Söz uçar, kent kalır

Hilal Kara, hilal.kara@yahoo.com

img-911140555-0001
Görsel: Pınar Dönmez

Roland Barthes, kenti taşla yazılmış yazı olarak tanımladığında takvimler 1963 ile 1973 yılları arasında bir yerleri gösteriyordu ve Barthes tanımlamasına şöyle devam ediyordu: Kent bir söylemdi ve bir dildi de, sakinleriyle konuşan, sakinlerinin içinde dolandığı, dolanarak konuştuğu bir dildi. Barthes, 2018 kentlerinden, Ankara’nın kuzey girişindeki parıltılı, ışıltılı, led ışıklı yüksek binalara ev sahipliği yapan Pursaklar’ı görseydi ya da İstanbul’un büyümesi durmayan ve artık pantolonunun paçaları kısacık gelen, daima kızgın, asabi ergen çocuk hâllerini görseydi, gösterge bilimsel serüveni nasıl bir kâbusla sonlanırdı kim bilir. Acaba, şu an parıltılı led ışıklı rezidansların süslediği, güvenlikli güvensizlikli sitelerin kol kola gezdiği herhangi bir dünya kentinin dili ne olurdu? Dünyayı sanki TOKİ mi sarmıştı ne? Kentlerin dili TOKİ dili miydi? Belli bir rant üretiminin, belli bir yeniden dağıtım mekanizmasının belli güçlerde toplaşması… Evet, bu galiba TOKİ dili olmalı ama kentin taşlarına her gün çarpan ve düşen, kalktıkça düşen, düştükçe kalkan, kendi aksanını anbean üreten kentin gündelikçi sakinlerinin dili neydi, ne olabilirdi?

Sabah 5.30-6 suları Ankara ayazı. İçe işleyen, kat kat giyinmenin anlamsızlığını, yüze her çarptığında jilet gibi vuran o acımasız ayaz. Tabii son zamanlarda öyle değil herhâlde, zira bahsedilen yıl 2016. Doğantepe sırtlarında güne uyanmış bir hane. Soba yakılacak ve akşama gelindiğinde en azından iki tas konulsa fena olmadığından pratik bir yemek yapılıverilecek. O gün ya da her gün, 5.30-6 sularında uyanması pek zor değil; otomatikleşmiş bedeni yataktan hızlıca kendini güne atıverdi. 7-7.30 gibi gelmesi muhtemel ama asla saati saatini tutmayan, hür ruhlu ya da şoförü sorumsuz kim bilir hangi Sıhhiye otobüsü gündeliğin herhangi bir gününe uyandı yine. Durakta tanıdık yüzlere verilen bir selam… Herkes; montuna daha bir sarınıp durağın içine sığışıveren, yorgun ve çoğunluğu kadın bedenler aynı otobüsün beklemesinde.

Geç kalmasa iyi, zira gideceği yer onu bekleyebilecek bir yer değil… Ah, sobayı söndürmüştü değil mi ya da ocağı kapamıştı, yapmış olmalıydı yoksa… Komşu yetişirdi ne olacak. Kendinin olmayan yaklaşık yedi evin anahtarını taktığı ayıcıklı anahtarlığını şangırdata şangırdata koşturduğu durağa sığışıveren bedenlerden oldu demin. Ve meşhur otobüs çıkageldi. Aynı otobüsün yolcuları ve anlık kader ortakları, otobüste bir yer bulabilmek umuduyla en azılı düşmandı artık; sıra filan hak getire, kimse kusura bakmasın. Gidilecek yer beklemez, yol uzun ve meşakkatli lakin duraktaki dip dibe bedenlerde toplu bir hayal kırıklığı… Oturacak yer nerde, ayakta durabilene aşk olsun. Lâ havlelerle binen, kıyıda köşede tutunacak yer bulduktan sonra “arkaya ilerleyelim arkadaşlar”la, bağrışlarla arkaya ilerleyen, sıkışan bedenler gündeliğin mobil monotonluğuna atılmıştır artık. Tutunmaya gerek dahi yoktur zira düşmeye mekân yoktur. Dışarının ayazı dışarıdadır ve birbirinden destek alan sıkışık bedenler için Sıhhiye, varılması en elzem yerdir o an için. Otobüsün erkek cinsinden tek yolcusu şoförüdür, otobüs kendiliğinden bir “pembe otobüs”tür. Sıhhiye’ye varılınca koşturulacaktır, terli terli metroya yetişilmesi gerekecektir, zira iki araç arasındaki zalim aktarma süresini geçirmeyi o dâhil hiçbiri istememektedir. Ankara’nın eskisi ile yenisi arasındaki garip görünmez sınırı, tren garının ev sahibi, kentin eğer varsa dilinin lal olduğu, kulaklarının işitmez olduğu bir Ekim gününün tanığı Sıhhiye’nin; otobüsün yolcuları için o anki anlamı sadece bir metro durağının orada olmasıdır. Aynı otobüsün yolcuları Sıhhiye’de metroya doğru koşturur.

Biraz gerilmeye başladı, acaba yetişebilecek miydi? Şimdi yetişemezse… Ablanın suratını çekebilecek değildi. Bugünün işlerini düşündü metroyu beklerken bir yandan… Ütü vardı, hiç sevmediği gündü galiba bugün… Ablayı severdi aslında. Dokuz senedir birliktelerdi; kahve sohbetleri, koca dedikoduları pek keyifliydi. Bol entrikalı gündüz kuşağı dizilerine birlikte az göz gezdirmemişlerdi. Aralarında zımni anlaşma vardı sanki… Abla bazen onun arkasından atıp tutardı, o da… Ablanın. Ama gündeliğin ilk kuralı karşılaşınca birbirine abla demekti, kardeşten öte olunacaktı o anda. En sevdiği şey ise ablanın evde olmadığı anda müziği açabilmesi, istediği şekilde organize edebilmesiydi her şeyi. Evdeki her şeyin; çocukların çoraplarından en gereksiz nesneye kadar hepsinin yerini biliyordu. Abla, ona güveniyordu aslında… Geçenki akademisyen işvereninin yaptığı neydi öyle? Sanki, hoca olunca filan hâlden anlar zannetmişti. Onlarla da neredeyse 10 senedir birlikteydi -birliktelik ne demekse-, kahvaltıda ucundan tadına baktığı bir çeşit baldı galiba, hesabını sormuşlardı. Ne ayıp, paraya ihtiyacı olmasa kapıyı çarpıp gidecekti. 1-2 ay orada bir bardak su içmeden devam etti, sonra zaten dayanamadı, bıraktı. Başka bir abla bulmuştu. Şansına pek hayırlı insanlardı bunlar; balın hesabını yapmıyorlardı. Ne bal imiş yahu! Bir diğer ablayı düşündü… Yok, abla denemezdi ona… Hanım. Çok kibar ve profesyoneldi tavrı. Ne kadar da iyiydi, tutmuştu tavrını. En azından abla, canımlı laflarla onu saatlerce çalıştırmıyor, hakkını yemiyordu. Neyse, zihninde abla-hanımlarla günlük sohbetini yapmıştı. Hemen aynı sitenin iki yan bloğundaki eve giden yakın arkadaşının yanına gitmeye yeltendi metroda. İstiflenmiş bedenlerin arasındaki santimlik boşlukları kollayarak yanına ilişti. Arkadaşı da senelerdir gündelikçiydi, aynı semtlere gidiyorlardı. Hemen hemen aynı dilden konuşuyorlardı: Yorgun günlerinin son dakikalarını minik dedikodularla süslemeye bayılıyorlardı; abla-hanımları yarıştırıyor, kocaman evlerin kocaman odalarını temizlemenin zorluğundan, önümüzdeki ayı görmeden değiştirilen ev mobilyalarının maliyetinden bahsediyorlardı. Yine günün sonunda “çok şükür işimiz de var” ile sonlanan sohbetler de olmazsa dört saatlik yol pek çekilmezdi. Metroya binenler-inenler, koca sırt çantalı çocuklar, gitarlar, şarkı türkü çığıran gençler, memurlar, genç memurlar, yaşlı memurlar, kitabına gömülen yolcular, telefonuyla hemhâl olan yolcular, kadınlar, gençler ve erkekler… Biraz suratsız, biraz gergin herkes; kaşlar çatık, daha gün başlamadan yorulmuş…

Neyse, sohbete devam. “Geçen yan eve yeni başlayan kadının gündeliği bu kadarmış, piyasa artıyor herhâlde. Yabancı mıymış, Gürcü galiba, daha az alıyor onlar ya, piyasayı düşürdüler yok yere…” der iken inilecek durak geldi… Soğuk sesli kadın durağı bağırdıktan sonra metronun içinden sanki milyonlar boşaldı. Doğantepe’nin Sıhhiye otobüsünün yolcularını bir başka otobüs daha bekliyordu: Beytepe durağında, Ankara’nın muhtelif-kocaman-yüksek güvenlikli-parklı-bahçeli-havuzlu-sokakları temizli semtlerine gündelik misafirlerini ulaştırmak için son otobüs bekliyordu. Ha bu arada, sokak temizliği sınıfsaldır: Üst gelir gruplarının semtleri “bal dök yala”dır. “Belediye oralarda hep çalışıyor”dur.

Tertemiz, nizami, çimleri sıraya girmiş şekilde biçilmiş semtlerin gündelik ziyaretçileri, metrodan inip bu semtlere onları taşıyacak ring otobüsüne doluştular. Bu otobüsü onlar dışında kullanan da pek yoktu. Bir servis şoförü edasıyla otobüse binen tek eril şahsiyet, klasik otobüs sloganını -arkadaşlar ilerleyelim- savurduktan sonra gaza bastı. Bu semtin dili başkaydı, dükkânları bistro, ekmekleri artisan idi.

Evet, yetişebilmişti nihayet. Saat 9’u bulmuştu ama yetişmişti… İki saatlik şehirler arası-şehir yolculuğu bir nihayete varmıştı. Evin bir yerine tıkıştırdığı gündelikçi üniformasını üstüne geçirdikten sonra başladı ütüsüne. Üç katlı bir evdi. Bu evin bir kadını daha vardı ama o aylıkçıydı. Haftada beş gün gelirdi, ortalığı, öteberiyi toplar, günlük yemeği yapardı. O aylıkçı, kendisi gündelikçiydi, peki acaba haftalıkçı var mıydı? Neyse, işine gömüldü… Ütü dışında pencere de istemişti… Abla. Eski evleri ne güzeldi aslında, kolayca temizlenirdi. Şimdi üç kat kocaman camlar ama… Abla maaşını gününde verirdi. Tamam, bazı sıkıntılar elbette vardı ama o nereye giderse peşinden gidecekti: Birliktelik bunu gerektirirdi.

Akşam altıya doğru ütü odasından kendini attığında ellerine baktı; senelerdir çamaşır suları ve muhtelif temizlik sıvılarına bulanmış ellerine, çatallaşmış ellerine baktı uzunca. Kolunda sinir sıkışması vardı, belinde fıtık -meslek hastalığı- ve o, 45’ine kadar devam edecekti. Sonrası zaten pek de mümkün değildi… Yeter ki şu kooperatifine girdikleri evin taksiti bitsindi, çocuk üniversiteyi bitirsindi. Ellerini kremledi. Tam da çocuklar eve gelmişti, onlara selamını verip durağa doğru yollandı.

Sabahki otobüs arkadaşları işlerini erken bitirmişti belli ki, epey kurulmuşlardı durağın oraya. Bekle bekle bir saati bulmuştu, hava da kararıyordu ve eve geç kalmak istemiyordu. Eşi görece anlayışlı biriydi ama yine de çok geç kalmasını hoş karşılamazdı. Nihayet otobüs belirdi ufukta.

Yaklaşık 2,5 saatlik yolculuğun ardından, sabahın gündelik yolcuları için gün tamamlanmak üzereydi. Kentin gündelik mobil yolcularının, kadınlarının kentle konuşma dili otobüs duraklarından geçiyordu: İlk sözcükleri ”arkaya ilerleyelim”lerdi. Otobüsü kaçırmamaktı, aktarma süresiydi, yorgun bedenleriydi, bir evin ütüsüyle kendi evinin yemeğiydi, içinden geçtiği semtlerdi, ablalardı, hanımlardı, anahtarlığındaki ona ait olmayan ama onun da olan evlerdi… Barthes bile bu kadar mobil olan kadınların dilini çözemezdi, kim bilir?

Reklamlar