Doppler olamayışlarımızın hikayesi

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

 

doppler_kitap_elestiri
Çizim: Elif Mercan

 

“İnsanların sorunu şu: Bir alanı doldurduktan sonra, artık insan diğerlerini görüyor, alanı değil. Büyük ve ıssız araziler, içlerinde bir ya da birkaç insan barındırıyorsa, büyük ve ıssız olmaktan çıkıyor. Bakışların neye dokunacağını insanlar tanımlıyor. İnsanların bakışları neredeyse her zaman diğerlerinin üzerinde. Böylelikle bu dünyada insanların, insan olmayanlardan daha önemli olduğu yanılsaması yaratılıyor. Irzına geçilmiş bir yanılsama. Belki de geyikler önemlidir? Belki en iyisini siz biliyorsunuzdur ama çok sabırlısınız. Tabii bazı şüphelerim var, kim bilir? Ama yine de insanlar olamaz. Buna inanmayı reddediyorum,” diyorum Bongo’ya.

Yukarıdaki paragraf Erlend Loe’nin Doppler (2006) isimli romanındaki, ana karakter Doppler’in cümlelerinden oluşuyor. Bongo ise yavru bir geyik ve aynı zamanda Norveçlilerin hep öykündüğümüz “mükemmel” hayatından sıkılıp ormana kaçan Doppler’in ormandaki yol arkadaşı. Kitabın kapağındaki yavru geyik resmi, bende ilk bakışta, popülerleşen geyik görsellerinin bir uzantısı gibi bir ön yargı oluşturduğundan, kitabı incelemekte tereddüt etmiştim. Tereddütüm, varoluşu hiç de yeni olmayan geyiğin, flamingonun, kaktüsün ve ananasın görsellerinin yeni yeni moda ikonu haline getirilmiş olması kadar saçmaymış tabii ki de.

Doppler, eğitim ve iş hayatında hep başarılı olmuş, kendisi gibi başarılı eşiyle mükemmeliyet aşıladıkları çocuklar dünyaya getirmiştir ve konforlu bir hayat sürmektedir. Bir gün babası ölür ve biraz kafa dağıtmak amaçlı ormanda bisiklet turu atarken geçirdiği ufak bir kaza sonucunda ormanın büyüsüne kapılır. Şehirdeki modern yaşamını terkederek ormanda, çadırda yaşamaya karar verir. Ailesini sevmiyor değildir ama ormanın ona ihtiyacı vardır ve onun da ormana. Yanına hiç para almaz, avcı-toplayıcı kültürünü ve takas ekonomik modelini canlandırır. Süpermarketlere götürdüğü geyik eti karşılığında yağsız süt alma anlaşması yapar. Evet yağsız süt, çünkü yağsız süt insanoğlunun ulaşabildiği en yüksek noktayı temsil edip insanı soylu kılmaktadır. Belki ananas da öyledir, kim bilir?

O güne kadar hiç sorgulamadan mükemmel hayatını sürdürmeye devam etmiş Doppler aslında, fikirlerine hiç mi hiç önem vermediği insanlar için yaşamaktan, oğlunun çizgi film müziklerinin kafasında dönüp durmasından, adeta akıllı olmakla lanetlenmiş kızının da “Yüzüklerin Efendisi fanı” olmak koşuluyla bir parçası olduğu popüler kültürden bunalmıştır. Sürekli bir şeyler yapmak ya da yapacak bir şeyler icat etmek zorunda olduğu fikrinden uzaklaşır, hakkının yendiğini düşündüğü sıkıntıdan hoşlandığını fark eder. “İyi günde, kötü günde” diyerek evlendiği eşi için davranışlarına alışmak kolay olmamıştır elbette. Ona göre sorun, aynı günün, biri için iyi, diğeri içinse kötü olabilmesindedir. Eşi, insanlarla zorluk çekmeden anlaşır, hayatını gayet güzel idame ettirirken, kocasının ormanda bulunma zorunluluğunu anlamakta doğal olarak zorluk yaşasa da bir şekilde uyum sağlar. Doppler, ölümünün ardından, çok da fazla tanımadığını fark ettiği babasını anlamaya çalışır, hatta oğluyla beraber anısına bir totem direği inşa ederler. Ona öykünerek yalnızlığını paylaşmaya ve bozmaya çalışan başka orman sakinlerinden kaçınır. Diğer yandan tesadüfen yolunun kesiştiği başka yalnız insanların hikayelerini dinler, onlara kendi tarzında yardımcı olmaya çalışır. Garip bir şekilde, hiçbir şey vadetmeyen o küçük çadırına sığınmak isteyenler, Bongo ile sınırlı olmaz. Bir önceki cümle büyük bir sır saklayan bir cümle gibi gözükse de, roman serim-düğüm-çözüm örgüsünde değil, sürprizsiz bir şekilde ama sıkmadan devam etmektedir.

Doppler’in Norveç kültürü üzerinden modern toplumu ve aileyi eleştirdiği absürd ve komik hikayesini okumak çok keyifliydi. Doppler hepimizin özendiği ama hiçbir zaman da gerçek anlamında olamayacağı bir karakter. Norveç’te yaşamıyor olmamız da cabası tabii ki! Şehire yakın ormanlık izbe bir alanda çadır kurup başımıza bir iş gelmeden yaşama ihtimalimiz ya da takas yöntemiyle temel ihtiyaçlarımızı sağlama şansımız olduğunu düşünemiyorum. Olmuş olsa da, sanki ilk işimiz internet bağlantısı ve elektrik kaynağı peşine düşmek olur. Doğu ekspresinden geyikli yün çoraplarıyla renkli görüntüler paylaşan arkadaşlarımızdan ‘uzak’ kalamayız. Veli toplantısına Doppler’in gittiği gibi gerçek anlamda bir orman kaçkını haliyle de gidemeyiz sonuçta. Hatta özbakımı eksik bir veliyi “Manisa Tarzanı” benzetmesiyle aşağılarız. İstanbul hengamesinden organik high-tech modda kaçıp, kendimize seçtiğimiz güneydeki yeni sahil kasabalarında alıştığımız kaosu bulamayarak, kasabayı “kasaba/taşra/köy” sıfatlarıyla küçümseriz. İlla ki sonraları ‘başkaları’ tarafından da keşfedilerek havasını kaybedecek salaş yerlere giderek halka ineriz. Değil orman, biz halkın inilen bir şey olduğunu zannederiz. Diğer yandan halka inerken, başka insanların bize eşlik etmesini de istemeyiz. Halka karışmak istediğini iddia eden insanlar için fazla sevgisiz tablolar… İnsanları tüm canlıların üstünde tutmaktan vazgeçemeyiz. Çocuğumuzun mikrop kapmasın diye yerlerde oynamasını, ‘vahşi’ doğayı ya da sokak hayvanlarını keşfetmesini istemez, ehlileştirilmiş halleriyle taşı toprağı öğrensin diye yüksek bütçeli kreşlere yazdırırız, hayvanat bahçelerindeki kafeslenmiş hayvanlara götürürüz. Kendimiz gerek başarı öykülerimiz, gerek başarıyı değil mutluluğu temel aldığımız öykülerimizle “Nasıl Doppler olunur?” seminerleri, TedX konuşmaları, atölyeleri düzenler, kendimize gelir kapısı sağlamaya, pardon insanlara ilham vermeye çalışırız. Bunların hepsi bir yana, Ercan Kesal’ın Cin Aynası (2016) deneme kitabında belirttiği üzere “Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız.” İşte tüm bu nedenlerden dolayı da, hep Doppler olmak istediğimizi sanır ama hiçbir zaman olamayız. Belki de bu nedenle, Yaşar Kemal’in (Orta Direk, 1960) tasfir ettiği gibi dağın öteki yüzündeki ışıktan kocaman, dünya kadar bir ağacı hiçbir zaman göremeyeceğizdir. Kim bilir, belki orda geyikler de vardır, flamingolar, ananaslar ve kaktüslerle beraber…

Reklamlar