Kategori: Ali Açıkgöz

Açtırma kutuyu: İletişim teknolojileriyle imtihanımız

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

AliAcikgoz
Görsel: Elif Mercan

Eski Yunan mitolojisinde insanın yaratılışının hikâyesi bitmek tükenmek bilmez aile kavgalarının bir adımıdır. Amcaoğulları Zeus (Sebep) ile Prometheus (Öngörü) arasındaki husumet, Prometheus’un tanrı katının mucit üyesi Hephaestus’un imalathanesinden “ateşi” çalıp, toprak ve su ile yoğurulup hava ile kuruyan insanlara bu ateşi, yani hayatı vermesi ile doruk noktasına varmıştır. Bu itlik, serserilik ve hırsızlık (1) silsilesinin sonucunda küplere binen Zeus, hem Prometheus’u bir dağ başına zincirletir hem de her gerçek iktidar sahibi gibi bir de ailesi ile uğraşır. Hephaestus’a ismi Pandora olan ilk kadını yaptırır, akabinde kadının eline bizim dilimize de “kutu” olarak geçen bir küp (testi, vazo) tutuşturur. Kadıncağızı gökten zembille Prometheus’un kardeşi Epimetheus’un (Aklın Sonradan Başa Gelmesi ya da Hıyarlık?) yanına indirir. Hâlbuki bu, Zeus’un hısımlarına kurduğu bir tuzaktır. Kadıncağızı pek seven Epimetheus, öngörülü ağabeyi Prometheus’un “Bu kızdan hayır gelmeyecek” cihetinden uyarılarına kulak asmayıp hıyarlık eder ve Zeus’un zokasını yutar. Pandora ise büyükler kendisini reddetmeye çalışadursun, elindeki “kutunun” içinde ne var diye merak etmektedir. Kadıncağızın bilmediği şey, Zeus’un hain planlarının parçası olarak yaptırdığı kutunun içinin dışından büyük olduğu ve şehvet, hastalık, açgözlülük, şehvet, ölüm gibi belalarla dolu olduğudur. Nihayetinde Pandora’nın kutunun kapağını kaldırması ile beraber, kutunun içindeki belalar Prometheus ve Epimetheus kardeşlerin ve insanların başına üşüşür. Pandora kapağı kapatır. Neyse ki küpün içindeki şeylerden biri içerde kalmıştır: Umut. Neden “neyse ki” diye yazdığımı soracak olursanız; madem ki küpün içinde o kadar bela vardı, umudun onların yanında ne işi vardı? Neyse ki (yine mi?!) konumuz ne hatalı çeviriler, ne de sonu gelmez ahlaki tartışmalar.

Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi ile söyleşi

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

soylesi
Çizim: Elif Mercan

Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi’ne (EEİİ) İnisiyatifin Ankara’daki üyelerinden Selin Akyüz aracılığıyla ulaştık. Böylece EEİİ’nin üyeleriyle küçük bir söyleşi gerçekleştirdik. “Erkeklik çalışmaları” alanında halihazırda araştırma yapmakta olan, oldukça farklı akademik alanlardan ve farklı ülke ve şehirlerdeki kurumlardan gelen bilim insanları ve aktivistlerden kurulu bu gruba son bir yıl içinde gerçekleşen birtakım gelişmeleri ve bunları nasıl anlayabileceğimizi sorduk. “Kriz” ve “mücadele”nin nasıl yorumlanabileceği konusunda yakın geçmişteki olaylardan örneklere başvurarak konunun uzmanlarından fikir almaya çalıştık.
İnisiyatife katkıda bulunan araştırmacı ve aktivistler, ortaya koydukları çalışmalar ve çıkardıkları dergiyle ilgili detaylı bilgilere şu web sitesinden ulaşabilirsiniz: http://www.masculinitiesjournal.org/

Stalin’in ölümü üzerine

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

stalinin_olumu_afis

İnsanlara hakikati anlatacaksanız onları güldürmelisiniz; yoksa sizi öldürürler.”

Armando İannucci’nin 2017 sonunda gösterime giren Stalin’in Ölümü filmi bu sözü alıntılayarak başlasaydı herhalde şaşırmazdım. Siyasi hiciv (satir, taşlama) içeren filmleri hele bir de kara komedi öğeleri de içeriyorsa, belki de meslek hastalığı (siyaset bilimciyim) gereği sevmeye meyilliyim. Stalin’in Ölümü’nü de bir süredir izlemek istiyordum; temelde komik bir film olacağını beklemekteydim; ama bu kadarını hayal dahi edememiştim. Bu noktada bir uyarı yapmam gerekiyor: Film gerçekten karanlık ve izleyeni çıldırtırcasına korkunç. Üstelik de bütün sevimliliğine ve güzelliğine rağmen! Yani bu herkese göre bir film değil.

Neden korku filmi izlemiyorum?

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

“Korkmamalıyım. Korku, aklın katilidir. Korku, topyekûn yok oluşa götüren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim.” Frank Herbert, Dune (1965)

Ali cmyk
Çizim: Elif Mercan

Kurgu karakter Paul Atreides, kendisinin evreni geleceğe taşıyacak mesih olup olmadığını öğrenmeye gelen bir rahibe/cadı tarafından sınava tabi tutulurken, aklından yukarıdaki sözleri tekrarlar durur. Rahibe Paul’ü elini bir kutuya sokması için ikna etmiş; ardından Paul’ün kutudaki eline bir iğne ile dokunmuştur. Rahibe sınavın bir aşaması olarak Paul’ün beynine psişik işkence uygulamaya başlar. Paul için bu işkencenin en önemli etkenleri eline dokunan iğneden yayılan büyük acı ve bu acının kendisini öldürmesinden korkmasıdır. İçgüdüsel olarak elini kutudan çıkartıp kurtulmak ister. Ancak elini hareket ettirirse iğne eline batacak, iğnedeki zehir kendisini gerçekten öldürecektir. Paul kendine yaptığı telkinle acının sadece zihninde olduğuna inanmayı başarır ve elini kutudan çekmeyerek sınavın sonuna kadar dayanır.

Yanar-donar hikayeler: Game of Thrones

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

beril çizim
Çizim: Beril Açıkgöz

Bu yazıda kısa öykü ve televizyon senaryosu yazarı George R.R. Martin’in 1996’da yayınlanan A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı eserinin, 2011’de romandan yapılan uyarlaması üzerine yazmak istedim. Adı Game of Thrones (Taht Oyunları) olan bu dizi popüler okuma nesnesi köşe yazısı olan, yazdığının dizisi çekilmeyen yazara insan muamelesi yapılmayan dünyamızın popüler kültür ortamlarını yaktı kavurdu. Öyle ki dizi romanın hem popülarite hem de içerik olarak önüne geçti. Dizi 5. sezonu itibariyle romanda anlatılan senaryonun ötesine giderek hem romanda cevaplanmamış bazı soruları cevapladı, hem de farklı noktalara gitmeye başladı.

“İsveç’te yaşıyormuş gibi”

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

Arada sırada okuduğum köşe yazılarında karşıma çıkan bu deyimi de/da’nın 8. sayısında Irmak Akman’ın yazısında da gördüm. Yazının tartıştığı şey Türkiye’nin hali dumanlığına tezat, başka havalarda yaşama haliydi. Yazıda beni özellikle meraka sevk eden şey ise başlıktaki deyimin kullanılmış olması ve bununla bağlantılı olarak Irmak’ın 2013’te yazdığı bir yazıdan yaptığı şu alıntıydı:

Mesela ezkaza İsveç’te doğmuş olsak şu anda yaptığımız suya sabuna dokunmayan işleri daha bir gönül rahatlığıyla yapabilir, suya sabuna dokunmayan hayatımızı daha bir gönül rahatlığıyla yaşayabilirdik.

Üç tarz-ı uçuş: İkarus, Daedalus ve Giritli üzerine

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

uctarziucus
Çizim: Elif Mercan

İkarus’un öyküsü malumunuz bir dramdır: Girit’ten kaçmaya çalışan İkarus, babası Daedalus ile beraber kumsalda pineklemektedir. Girit’in iri öküzleri kadar meşhur labirentini inşa eden Daedalus kumsalda martı tüyleri (ve tahminen ölüleri) görmüştür. Elinde biraz da balmumu vardır. Daedalus bir antik dünya dahisi olup mühendislik fakültesine gitmediği için parlak fikirlerini kendine saklamaz. Balmumuna şekil verip martı tüylerini balmumuna dizerek takılabilir kanat yapar. Yaptığı kanatların kullanımını oğlu İkarus’a anlatır: Kanatları takan ne çok alçaktan ne de çok yüksekten uçmalıdır. Çok alçaktan uçarsa denizin nemi kanatları ıslatacak ve artık uçamayacaktır. Eğer çok yüksekten uçarsa güneş ışığı kanatları çok fazla ısıtacak ve balmumu eriyecektir.