Kapitalizm ve mekanın konotatif anlamı: mekan, beden ve yabancılaşma

Beril Açıkgöz, berilacikgoz@gmail.com

Beril_gorsel
Görsel: Beril Açıkgöz

Mekan, üzerine çok şey yazılıp çizilen bir kavram. Peki nedir bu mekan? Bundan on beş-yirmi yıl önce bu soruyu sormuş olsaydık alacağımız yanıt uzay, kozmik mesafeler veya matematik biliminin tanımladığı gibi Kartezyen mekan, Öklitçi mekan, sonlu mekanlar veya fizik biliminin ilgi alanı olarak belli soyutlamalara dair bir tanım olurdu. Dil bir gösteren olarak, mekanın belirli bir kullanımına dair, bir pratiğe karşılık gelecek kodlar üretir. Aslında bu sayede mekan zihnimizde daha somut bir şeyler çağrıştırabilir: Örneğin tiyatro, oturma odası, semt pazarı vb. Mekan kelimesinin anlamına bakacak olursak, TDK’nın tanımına göre mekan: (1) (isim) yer, bulunulan yer; (2) ev, yurt; (3) (gök bilimi) uzay. Nişanyan sözlükte ise mekan kelimesinin etimolojik olarak Arapça kevn kökünden geldiği yazmaktadır: Arapça kwn kökünden gelen makān مكان “varoluş, var olunan yer, konum” sözcüğünden alıntıdır. Sözcük Arapça kāna كون “var idi” fiilinin mafal veznine karşılık gelir; Arapçada “varolma” anlamını üstlenmiş olan kwn kökü, diğer Sami dillerinde “(bir yerde) durmak” ve “(ayakta) durmak” anlamlarını taşımaktadır.

Mekan sabit ve değişmez bir şey midir? Lefebvre (2014b:25) mekanın karmaşık bir süreç olduğunu söyler: Yeni, meçhul mekanların, kıtaların ya da evrenin keşfi; her topluma özgü mekansal örgütlenmenin üretimi; yapıtların, manzaranın, anıtsallığı ve dekoruyla birlikte şehrin yaratılması. Farklı tarihsel dönemlerde mekanın kendisi ve algılanışı da farklı olmuştur. Mekan eylemlerimize yer sağlayan pasif bir şey olmanın ötesinde, ekonomik ilişkiler sisteminde yeniden-üretim ilişkilerini ve yeniden üretimin toplumsal ilişkilerini içeren toplumsal bir üründür. Kapitalist sistemde kullanım değeri değil değer üretilmek, dolayısıyla meta üretilmek zorundadır. Bu durumdan mekan da nasibini alır ve o da artık niceliksel bir değere indirgenerek metaya dönüşür. Mekan farklı ekonomilerde, bu ekonomilerin değişim koşullarıyla birlikte yeniden üretilir, toplumla birlikte yeniden örgütlenir.

Batı’da aydınlanma düşüncesinin öncülük ettiği endüstri devrimi ile birlikte kitlesel üretim ve kitlesel tüketim dönemi başlamıştı. Fordizm üretimin standardizasyonu mantığına dayanmaktaydı, bu da bir örnek veya farklılıkları fazla olmayan ürünlerin otomasyon yolu ile kitlesel olarak üretimi anlamına gelmektedir. 1970’lere gelindiğinde kar oranlarında gözlenen düşüş eğilimi ile birlikte Fordizm krize girdi. Bu krizden çıkabilmek için yapılması gereken sabit sermayeyi küçültmekti. Böylece üretim uluslararasılaşma şeklinde parçalanırken, üretken sermaye de dünya ölçeğine saçılmaya başladı. Üretim parçalara bölünerek, aynı mekânda bulunma zorunluluğundan bağımsızlaştı. Örneğin Fordizm döneminde mekansal olarak hepsi aynı fabrikada ya da şirket bünyesinde yürütülen işlerin, uzmanlaşan şirketler tarafından yapılması durumu ortaya çıktı. Haliyle bu durum üretim sürecinde mekansal parçalanmayı da beraberinde getirdi.

Dönem bir yanda krizlerin patlak verdiği, diğer yanda art arda savaşların yaşandığı bir dönemdi ve sonunda modern çağ dediğimiz bu çağdan bize kalan, modern savaşların yıkıntıları arasından doğrularak hayatta kalmaya çalışan koca bir insanlık oldu. Genel anlamda parçalanma sadece sabit sermayede gerçekleşmedi; teknoloji, kültür, ekonomik etkinlik ve mekanda da kendini gösterdi.

Son dönem sosyal bilimlerde, edebiyatta, sinemada dünyanın bu örselenmiş ruhuna dair koca bir külliyat var. Örneğin Kafka (2003:192) “Nesnelerin tümünde içi oyuk bir mekan beni ayırıyor, bu mekanın sınırına kadar bile sokulamıyorum” diyordu. Stephen Zweig (akt. Pappenheim, 2002:35) Dünün Dünyası kitabında “bir noktadan sonra, kendime ait olduğum duygusunu kaybettim. Kendi öz benliğimden gelen doğal kimliğimin bir parçası sonsuza dek yok edilmişti,” diyordu. Heidegger (akt. Pappenheim, 2002:22) evsizliğin evrensel bir kader haline geldiğini söylüyordu. Şehirdeki yabancılaşmış bireye örnek olarak Jean-Luc Godard’ın 1966’te çekilen Une ou Deux Choses Que Je Suis D’Elle (Onun Hakkında Bildiğim Bir veya İki Şey) ve Mathieu Kassovits’in yazıp yönettiği, 1995’te çekilen La Haine (Nefret) filmleri örnek gösterilebilir. Bu iki filmde de; “kentlerde böyle olursa kent sakinlerine ne olur ve ne kadar ‘sakin’ kalabilirler acaba?” sorusunun yanıtı aranır. Bu soruya verilecek yanıt ise bireyin kimliksiz, herhangi bir aidiyet duygusundan yoksun, yabancılaşmış halde katıksız bir öfke duygusu ve dışlanmışlıkla karşı karşıya olduğudur. İnsanların kişilikleri için hiç boş alanlarının kalmadığı, tam anlamıyla varolabilmeleri için alan kalmayan kentte böylesi bir yabancılaşmayı izlemek mümkündür.

Ekonominin düzensiz gelişmesi ile ekonomik kuralsızlaşma, devletin daraltılmış rolü, toplumsal düzensizliğin sonucu olarak teknoloji ve fiziksel yeniden yapılandırmanın olağanüstü hızı belirsiz bir gerilim ortamı yaratır. Bu ortamdaki bireye ne olduğu ile ilgili pek çok sosyal bilim çalışması mevcuttur. Ancak hemen bütün anlatıları genel anlamıyla kapsayan kavram yabancılaşmadır. Yabancılaşma şartlara bağlı olarak pek çok anlam olasılığını barındıran ancak ayrıntılı bir şekilde düşünülerek tasarlanmış ve pratik kullanımda oldukça basitleştirilmiş bir kavramdır. Bir kafede otururken bir anda arkadaşınızın ‘ay off çok yabancılaştım’ demesinden bahsetmiyorum. O da var, ama söylemek istediğim kavramın bilimsel kullanımı da biraz böyle. Ben mekan boyutunu ele aldığım için bireylerin bedenlerinin mekana ve mekan dolayımıyla birbirlerine yabancılaştığını iddia ediyorum.

Yer duygusunun olmadığı ve bulunmanın hemen her zaman belli bir amaca yönelik olduğu modern dünyada mekan yabancılaşmayı hicveder. Mekan hareket amacının aracı haline gelmiştir. Büyük, geniş ve düz otoyollar bizi evden işe, işten eve veya eğlence mekanlarını ve alışveriş yapılabilecek yerleri bir arada bulabildiğimiz büyük alışveriş komplekslerine götürür. Ekonomik sistemin yarattığı tüketim kültürü, bireyin hiçbir zaman tüketimden uzak olmasına tahammül edemez ve sokaklar bile tüketim için organize edilen bir şebekeye dönüştürülür. Lefebvre Kentsel Devrim kitabında bu durumu özetle şöyle örnekler: Yayaların bu alan (sokak) içerisindeki sirkülasyon hızı; bir vitrinin önünden geçmek, vitrini fark etmek ve sergilenen nesneyi satın almaya imkan verecek süre kadar tolere edilebilmektedir. Böylece sokağın konfigürasyonu zorunlu çalışma, programlanmış boş zaman faaliyetleri ve ev arasında zorunlu bir geçiş noktası şeklindedir.

Şehirlerde yaşamak, gündelik hayatta pek çok insan ile temas etmek, etkileşim içinde olmak anlamına gelir. Böylesi bir karmaşa ve karşılaşma durumuna devamlı olarak maruz kalmanın bir sonucu olarak, gündelik hayatta çeşitli taktikler geliştiririz. Örneğin Kafka roman kahramanlarına isim vermek yerine alfabenin birer harfini verir. Biz de bazen Kafka’nın yaptığı gibi kökten bir isimsizlik olarak karakterleri birer maskeye indirger, onları salt rolleri ile tanırız.

Bu bahsini ettiğim gündelik hayatta karşılaşma durumunun gittikçe daha çok bir ‘sorunsal’ haline gelmesine ilişkin Bauman mekan üzerinden belli yaklaşımlar geliştirmiştir: Şehirde yaşamanın fiziksel yakınlığın etkisini “sıfırlama” anlamına gelen karmaşık bir sanatı gerektirdiğini ve bütün şehir sakinlerinin de bu sanatı öğrenip uyguladığından söz eder. Böylece mekanın parçalanması, mesafelerin artması, bedenlerin mekanda karşılaşma ihtimallerinin mümkün olduğunca asgariye indirilmesi empati duygumuzu, yani öteki kişileri bizim gibi özneler olarak kavrama, duygusal olarak benzer özellikler taşıdıklarını kabul etme yetimizi köreltir. Bauman’a göre (2013:51) bu duygu mesafe arttıkça zayıflar ve tükenir. Mekan, özne ile nesne arasındaki ayrımı keskinleştirir; insan benliği ile birey, varlık ile öz arasındaki bölünme artar ve çelişkiler de derinleşir. Lefebvre (2014b:7) her kent tipinin, bağlı olduğu toplumsal ilişkiler unutularak veya parantez içine alınarak inşa edildiğini söyler. Kimliksiz kentin, kimliksiz insanları…

Birey gündeliğini devam ettirebilmek için bir düzen kurmak durumundadır: Düzen bedenin mekanı nötrlediği bir temassızlıktır. Büyük şehirlerin bazı semtlerindeki dolmuşlarda bu durumu gözleyebiliriz. Buralarda dolmuşa binen yolcular dolmuşa bindikten sonra parasını kalkarak kendisi verir. Oturup arkadan parasını uzatmak isteyen bir kişiye o semtin insanı değilmiş gözüyle bakılır. Sanki bu ulaşılması gereken bir bilinçtir ve bu davranış bedenin mekanı kullanımı vasıtasıyla geliştirdiği bir gündelik hayat stratejisidir. Alışveriş merkezlerine yeni yeni getirilen kasiyersiz alışveriş ve yine son dönemdeki kasasız-kasiyersiz alışveriş merkezleri de bu temassızlığa örnek olarak verilebilir.

Kapitalist sistemde sermaye bir alanı alır, parçalara ayırır ve o parçaları tekrar bir araya getirir. Kapitalizm sadece mekânı değil; yapma-etme biçimlerinden, vakitlerine değin kontrol ettiği toplumu da şekillendirir ve üretir. Giderek daha da karmaşıklaşan dünyada kontrol sağlayabilmek için bireyleri, kent tasarımının ve güvenlik teknolojilerinin homojen ve steril hale getirdiği kamusal alan içerisinde ehlileştirmek durumundadır (Amorós, 2014:130).

Belli bir maddi güce sahip insanlar biraz daha şehirden yalıtılmış korunaklı sitelerde veya şehir merkezlerinde ancak kendisi gibi insanların yoğun olarak öbekleştiği semtlerde oturmayı tercih eder. Bunun en büyük amacı artık mekanı pasif olarak deneyimleyen bedenin Sennett’in söylediği gibi (2002:15) çatışmayı inkar etmesi, asgariye indirmesi, sınırlaması ve ondan kaçma arzusuyla dolu olması ile alakalıdır.
Mekandaki her unsur André Breton’un deyimiyle bir endeksler ormanına (foret d’indice) dönüşür. Üretim süreçleri, toplumun yapısı, mekan ve bedenin mekan içerisindeki salınışı ekonomik hayatın hercümercinden nasibini alır. Şehir, kapitalizmin dönüşümünün sonucu olarak kendi geleneğini tahrip eder. Eylemleri mekanın deneyimsel sürecinde kontrol altında olan birey ise gündelik hayatını belirleyen mekan içerisinde, yabancılaştırıcı bir gündeliklikle karşı karşıyadır.

Kaynaklar

Amorós, M. (2014), Kentsel Mücadeleler ve Sınıf Mücadelesi, S. Torlak (Ed.), Mekân Meselesi (S. 129-137), İstanbul: Tekin Yayınevi.

Bauman, Z. (2013), Sosyolojik Düşünmek, Çev: Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, S. 271.

Kafka, F. (2003), Günlükler, Çev. Kamuran Şipal, İstanbul: Cem Yayınevi, S.774.

Lefebvre, H. (2014a), Kentsel Devrim, Çev. Selim Sezer, İstanbul: Sel Yayıncılık, S. 175.

Lefebvre, H. (2014b), Mekânın Üretimi, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: Sel Yayıncılık, s. 447.

Pappenheim, F. (2002), Modern İnsanın Yabancılaşması: Marx’a ve Tönnies’ye Dayalı Bir Yorum, Çev. Salih Ak, Ankara: Phoenix Yayınevi, S.179.

Sennet, R. (2002), Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, Çev: Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınları, 387.

Reklamlar