Mimari gözle İzmir’in dönüşümü

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

orcan-gunduz.jpg

Prof. Dr. Orcan Gündüz, kentsel dönüşümün kentlerin fiziksel dokusuna ve sosyal yaşama olan etkilerini 150 yılı aşan bir dönemi kapsayacak şekilde İzmir örneğinde ele aldı. Birkaç güne yayılan, uzun ancak keyifli ve öğretici söyleşileri kısaltmaya çalışırken, insanlığın tarihini özet olarak isteyen kralın görevlendirdiği bilginlerin cilt cilt kitaplardan “doğdular, çektiler, öldüler” cümlesine indirgenen özeti de aklımıza gelmedi değil.

Sanırım “Gavur İzmir” in hikâyesiyle başlayacağız?

Aynen öyle. Bu sayede, İzmir’e ilişkin olarak farklı kesimlerce olumlu ve de olumsuz anlamda kullanılan bu sıfat umarım yerini daha iyi bulur.

İzmir’de yaşanmış olan dönüşümlerin, kent ve topluma etkilerini günümüzde sağlıklı kavrayabilmek için Osmanlı dönemindeki Levanten toplumun İzmir’deki varlıklarından başlamak gerektiğine inanıyorum. 150 yılı aşan bir sürecin son 70 yıllık bölümünü İzmir’in karşı yakasında, Karşıyaka’da, fiilen yaşamış, sürekli gözlemleme şansı bulmuş bir akademisyen, mimar-çevre tasarımcısı olarak paylaşmak isterim.

Avrupa kökenli varlıklı tüccar aileler, salt ticari amaçlarla İzmir’e yerleşmiş, yörenin zengin kaynaklarını değerlendirmiş ve Avrupa ile olan ticari ilişkileri sonucunda varlıklarını sürekli geliştirmişlerdir. Kentte yapılan enerji, sanayi ve ulaşım tesisleri ile düzenli bir altyapı oluşturulmuştur. Deniz yolu ticareti ile bağlantılı olarak, kurdukları iş yerleri, bağlantılı ticaret yapıları ve zarif görünümlü konut yapıları ile İzmir sahili boyunca yerleşmişlerdir. Nüfusu fazla olmayan ancak ekonomik açıdan güçlü Levanten toplumu oluşturdukları sağlık, eğitim, din, kültür, eğlence yapıları ve cazip alışveriş mekânları ile gelişmiş bir yaşam oluşturmuştur. 20. yy başında İzmir’in vitrinini oluşturan bu bölge “minyatür bir Avrupa kenti” görünümünü ve yaşantısını sergilemiştir.

Bir Osmanlı kenti olan İzmir’de nispeten kısa bir dönemde yaşanmış olan bu önemli değişimler, kentte yaşayan farklı kesimlerin yaşantısına, dolayısıyla da kentin fiziksel ve sosyal yapısına nasıl yansıyor?

Levanten kesimin İzmir’de yaptığı yatırımlar, kendi ekonomik ve sosyal yaşamlarında sürekli büyüme ve gelişme gösterirken, kentteki toplumun diğer tüm kesimleri bu gelişmelerin nimetlerinden belli ölçülerde yararlanıyor. Yatırımcılık, girişimcilik ruhu gelişiyor; Levantenlerin yaptıkları üretim ve uygulamaları benimseyen Türk iş adamları sayıca artıyor.

Nüfusun yarısından biraz fazlasını oluşturan Türk halkı; kentin arka planında, geleneksel alışveriş mekânı olan Kemeraltı’nın çevresindeki mahallelerde, geleneksel komşuluk ilişkileri içerisinde, mütevazı bahçeli konutlarında yaşamlarını sürdürüyor. Levanten kesim ile ilişkileri oldukça sınırlı. Küçük ticaret, esnaflık, el sanatları, rençperlik ile geçiniyorlar. Daha eğitimli, meslek sahibi olan kesim ise kendi işlerini ve mesleklerini sürdürüyor, memur olarak çalışıyor.

İzmir’deki diğer azınlık nüfus nasıl etkileniyor?

Yerli nüfus içerisinde önemli orana sahip olan Rumlar ve Ermeniler, Levanten ve Türk mahallelerine bitişik alanlarda yaşıyorlar. Levanten kesimle ortak etnik değerleri, Osmanlı bürokrasisi ve iş hayatına olan yatkınlıkları nedeniyle Levanten kesimin iş yaşamlarında ve ev içi hizmetlerinde önemli roller üstleniyorlar.

Kurtuluş Savaşı dönemine gelecek olursak… Milli Mücadele’nin zaferiyle sonuçlanan bir süreç yaşansa da, tüm ülke ile beraber İzmir’in de hasar gördüğünü biliyoruz.

Mutlaka. İzmir üç buçuk yıllık işgalin ve esaretin ardından kurtuluyor ancak işgal güçlerinin geri çekilmesi sırasında çıkarılan yangın sonucu, kentin kordon boyundan içerilere uzanan en zengin alanları yok oluyor. Ancak, ülkenin bağımsızlığı yolunda, Kurtuluş Savaşı sırasında verilen büyük kayıplar ve yaşanan acılardan sonra, düşmanın İzmir’den püskürtülmesi aşamasında yaşanan yangın afeti sineye çekilen bir bedel olarak kabul ediliyor. Cumhuriyet’in kurulması ile beraber artık ülkeyi ayağa kaldırma ve dönüştürme süreci başlıyor. Reformlar yürürlüğe konuluyor, her alanda radikal gelişmeler oluyor ve tüm Anadolu halkı bu seferberliğe gönülden katılıyor. Tüm ülke ve toplum gerçek anlamda bir dönüşüm yaşıyor.

Cumhuriyet ile birlikte kentlerde başlayan yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi toplumun geneli tarafından nasıl karşılanıyor?

Çağdaş Cumhuriyet ile ülke sathında gerçekleştirilmeye başlanan yenilikçi dönüşümler kentlerin fiziksel dokularına ve yaşantılarına önemli değişimler getiriyor. Osmanlı’nın geçmişten beri süregelen geleneksel değerlerinin ve alışkanlıklarının terkedilmiş olması bazı kesimlerce tepkiyle karşılansa da, çağdaş bir yaşama yönelik düzenlemeler toplumun geniş kesimleri tarafından büyük heyecan ve takdir ile karşılanıyor. İzmir kentinin ve halkının yaşanan bu değişim deneyimini önceden izlemiş ve benimsemiş olması sebebiyle halk, düzenlemeleri ön planda destekliyor.

Kurtuluş Savaşı’ndan yorgun çıkan Anadolu halkı ve maddi olanakları sınırlı olan Cumhuriyet yönetimi, hedeflenen değişimleri gerçekleştirmekte başarılı olabiliyor mu?

Hedeflerinin büyüklüğü ve kapsamlı oluşu dikkate alınırsa, evet başarılı oluyorlar. Şöyle ki, belirttiğiniz olumsuzlukların yanı sıra süregelmekte olan II. Dünya Savaşı’nın kısıtlayıcı etkilerine rağmen her alanda yatırımlar sürüyor.

Böylece, sizin doğrudan tanıklık ettiğiniz 1950’ler sonrası döneme ve İzmir’e geldik sanırım?

Evet, nihayet. 1950’lerden itibaren tüm kentlerde, yoğun nüfus artışı ile beraber konuta olan talep artışı oluşuyor. Dönüşümü tetikleyen göç ve artan talep konularını, o dönemki gelişmeler çerçevesinde şöyle özetleyebiliriz: 1950’lerin başından itibaren, Türkiye’de uygulanmaya başlanan liberal ekonomik model doğrultusunda yurt dışından sağlanan maddi yardımlar ile kentlerde sanayi yatırımlarına başlanıyor, kırsal kesimlerde ise tarımda mekanizasyona geçiliyor.

Bu gelişmeler, iş bulma ve kentin nimetlerinden yararlanma kaygısı ile çevre ilçelerden merkeze taşınmayı, kırsal kesimlerden de kentlere yoğun bir göçü tetikliyor. Altyapıları ve barınma koşulları itibarıyla kentler, söz konusu yoğun talepleri karşılamakta yetersiz kalıyor. Kentin geri planlarındaki yamaçlarda yer alan boş araziler işgal ediliyor ve kısa bir zaman dilimi içerisinde gecekondu olarak tanımlanan yoğun ve sağlıksız yerleşme dokuları oluşmaya başlıyor.

Kentlerdeki bu değişimlere yönelik yasal düzenlemeler geliyor mu?

1965 yılında çıkarılan Kat Mülkiyeti Yasası ile tüm kentler için geçerli olmak üzere, bahçeler içerisindeki tek ya da iki katlı konutların yerine bağımsız birimlerden oluşan çok katlı binaların, apartmanların yapılması kabul edildi. Bağımsız birimlerin alınıp satılmasına olanak tanındı. Üzerinde yer aldıkları yolların genişliğine bağlı olarak yapılan 3,5 ve 7 katlı binalar, yasanın çıktığı tarihi izleyen 10 yıl içerisinde Karşıyaka’nın tamamını kapladı.

KY Sahili 1920 ler
Karşıyaka sahili, 1920’ler
KY Sahili 1950ler
Karşıyaka sahili, 1950’ler
KY Sahili 1980 ler
Karşıyaka sahili, 1980’ler

Belirttiğiniz dönemdeki bu dönüşümü, yani apartmanlaşma olgusunu modern çağın yaşam şekli olarak algılayıp olağan bir düzenleme olarak kabul etmek gerekmez mi?

Doğru bir saptama. Apartman yapıları kentlerimizde çok daha öncelerde yer almaya başlamıştı ve belirtilen modern yaşamın bir parçası olarak kabul edilip özlem duyuluyordu. Bu ilk apartmanlar ailelere ait özel mülkler olup kira evi olarak da anılan, 2-3 katlı ya da en çok 4 katlı yapılardı. Yeni yasa ile yapılan apartmanlar ise müteahhitlerin kat karşılığı yaptıkları, bağımsız birimlerin satışının amaçlandığı, kâr etme amaçlı yapılardı. Sonuçta yaşanan, tüm kenti etkileyen bir dönüşümdü.

Peki bu dönüşümün olumlu ve olumsuz yanlarını nasıl değerlendirebiliriz?
Öncelikle, dönüşüme uğrayan bahçelerin içerisindeki eski evlerin bazıları Cumhuriyet dönemi öncesinden kalan, bazıları da daha sonraları kalfa ve ustalarca yapılmış binalardı. İnşaat kalitesi genelde çok yüksek olmayan mütevazı yapılardı. Sonuç olarak da fiziksel, işlevsel ve ekonomik olarak ömürleri büyük ölçüde tamamlanmıştı. O nedenle bu konutların yıkılmasına yönelik eleştiriler büyük ölçüde, bahçeli evlerde yaşamın ve komşuluk ilişkilerinin yitirilmesinden, ailelerin duygusal anılarından kaynaklanmaktaydı.

Bu durumda, söz konusu bahçeli evlerin süreç içerisinde yıkılıp yeni apartman yaşamına geçilmesini olumluyor musunuz?

Elbette söylediklerimin arkasındayım ancak söyleyeceklerim devam ediyor. Diğer yandan, ömrünü tamamladığını belirttiğim dokunun yerini alan apartman yapılarında, ince duvar ve döşemelerle ayrılmış birimlerde birbirini tanımadan yaşamanın kısıtlılıkları ve zorlukları ortaya çıkıyordu. Ortak alanlara ilişkin konularda uzlaşma ve çözüm arayışları da önemli sorunlar arasındaydı.

Eski doku içerisinden yükselen beton binaların, Karşıyaka örneğinde yaşandığı üzere, hava akımlarını engellemesi ve yeşil alanların yokluğu açık alanlardaki yaşamı da olumsuz kılıyordu. En önemlisi, mevcut altyapıların geliştirilmemesi nedeniyle ciddi yetersizlikler ortaya çıkıyordu. Konutların kanalizasyon atıklarının doğrudan körfeze atılmasının sonucu olarak; ilerleyen yıllarda denize girmenin, balık avcılığının ve denize yönelik yaşamın engellenmesi kent halkı için çok önemli ve büyük bir kayıp olmuştu. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına ve tüm çabalara rağmen körfez yeni yeni toparlanmaktadır.

Sizin bugünkü bakış açınız ile geçmişteki bu uygulamaların nasıl yapılması uygun olurdu?

Böylesine kapsamlı bir konuda iddialı konuşmak doğru olmayacaktır. Ancak, nüfus artışının tetiklediği konut talebine çözüm olarak birim sayısı artırılmış apartmanların yapılmasının kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Eski doku içerisindeki büyüme; açık-yeşil alanlara yer verecek şekilde, daha düşük yoğunlukta, belki 3 kat ile sınırlandırılabilir. Aynı dönemde, gecekonduların oluşmaya başladığı, uygun zeminleri, havadar ve manzaralı konumları olan yamaçlarda daha yüksek gabariler verilerek konut açığı geleceğe dönük olarak çözümlenebilirdi. Bu yaklaşımın seneler sonra, günümüzde uygulamaya konulmuş olduğunu görüyoruz.

Peki, günümüzdeki uygulamalarda geçmişte yaşanan dönüşüm deneyimlerinden acaba ne ölçüde yararlanabiliyoruz?

Kentleşmeyle ilgili her uygulamadan ve deneyimden ders almak mümkündür. Elbette her dönemin koşullarını ve beklentilerini dikkate alıp doğru yorumlamak koşuluyla.
1999 yılındaki Marmara-Gölcük depremi sonrasında 5-6 katlı ve nispeten yeni yapılmış apartmanlar büyük hasar görmüştür. Depremin ardından yapılan çalışmalar sonucunda, yeni yapılacak çok katlı yapılarda uyulması gereken teknik koşullar geliştirilerek yenilenmiş ve her birinin uygulanması zorunlu kılınmıştır. Günümüzdeki dönüşüm uygulamalarının temelinde bu mevcut yönetmeliğin koşullarına uyma çabası yatmaktadır.

Yetkililerin açıklamalarında, yenilenmesi gereken yapıların sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Mevcut yapılaşma yoğunluğu ile bu sayılara ulaşılacağına inanıyor musunuz?

Öncelikle, şunu vurgulamak isterim. Zorunlu kılınan yeni teknik şartname sonucunda, mevcut çok katlı yapılar eski yönetmeliklere göre yapılmış oldukları için koşulları sağlayamamakta ve dönüşüm kapsamına girmektedir. Devletin sağladığı vergi indirimleri ve kira yardımları gibi teşvikler nedeniyle gerçek anlamda sorunlu olmayan pek çok yapının “dönüşüm” adı altında “yenilenme”ye uğradığı görülmektedir. Bu durum, inşaat sektörünü ve onu besleyen tüm iş alanlarını canlı tutma politikası olarak ele alınabilir. Diğer yandan, ada bazında altyapılarıyla birlikte ele alınması gereken, gerçekten sorunlu alanlara ve yapılara yönelik dönüşüm uygulamaları çok sınırlı kalmaktadır.

Kıssadan hisse; uzun süreyi kapsayan bu öykülerin ardından, dönüşüm olgusuyla ilgili nasıl bir sonuç çıkartabiliriz?

Kıssadan hisse; “doğdular, çektiler, öldüler”! (gülüyoruz)

Dönüşümün canlı ve cansız tüm ortamlar için uzun doğal süreçler sonucunda oluştuğunu kabul ederek, içerisinde yaşadığımız kentlerin değişen koşullar ve gereksinimler doğrultusunda değişime, dönüşüme uğramalarını beklemek kaçınılmazdır. Günümüz dünyasında bilginin ve yeni teknolojilerinin hızla yayılması, küresel ilişkilerin yoğunlaşarak insan davranışlarının evrensel nitelik kazanması, kentlerin ve toplumların çok daha hızlı bir şekilde sürece entegre olması her alanda olduğu gibi kentlerimiz için de geçerlidir ve geçerli olmaya devam edecektir. Önemli olan, her türlü dönüşümün bilimsel ve rasyonel bir yaklaşımla; doğal çevrenin, toplumların ve bireylerinin geleceğe yönelik nitelikli ve sağlıklı gelişimini sağlayabilmesidir.

Bu güzel söyleşi için teşekkür eder, derginizin olumlu çabalarının devamı için başarılar dilerim.

Katkılarınız ve güzel dilekleriniz için dergimiz adına biz de çok teşekkür ederiz.

Not: Orcan Gündüz’ün söyleşimizdeki konuya dair kapsamlı görüşlerini Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri (2017, Yakın Kitabevi) kitabında bulabilirsiniz.

Reklamlar