ettiği raporla sürdürülebilir kalkınmayı siyasi ve uluslararası kalkınma söylemine taşıyan Norveç Eski Başbakanı Go Brundtland, çevrenin yaşadığımız yer, kalkınmanın ise o çevrede hayatımızı geliştirmek için yaptığımız aktivitelerden ibaret olduğunu söyleyerek aslında en basit anlamıyla çevre ve kalkınmanın ayrılamaz olduğunu vurgulamıştı. Çevresel etkilerin ekonomik büyümeden ayrımı konusundaki çabalar ve kalkınma ve büyüme arasındaki bariz farkın siyasal söylemde daha belirgin hale gelmesi elbette buna dikkat çekmekte. Ancak, kalkınmanın bir süreç ve bu sürecin oldukça bağlamsal olduğu, kentten kente bölgeden bölgeye değişeceği gerçeği, kimi sürdürülebilir büyüme anlatılarının geçerliliğini sorgulamamıza yol açıyor. Sürdürülebilirliğin kendi içinde çelişkileri olduğu da açık. Örneğin, iklim politikaları ile Avrupa ülkeleri sınırlarında kısıtlanan üretimin dışarıya kayması, kimi yerlerde karbon salınımının yalnızca coğrafyasını değiştirdiğine işaret eder. Tüketim şekilleri, sınırlanan üretime göre değiştirmiyor çünkü.

Sürdürülebilirlik; tüketim, ihtiyaç ve talep yaratımını sorgulamadan çözülemez. Ancak, talep ve ihtiyaç arasındaki gözle görülür fark, neredeyse örgütlü bir yol haritasına göre ilerleyen sorumluluktan kaçma hali ile yok ediliyor. Hâlihazır hizmet veya ürünün “yeşili” değil de; daha azı veya hiç olmaması gerektiği genellikle gözden kaçıyor. Altı doldurulamayan “çocuklarım için…” diye başlayan ve biten cümlelerin sorumluluğu – misal – alternatifi olan o arabaya tek başına binip yollara çıktığınızda size yönelir. Sürdürülebilirlik bağlamında çaresizlik, çoğunlukla çaresi olmama durumu değil, kaygıyı besleyenin, sorunun sorumluluğunu üzerinden atmasından kaynaklıdır. Eşitsizlik eğilimleri büyümenin sürdürülebilirliği ve sürdürülebilirliğin çelişkilerini belirgin hale getirdikçe, toplumu etkileyen yanlış gidişatı kendimizden bağımsız olarak görmek gittikçe zorlaşacak.

• Alvaredo, F., Chancel, L., Piketty, T., Saez, E. ve Zucman, G. World Inequality Report 2018. World Inequality Lab.
• Barrass, K. (2017). Polluted Cities: How the Government’s Air Quality Plan will Impact on Brighton and Hove, Bristol, London and Oxford. Green Party UK.
• Dorling, D. (2017). The Equality Effect: Improving Life for Everyone. Northampton: New Internationalist Publications.
• Oxfam (2015). Extreme Carbon Inequality. Oxford: Oxfam Media Briefing.

Reklamlar