Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

deda dna
Görsel tasarım: Can Gündüz

“Genetik” kelimesi, bilim adamlarının laboratuvar ortamından dışarı çıkamazmışcasına bir çekinceyle, sanki gündelik sohbetlerde hak ettiği yeri bulamıyor. Halbuki, farkında olmadan, çok daha içgüdüsel ve geleneksel şekillerde, kendi mikrokozmosumuzun genetik mühendisliğini yapıyoruz ve de doğanın kendi genetik dönüşümüne tanık oluyoruz. Daha lezzetli meyveler yemek üzere aşıladığımız bahçelerimizdeki meyve ağaçları, sevimli yavrular elde etmek üzere komşunun cins köpeğiyle çiftleştirdiğimiz köpeğimiz ya da güzel ve iyi huylu çocuklar dünyaya getirmek için seçtiğimiz eşler, “oğlan dayıya, kız halaya” teorisi ve Mahmut Tuncer, en basit şekilleriyle hibridleşmenin gündelik hayatımıza yansımalarını gösteren örnekler. Bizler de hayatımız boyunca genetik ya da hibrid kelimelerini telaffuz etmesek, en fazla bazen “şeker bizde ırsi” gibi cümlelerle ima etsek de, aktif ve pasif roller ile genetik değişimlerden bilim adamları kadar sorumluyuz. Büyük bir sorun ise, genlerin sadece daha iyi fırsatlar için hizmet etmek üzere oldukları gibi durmayıp, mutasyonlar sonucu ya da kalıtım kaskadının türlü latifeleri sonucu, tedavisi çoğu zaman olmayan hastalıklara da neden olmalarından kaynaklanıyor. John Lennon’ın ünlü sözünden yola çıkarak cümleyi tekrar kuracak olursak; “Genetik, sen planlar yaparken başına gelenlerdir” belki de…

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Kedi-webposter (1)

T.S Eliot, ünlü şiiri Kedilerin Adlandırılması’nda (The Naming of Cats-Old Possums Book of Practical Cats, 1939), kedilerin en az üç ayrı ada sahip olmaları gerektiğini söyler. Birinci sırada gündelik, sıradan adları vardır, ikinci olarak da daha özel ve gururlu adları vardır. Bunların üstünde ve dışında bulunan üçüncü adlarının ise dile getirilemeyeceğini söyler. T.S Eliot’a göre hangi kategorilerdedirler bilinmez ama Ceyda Torun’un yönettiği, Türk-Amerikan ortak yapımı Kedi (2016) belgesel filmindeki kedilerin isimleri de kendileri kadar renkli: Sarı, Bengü, Psikopat, Deniz, Aslan Parçası, Duman, Gamsız…

Sevecen Bengü yumuşak, karşı cinslerinin bile korkulu rüyası (dişi) Psikopat ise sert sevilmekten hoşlanıyor. Gamsız bulduğu her aralıktan içeri arsızca sızar, Deniz pazarın altını üstüne getirirken, asil kedi Duman ise düşük kalorili diyet ile beslendiği lüks restorandaki köşesinden kıpırdamıyor. Aslan Parçası, balık lokantasının istenmeyen misafirleri fareler ile özel eğitilmişcesine cansiparane mücadele ediyor. Sarı’nın da homo sapiens anneler gibi anne olalı çok değiştiği söyleniyor. Aslında şöyle bir bakınca, karakter farklılıkları ve fırsat eşitsizlikleri açısından da homo sapiensi andırıyorlar.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Melankoli ve hüzün ile bağdaştırılan “feeling blue” deyişini Google translate’e yazdığımda, “mavi hissetmek” çevirisi ile karşılaştım. “I feel blue” yazarak aradığım doğru cevabı teyit ederken, bir yandan da düşünmedim değil: Bir renk nasıl hissedilir ki? Ters açıdan bakan Fernando Pessoa ise, Huzursuzluğun Kitabı’nda (Livro do Desassossego, 1982) “Hissetmek- ne renktir?” diye sorar. Farklı algıları tek bir paydada birleştirebilen sinestezik kişiler için çok doğal sorulardır bunlar belki de.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Film festivalleri ve ödül törenleri aracılığıyla seçkin olduğunu umduğumuz filmler hakkında ipuçları alarak izleme listelerimizi güncellediğimiz bir kış dönemini geride bıraktık (sevgili sinemaseverler diye bitirilesi bir cümleyle birlikte). Cemreler düştü, kağıt üstünde kış bitti, Virginia Woolf gibi ‘kimseye hiçbir borcumuz da yoktu belki ve öyleyse bir baharı hak ediyorduk’, ama olamadı. Denk geldiğim filmlerin çoğu da beklentimi karşılamadığı ya da üzerine yazılacak bir ilham bulamadığım için de sanırım bu yazı, hem bir şey yapmayan, hem başkalarının yaptığını beğenmeyen kişi homurdanmalarıyla geçecek. Memnuniyetsiz ifadeyle “Kim kesti bu saçı?” diye soran kuaför gibi olacağım. Meslektaşıma ya kötü diyeceğim, ya eksik bulacağım. Yaşıtım kişi çocuksu olacak ya da hayat gailesi olmayacak. Bir tanıdık daha doğduğu gün itibarıyla sahip olduğu olanaklardan ötürü hayata 5-0 önde başlamış olacak. Millet yata yata okuyacak, işi hazır olacak, kafaya bir şey takmadığı için neye üzüleceğinin farkında bile olmayacak, verileni güzelce yaşayacak. “Ba-yıl-dım lafına bayıldığımız doğrudur” ya da “bayılıyorsak meğer” gibisinden yorumlar yaparak mutlu olacak. Ama ben, ben yok mu ben, ne iyi mağdur olacağım, nasıl da mağdur, mükemmel olacağım. Anti-klişe timi asil üyesi ve kalipso kraliçesi olarak ritmik hareketlerle herkesi mutsuzluğa bulayacağım. Sonunda ise “Almanlıktan aldığım tadı hiçbir şeyden almadım” karikatüründeki Hitler gibi hissedecek ve size İsveç’te izlediğim Türk filminden ve de belki dönercilerden bahsedeceğim.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Doktor olmak bazen uçakların kara kutusu olmaya benziyor, mesai dışı da dâhil. Bir bakmışsın ki, zincirleme arkadaş gruplarından oluşan kalabalık bir masada pizzanın gelmesini beklerken, ilk ve belki de son kez gördüğün insanların en mahremindesin, sırlarındasın. Doktora sormak için kenara atılan soruların, evrenin sırlarına dair merakların, telefonlarda duran raporların, chia tohumunun faydalarının, “göğsüm ağrıyor” klişesinin, karşıt görüş bildirsen masadakiler tarafından darp edileceğin sevimsiz hastane ve doktor öykülerinin muhatabı olmuşsundur istemsizce.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Orsay müzesindeki bir Monet tablosu değil mevzu bahis. Şaşkınlıkla gözlerini soldan sağa kaydıran insanlar da empresyonizm arayışında değiller. Marketin yumurta reyonundaki farklı sloganlar karşısında kararsızlık yaşayan kişilerin duraksama anlarından bir kesite şahit oluyoruz sadece. Birilerinin ara ara ortaya atıp kaçtığı “daha sağlıklı yaşam” balonu ile baş etmeye çalışan toplum gerçekten de mağdur. Ballı zerdaçala gönül vermesine rağmen bronşit ile karşıma çıkan hasta kadar da kırgın. “Ama üzülmeyin” deyip size sağlıklı yaşamın sırlarını veremeyeceğim maalesef (üzülmeyin tabii bu arada canım). Uğraşarak, deneyip yanılarak herkesin kendine özgü sağlıklı yaşam kılavuzunu oluşturabileceğini düşünmekteyim. Nitekim ben de henüz tamamlamış değilim.

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

İzmir’de “Belki okursun, belki yazarsın” isimli gönüllü okur-yazar projesini yürüten Belki Kitabevi’ndeyiz. Yazarların el yazılarıyla oluşturdukları yazılar (hikaye, şiir, deneme, mektup vb) tek nüsha olarak okur ile proje dahilinde buluşuyor. Belki Kitabevi’ni Harun Doğruçeken ile beraber işleten Özgür Madak ile proje, okumak ve yazmak üzerine biraz konuştuk.