Siyah beyaz bir masal

Duygu Gençağ, duygugencag13@gmail.com

Photo28_28
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Saatin dokuz çeyrek olduğunu görünce alelacele kapıya koşardım. İnce tabanlı ayakkabılarımı giyerken ıslak saçlarımı gıdıklamasın diye geriye atardım. Kitaplığından çaldığım birkaç kitap çantamda ağırlık yapar, önüme doğru sallanırdı. O zaman askısından tutar çantayı sallardım, sanki silkeleyince ağırlık yapmayacakmış gibi. Her seferinde askılar kopardı. Asansörü beklemeden beş katı inerdim, incecik tabanlı ayakkabının mermerde çıkardığı o laubali sesle… Terastan bakar, bana seslenirdi. Ben ıslak saçlarım bir yana, her an kopacak çantam, o şaşkın halimle karanlıkta görebilecekmişim gibi bakardım ona. Nereye gülümsediğimi bilmeden gülümserdim. Kendimi Maşuklar Yokuşu’ndan atarken halime gülenler olurdu. Benim bu koşuşturmama alışkın olan esnaflar, en çok da mahallemizin asi çocukları -hani beraber kupon doldurduğu. “Yenge yine vapura yetişmeye çalışıyor,” diye kendi aralarında son vapurun neden ona çeyrek kala olduğunu konuşur, bunu ayıplarlardı tespihten atiklik kazanmış uzun parmaklarıyla. Emindim ki, “taşkınlık yapalım, bana hemen buraya bir vapur getirin tehditleriyle herkesi korkutalım” desem “seninki de iş mi” demezlerdi, tam tersine bu koşuşturmacama katılırlardı. Şair Leyla Sokağı’ndan bağlanırken Rüştü Onur’a selam çakmadan gider miydim?

Yetişmek… vapura yetişmek! Hiçbir seferinde yetişemezdim. Terasta oturmuş beklerdi beni, ayın şavkını onun suratında hayal ederdim, ama vurmazdı bize. O sadece durgun sulara vurur. O ise deli doluydu. Geleceğimden çok emindi beklerken.
Celil abi dükkanının önünde elinden düşürmediği sigarasıyla duruyor olurdu her zamanki gibi.

—Ah be Celil Abi, derdim. Buradan ne zaman geçsem elinde sigara…

—Benim peşinde koşturacağım sevgilim yok ki. Ben de ne yapayayım sigaramla burada duruyorum. Beraber onu bekliyoruz.

—E, o gelince bu ciğerlerle nasıl koşturacaksın peki?

—Geleceğini de kim söyledi!

Gözleri kaybolana kadar güler, sonra öksürüklere boğulur içeri geçerdi. Karşı dükkandan Rüstem Amca eliyle ona “hay Allah canını almasın” işareti yapar, sağlam kalmış üç dört dişi arasından söylenirdi. Limon kolonyasını, öksürmekten kıpkırmızı kesilmiş suratına sürerken derin derin nefes alır, laf ebeliğinden geri kalmamak için hemen dışarı çıkar, Rüstem Amca’ya çentik suratlı der, takılırdı. “Bugün yüzünün neresini kestin bakalım” sorusuna kafadan hafif çatlak Rüstem Amca kaba etine yavaşça vurur şöyle cevap verirdi:

“Yüzümü değil, ama buramı fena kestim, gel de üfle hımbıl!”

İki dükkan arasında çıkan bu sözlü edebiyat, meraklısını ilgilendirir, eşitlik bozulmasın diye yeni gelen hangi tarafın destekçisi daha azsa oraya giderdi. Bu atışmanın ne zaman biteceğiyse taraflar arasında, bizim göremeyeceğimiz işaretlerle kararlaştırılıyordu. Dükkanlarına aynı anda girer, çıraklarından özetleri dinledikten sonra işlerine devam ederlerdi. Hatta ve hatta dükkanlarını aynı anda kapattıklarını, omuz omuza turşucuya, oradan da hangisinin evi müsaitse demlenmeye gittiklerini görenler olmuştu, atışma arasına sıkıştırılarak söylenmişti ama bu iddiayı her zaman reddetmişlerdir. Her bayramda ise birbirlerinin dükkanının camına akide şekeri fırlatıp sonra tam ortada sarıldıkları görülür. Bu edebiyatın yeni yetmeleri bilmez.

Tüm Beşiktaş şahit olurdu benim ona çeyrek kala vapuruna yetişemediğime. Yeniden dönerdim Rebap Sokağı’na. Esma Abla hava almak için apartmanının önünde olurdu, beni görür, “kız sen yine mi buralardasın, buranın yerlisi oldun” derdi. Ama bilmezdi sevgilim olduğunu, benim yaşlarımda cici bir kızın yanına geliyorum sanırdı. Hiç söylemedim ona, yoksa beni ayıplardı. Aklına da mı gelmezdi? Gelirdi ya elbet, o da bizim aramızda bir sır.

Apartmana girdiğimde asansörü çağırır, sonra, bunun ona ihanet olacağını düşünürdüm. Gitmek için acele ettimse ona dönmek için de acele etmem gerekirdi.

“Sizin asansörünüz paslı ve yaşlıdır, genç sevdaları kaldırmaz. Günün tüm stresli buluşmaları ondadır. Kuş yüreklileri taşımaz.”

Kapısı hep açık olurdu, her seferinde kapının arkasında beklerdi. Ben de korkmuş gibi yapardım. Esas onun kapının arkasında olmama ihtimali korkuturdu beni. Sonrası mı! İyilik, güzellik. Şiir ezberleyemem ama son dizeleri hep aklımda kalır. Tıpkı veda ederken yüzünün son detayları, beni son sarmalayışları gibi.

Birazcık daha birlikte olurduk, son Üsküdar vapuruna dek. Ona tembih ederdim,

“Üsküdar vapurunu kaçırmamalıyım, unutma sakın.”

Vapurlar benim umrumda olmazdı hiçbir zaman, beni bekleyen onlar değildi ki. Ne Kadıköy, ne Üsküdar… Ne de İstanbul. Bizi yalnızca Beşiktaş bilirdi, biz o yokuşu çıkmayı sever, o sokaklardan selam ederdik herkese, ben o çocuklara tavsiye verirdim kadınlara karşı her zaman daha nazik olmaları için, o esnafların elinden yemek yerdik. Evde hiç çay demlemezdik.

Olacaklar bir günde olmadı. Ama çok çabuk oldu. Nasıl afalladığımızı hatırlıyor mudur acaba? Pando amcaya müşteriler yağmaya başladığında ona selam edemez olmuştuk. Hayra alamet değil demişti. Sonra da zaten dükkanı kapandı. Esma Abla hava almak için dışarı çıkmaktan vazgeçti. Nedenini söylemiyordu. Çarşı hareketlendi ama bildiğimiz çarşı değildi hareketlenen. Gürültü ve eğlencenin bayağı sesleri yükseldi. Huzursuz oturuyorduk terasta. Avuçlarına bırakmıştım cansız duran ellerimi. Kediler Behçet Necatigil şiirleri için miyavlamıyordu, biz de onları kucağımıza alıp sevmiyorduk. Onlar bizden daha fazla şikayetçilerdi; tozdan, molozdan, pop müzikten ve onlar tırmalamıyordu bizi yalnızca. Öyle olsaydı eğer, kabul edebilirdik birazcık kanı. Balık pazarının yufka yürekli balıkçılarının keyfi de bozulunca kedilere de kuru mama kaldı.

Dengeler değişiyordu, her gün yeni kepenkler açılıp kapanıyordu. Tabelacıların yüzü gülmüştü yalnızca. Çayımızı evde demlemeye başladık. Yeni yüzler, yeni hesaplar vardı. Sahil tellerle kapatıldı, ben artık Şair Leyla Sokağı’ndan bile geçmiyordum. Tanıdığımız esnaflar fiyatı yüzleri kızarık söylüyorlardı. Bizi müşteri değil, dost olarak görüyorlardı çünkü. Birbirlerini de. Fakat artık bir daha gelin çocuklar deyip sarılamıyorlardı. Çayları soğuktu. Onlar utandıkça biz de utanıyorduk. Konuşmaz olmuştuk, Beşiktaş öz sesini kaybediyor, meydanlardan çekiliyordu. Bekledik, bekledik, bekledik… Ve.

Sonra hepsi taşındı. Ben son vapura koşarken artık kimse bana takılmıyordu.

Celil abi en son gidendi, bize sımsıkı sarılıp koyvermişti kendini. İlk defa ağladığını görmüştük onun. Yumruğunu sıkıyordu, çok sakin yapılı olmasına rağmen sinirlendi mi gözü kimseyi görmeyen bir insandı. En son, stat inşaatında bir işçinin öldüğünü duyduğunda yumruğunu duvarlara vurmuştu. O hafta işçilere yemek dağıtmıştı. Duvardaki göçüğe baktı, orada hala duruyordu. Sonra dükkanına baktı. Son kere. Böylece yumruğunu çözdü. “Aşkınıza sahip çıkın çocuklar. Biz hiçbir şeye sahip çıkamadık. Bari siz aşkınıza sahip çıkın,” dedi. Başımızı önümüze eğdik, şüphe duymuştuk. Ya biz de sahip çıkamasaydık, böyle mi işleniyordu kötülükler? Kuşku duyarak… Felaketin habercisi kuşku muydu? Beyaz gömleğinde leke vardı. İlk defa lekeli görmüştüm onun gömleğini. Celil abi sık sık beyazın hakkı verilmesi gereken en güzel renk olduğunu söylerdi. Bunca yıl beyaz gömlekten hiç vazgeçmemiştir. Leke düştü mü de yedeğini depoda hazır eder, hemen geçiriverirdi üzerine.

Siyaha çalan gözlerine sinmiş kırk yıllık Beşiktaş serüveninin hatıralarına baktık. Maç sonrası, parkta, meyhanede, dostlarıyla beraberken çekildikleri fotoğraflarının çerçevelerinin izi dükkanın duvarlarındaydı.

Gele gide o kadar iyi ezberlemiştik ki, hangi izde bir zamanlar hangi fotoğrafın olduğunu biliyorduk. Duvarın kendisi anılara kıyamayıp fotoğrafı geri veriyordu sanki, duvarda sarmaşık gibi fotoğraflar örülüyordu. Silinemezdi, hiçbir boyanın gücü yetmezdi buna. “Bir zamanlar” demiştik. Ağzımızdan çıkmıştı bir kere. Ne çabuk mazi olmuştu. Hiç direnmeden Celil abiyi maziye karıştırmıştık. O gidince boşluğa düştük. Olan bitenleri şaşkınlıkla izledik. Dükkanın bu kadar çabuk dolmasına, siyah beyaz devrinin sona erip neon devrine geçilmesine şaşıyorduk. Tanıdığımız kimse kalmamıştı. Mahallemizin asi çocukları da sürülmüşlerdi şehrin en ucuna.

Bizim de birbirimize güvenimiz kırıldı. Üzerimize örttüğümüz yorgan, bastığımız halı, oturduğumuz semt bizden alınmıştı. En sevdiklerimiz bizden alınmıştı. Biz de kimliğimizi kaybettik. Yabancılaştık. Ben artık yanına sık gelmiyordum, o evden çıkmaz olmuştu. İkimizin de canı sıkkındı. Artık saat dokuzda vapura yetişmek için çıkıyordum, oyalanmadığım için kolaylıkla yetişebiliyordum. Ardından o taşınmak zorunda kaldı, kirası ucuz bir yere yerleşti. Çok uzak bir semte. Biraz da kasti. Olacakları daha fazla görmek istemiyordu. Çünkü bir felaket oldu mu, mutlak devam eder. Kaynayan bir kazandır o. Fokurtusuna herkes gelir, kimisi izler, kimisi, ateşi harlar, kimisi de elinde kepçeyle kendine aş çıkartır. Biz izleyendik.

Her şey bir anda olmadı. Ama sandığımızdan çok daha çabuk oldu. Ayrıldık. Nasıl ve neden ayrıldığımızı bile farkına varmadan…