Vinç kültürü

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Photo19_27
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

O hüzünlü, iyi ve yalnız bir genç kız.
Yirmi beş yaşında, gece korkusu ve biraz da melankoli taşıyor.”
Julio Cortazar – Cadı öyküsünden

“Çeşmeli Vinç” yazısının hemen üstünde yanıp sönen beş adet parlak beyaz lambası, taksi sarısı rengi ve daracık bir barda konser veren, tamamı üniversiteli gençlerden oluşan bir rock grubu kadar gürültülü motoru ile Mercedes model bir kamyon yaklaşık on, on beş metre kadar önümde durmuştu. Otostop çekenlerin hemen hemen tamamı gibi sağ elimin baş parmağı yukarı bakacak şekilde yolun kenarında dikilmekteydim. Baş parmağım ve sağ elim kamyonun dururken çıkardığı toz dumanın içinde gözden yitmişti. Yeterince kısa olan şortumun belimden düşmesinden rahatsız olmayabilirdim aslında ama alışkanlık alışkanlıktır, gayri ihtiyari kot şortumu kemer kısmından iki elimle tutarak tekrar yukarıya, belime doğru çektim. Sırtımdaki nispeten ağır kamp çantasına aldırış etmeksizin iki ay evvel Nisan ayındaki film festivalinde Wes Anderson’ın Isle of Dogs filminin gösterimini kaçırmamak için gösterdiğim koşu performansının benzerini sergilediğim bir koşu performansı ile kamyonun yolcu kapısına doğru depar attım.
Kapı içeriden açılmıştı. Yukarı doğru uzanarak kendime doğru çektim ve şoför mevkinde oturan kırklı yaşlarının sonunda, yarısı ağarmış kestane rengi saçlı, tamamı ağarmış kirli sakallı, gözünde bir dönem çok moda olmuş Ray Ban’ın altın sarısı çerçeveli yağmur damlası modeli güneş gözlüğü ve ağzında külü neredeyse kucağına dökülecek sigarası ile bana bakan şoför ile göz göze geldim.

Şoföre “merhaba,” dedim ve yanıt beklediğimi belli eden mimiğimi dişiliğimden oldukça uzak olarak nitelendirebileceğim azami donukluğumla takındım.

“Aleyküm selam” diyerek merhabamı mahyalı bir biçimde yanıtlayan şoförün tam da o esnada ağzındaki sigaranın külü kucağına düşmüştü. İçimden “hepimiz cehennemde yanacağız abi o selamun aleyküm’ler ve aleyküm selam’lar güneş kremi niyetine bile işimize yaramayacak!” desem mi acaba diye geçirdim ve gülmemek için aklıma Pippa Bacca’yı getirdim.

Kucağına düşen sigara külü şoförün yüzüne ekşiyen midesinden muzdarip bir insanın memnuniyetsizliğine benzetilebilecek bir memnuniyetsizlik ifadesi yayılmasına sebep olmuştu.

“Ne tarafa gidiyorsunuz?” diye sordum.

Kucağındaki külleri ayaklarının dibine silkeleyip elindeki izmariti açık camdan dışarıya, muhtemelen attığı sigara izmaritindeki kor alevden daha sıcak, erimesine ramak kalmış asfalt yola bir fiske ile fırlattı ve,

“Kınık’a kadar devam edeceğim. Sen ne tarafa gidiyorsun?” dedi.

“Kaş’a gidiyorum ben,” dedim ve cümlemi bitirir bitirmez sonuna gereksiz yere eklediğim “ben” zamirinden nefret ettim. Aklıma Pippa Bacca’yı getirince fuzuli yere kendimi ürkek göstermiştim. Bazen böyle olurdu, bazı zamirler, bazı bağlaçlar ve bazı edatlar yüzünden kendimi yanlış lanse ederdim…

Aslında Kaş’a değil, Kalkan’a gidiyordum ama Dalaman-Ortaca arasındaki otoyolda tek başına otostop çeken yirmi beş yaşında bir kadın olarak “Kalkan’a gidiyorum” demenin gülümseyerek ve işveli bir biçimde “elbiselerimi üzerimden çıkarmaya dahi zahmet etmeden beni evire çevire becermek isterseniz hiç çekinmeyin, buyurun bayım!” demekle eş değer olabileceği endişesine kapılmıştım. En azından içinde yaşadığım ülkedeki konjonktür benim bu kanıya varmama neden olmuştu.

Çalıştığım prodüksiyon şirketinden işe gireli altı ay olmasına rağmen ücretimi halen açıktan ödemekte diretmeleri yüzünden istifa etmiştim. Sinema-televizyon yüksek lisansı yapmadan evvel Maliye bölümünden mezun olmuş birisi olarak bu tarz mevzulara haddinden fazla hakim olmam ve ısrarla hakkımı aramam yüzünden yapmak istediğim işlerle değil de angarya işlerle daha fazla iştigal etmek durumunda bırakılıyordum. Bu duruma daha fazla tahammül edememiştim. Pek fazla birikimim, param yoktu ama o kadar bunalmıştım ki istifayı basıp tatil yapma ihtiyacı hissetmiştim. Kimseye bağımlı olmadan, tek başıma tatil yapmak istemiştim. Kime ne kanıtlamaya çalışıyordum bilmiyorum. Aynı rotayı üç sene evvel erkek arkadaşım ile otostop yaparak kat etmiş olmanın getirdiği bir rahatlık ve özgüvene sahiptim ama uçaktan inip de otostop çekmek için otoyola çıkar çıkmaz bu özgüvenin büyük bir kısmı asfaltın sıcağının yüzüme çarpması ile birlikte buharlaşıp, hatta süblimleşip havaya karışmıştı.
Bir kadın olarak bırakın tek başına yaz tatiline çıkmayı, yaz tatiline çıkmanın kendisi başlı başına bir işti toplumsal normları ve “kadın” olmanın doğurduğu beklentileri göz önünde bulundurunca. Misal üç sene evvel erkek arkadaşımla çıktığımız o yaz tatilinden evvel erkek arkadaşım el-ayak tırnaklarını kesmiş, bilmem kaç aylık bıyık ve sakallarını şöyle bir düzelttirmişti ve BAM! tatile hazırdı. Ben ise tepeden tırnağa ağda sürecinden geçmiştim, tatil tarihimizle adet dönemlerimi karşılaştırmış ve nolur nolmaz diye yanıma tampon, ped vs almıştım. Ha bir de o bilindik mahalle baskısından mıdır yoksa vücudumla yeterince barışık olmamamdan mıdır halen emin değilim ama tatilden önceki iki-üç hafta sıkı bir diyet programı uygulamıştım.

Sanki bilinçaltımda kelli felli, kahverengi çirkin bir takım elbise giymiş, badem bıyıklı bir bürokrat tam yetkili olarak görev başında idi. Bu bürokrat bana:

“Eveeeet, demek tatile gidiyoruz, bir bakalım şimdi, şu formları bir doldurun ve formda yazan işlemleri gerçekleştirdiğinize dair tevsik edici dokümanları hazırlayıp bana getirin. Ha unutmadan, belgeler ISLAK İMZALI olacak,” diyordu ve pis pis sırıtarak dudaklarını yalıyordu.

“Kınık’a kadar bırakayım, atla hadi!” diye seslenen şoför yüzünden irkilmiştim. Dalgınlığımdan eser kalmamıştı, kendime gelmiştim.Yüksek basamağa basıp yolcu mahalline kendimi bıraktım ve devasa boyutlardaki kamp çantamı bilerek ve isteyerek şoför ile aramızdaki boşluğa dik pozisyonda koydum.

“Bissmillahi…” diyerek kamyonu hareket ettiren şoförün “nerelisin?” ya da “ne iş yapıyorsun?” standart tarife sohbetine maruz kalmamak adına başka bir konu bularak sohbeti başlatma ihtiyacı ile dolup taşmaktaydım. İpler bende izlenimi uyandırmalıydım. Tam o esnada oturduğum taraftaki dikiz aynasından gözüken, kamyonun arkasında duran vinç dikkatimi çekmişti.

“Kamyonun arkasında vinç mi var?”

“Heeeye, vinç taşıyor bu gamyon. İnşaatlara vinç nakliyesi yapıyor. Kınık’ta bir zebze-meyve deposu mu ne yapılacakmış, onun için vinç lazım olmuş. Oraya götürüyorum.”

“Vay be, daha önce hiç arkasında vinç taşıyan bir kamyon görmemiştim,” dedim sesime biraz da bilerek hayranlık tonu katmaya çalışarak. Şoför de bu hayranlık tonundan memnun bir tavır ile;

“Bakma sen benim kamyonun dışarıdan külüstür gibi gözüktüğüne, gaç senedir kısa mesafe – uzun mesafe bağa mısın demeden inşaatları vinç ediyoz biz sarıgızlan!”

“Vinç ediyoruz derken?”

“Gafa göz dalıyoz Allah yarattı demeden binalara, hafriyatlara ya işte, linç işte yav! Ama vinçle olunca linç ol..”

“Ha anladım.”

“Heheheheheheheh.”

Şoförün kendi yaptığı ve çok orijinal bulduğu kelime geyiğinden benim de etkilenmemi beklediğini belirten bakışları üzerime doğrulunca nezaketi elden bırakmayan ve seviyeli bir biçimde;

“Ehe ehe, evet komikmiş gerçekten…” tepkisini verdim tüm hanım hanımcıklığımla.
Şoförün yılışık bir tip olduğu kesinleşmişti. Suratına aptal bir gülümseme oturtmuş, ıslık çalarak radyodaki türküye eşlik edişinden hiç hoşlanmamıştım.

Kendi kendime;

“Gardımı alıp ‘Kalkan’larımı açsam hiç fena olmayacak!” dedim ve cep telefonumu elime alıp sorgusuz sualsiz arayabileceğim yakınlıkta arkadaşlarımdan birini aradım.