“İsveç’te yaşıyormuş gibi”

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

Arada sırada okuduğum köşe yazılarında karşıma çıkan bu deyimi de/da’nın 8. sayısında Irmak Akman’ın yazısında da gördüm. Yazının tartıştığı şey Türkiye’nin hali dumanlığına tezat, başka havalarda yaşama haliydi. Yazıda beni özellikle meraka sevk eden şey ise başlıktaki deyimin kullanılmış olması ve bununla bağlantılı olarak Irmak’ın 2013’te yazdığı bir yazıdan yaptığı şu alıntıydı:

Mesela ezkaza İsveç’te doğmuş olsak şu anda yaptığımız suya sabuna dokunmayan işleri daha bir gönül rahatlığıyla yapabilir, suya sabuna dokunmayan hayatımızı daha bir gönül rahatlığıyla yaşayabilirdik.

Görüntü0129Meraklandığım şey Türkiye’den İsveç’e bakınca orada, bize “İsveç’te yaşıyormuş gibi” dedirtecek ne gördüğümüz? Müthiş müreffeh bir ülke ve onun rahat vatandaşlarını mı görüyoruz? Yoksa şıklık ve batılı estetik değerlerin ortasına düşmüş bir yaşam tarzının genişliğini mi? Nasıl yaşıyor bu İsveçliler ki, dilimize halimizi kanıksamaya dair bir benzetme kazandırıyorlar? Yoksa biz kafamızda bir İsveç kurup ona göre içindeki gerçeklikle ilişkimizi bir çerçeveye mi oturtuyoruz?

Bu yazıda amacım bir İsveç güzellemesi ya da melankolisi üretmek değil. Orada geçirdiğim süre boyunca duyduğum anektodlar ve yaşadığım olaylardan yola çıkarak yukarıdaki sorulara dair boş laflar edeceğim. Birbirinden çok farklı iki ülke olan Türkiye ve İsveç’in tarihselliklerinde benzer gördüğüm yanları ve bazı bağlantıları ortaya sermeye çalışacağım. Bunu yaparken de belli başlıklar üzerinden gitmeye çalışacağım. Bu arada öyle bir “kültürel özcülüğe” düşeceğim ki sormayın.

İsveç coğrafyası zor bir ülke. Türkiye nasıl ki doğu-batı enleminde konumlanmış bir coğrafi yapıya sahipse, İsveç de kuzey-güney boylamında konumlanmış durumda. İskandinav yarım adasının doğu tarafını tamamen kaplıyor. Ülkenin kuzey ucu kutup dairesinin içinde kaldığından o bölge altı ay gündüz altı ay gece ile yaşıyor. Benim vakit geçirdiğim en güneydeki Skåne bölgesi ise kışın güneşin ortalama saat 9 civarı doğup, saat 14’te batmaya başladığı, yazınsa durumun tersine döndüğü bir yerdi. Yani, kışlar soğuk ve karanlık, yazlar yağışlı ve aydınlık… Ankara’da doğmuş büyümüş birisi olarak soğuk ile çok boğuşmasam da Türkiyeli başka arkadaşların Eylül başında palto giymişliğine şahit oldum.

Bu noktada İsveç’te taze yiyecek olarak (en önemlisi şalgam olmak üzere) çeşitli bostan sebzesi, mantarlar, çavdar, çeşitli meyve türlerinden başka pek bir şeyin verimli olarak yetişemediğini söylemeliyiz. Hayvansal gıdalarda denizlere ve yetersiz kalan çiftlik hayvanı üretimine bağımlı olan bu ülke tarihi boyunca kıtlık tehlikesini ya hissetmiş ya da yaşamıştır. Bu noktada İsveç mutfağına dair “Bu ne biçim medeniyet! Hayatımda gördüğüm en kötü mutfak!” diyen ve orada aynı dönem kaldığımız Sivaslı bir arkadaşımı burada anmalıyım. Eldeki sınırlı kaynaklarla yapılan yerel yiyecekleri genel olarak sevdim ya da sevmeyi öğrendim.

İnsanın (Akdeniz havzasının aksine) rahat yaşamasına pek elverişli olmayan bu coğrafyanın birincil etkisinin insanları davranışlarında uçlara itmek olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Ortaçağ’ın fakirliğinde, sonradan İsveç olacak topraklarda yaşayan bir köylü iseniz; efendi efendi çiftçiliğinizi yapıp derebeylerinizin kavgalarında ezileceğinize, soylu-köylü demeden topluca Grönland’dan Bağdat’a kadar keşif, ticaret ve yağma seferlerine çıkarsınız. Ya da 1800 ile 1900lerin başında orada doğmuş biriyseniz tahminen alkoliksinizdir, çünkü kışın karlı ya da yazın “beyaz” gecelerinde içki içip şarkı söylemekten başka yapacak pek bir şey yoktur. Üstelik her şeyin kitabına uygun yapılması zorunludur. İki senede bitmeyen bir inşaatı sorduğumda İsveçli arkadaşım “İnşaatlar pahalıya geliyor, çünkü işi çok” demişti. Ben “Yahu, bizde olsa bunu üç ayda bitirip teslim ederler” diyerek, binanın kuralına göre izole edilmezse o soğukta o binada oturulamayacağını, kendi memleketimin inşaat şirketlerinin kar edeceğiz derken her yıl birçok işçinin yaralanmasına ve ölümüne sebep olmasının acımazsızlığını bir an için düşünmemiştim.

Image0343Bu tip kültürel örüntülerin, uç “yaşam tarzlarının” törpülenmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Jantelagen denilen ve kişiyi İsveççe lagom, Türkçesiyle “makul, ortalama” olmaya, “toplumsal düzende çıkıntılık yapmamaya” yönlendiren yasanın varlığı bu önermeyi desteklemekte. Örnek olarak İsveçli bayrak takıntısını ele alabiliriz. Sağa sola bayrak asmaya ve bayrağını her fırsatta sergilemeye bayılan ortalama İsveçli, ulusal bayram günü olan 6 Haziran’ı kutlamaz. Çünkü o bayram ya aşırı milliyetçilerin ya da ülkeye uyum sağladığını düşünen yeni göçmenlerin bayraklarla kutladığı bir bayramdır. Oralı arkadaşlarımın söylediği bu.

Devam edersek, İsveçli kendisi hakkında bilinçli olmaya çalışan ve bu bilinci kendini “makul” kılmak için kullanan biridir. (İsveç’te yapılan 2013 Eurovision şarkı yarışması için hazırlanan şu video ve şu video, İsveçlilerin kendilerini nasıl gördüklerini güzel açıklıyor.) İskandinav komşuları hakkında da fikirleri vardır: Bir başka İsveçli arkadaşımın anlatımıyla, Danimarka biraz “ailenin sarhoş amcası” gibidir. Norveç ise “daha İsveç”tir, “daha sarışın, daha zengin”… Bütün bu kültürel bilincin orta yerinde o kendini mükemmel görüp, herkese iyilik etme arzusu vardır. Ancak, elbette ki mütevazidir, asla abartmaz!

Tabii bunda İsveç’in, bir zamanlar tıpkı Türkiye’nin Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde olduğu gibi bulunduğu bölgeyi yönetimi altına alma yarışına girmesinin bir etkisi olduğu söylenebilir. İsveç’in emperyal hayalleri, Danimarka yönetiminden kurtulup Baltık denizini bir İsveçli gölü yapma hayallerine kadar uzanır. Lisede tarih derslerini dinleyenler, Çarlık Rusya’ya yenilip Osmanlı’ya sığınan ve burada Demirbaş Şarl adı takılan İsveç Kralı 12. Charles’ı hatırlayacaktır. Demirbaş, Osmanlı hazinesine bolca borç takıp, ülkesine döne döne lahana dolmasıyla geri döndüğü için emperyal hayalleri gerçekleştirmede pek başarılı olduğunu iddia edemeyiz. Nitekim İsveç 1809’da Finlandiya kolonisini Ruslara kaptırıp Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri olacaktır. 1900’lere kadar İsveç nüfusunun büyük çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri’ne göçmen olarak gidecektir. Bu fakirlik ve yokluk film ve şarkılara kadar sinecek ve 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürecektir. Bütün Avrupa kıtası yanarken, İsveç, Naziler ve Müttefikler arasında, tıpkı Türkiye gibi riskli bir diplomatik oyun oynamak zorunda kalmıştır. Ancak Türkiye Stalin’in nefesini ensesinde hissedip kendini NATO’nun soğuk sularına bırakmak zorunda kalırken, İsveç o zamanlar kendilerine Sosyalistler diyen Sosyal Demokratların içeride komünistleri baskı altına almasıyla NATO üyeliğine ve kontrgerilla teşkilatlanmasına gerek kalmadan soğuk savaşı atlatabilmiştir.

Öte yandan 2. Dünya Savaşı’na girmemek, savaş bittiğinde İsveç’i Avrupa’nın en varlıklı ülkelerinden biri yapmıştır. Hali hazırda bir endüstrisi bulunan İsveç derin sınıf farklarını siyaset ile çözmeyi başarmış ve Sosyal Demokrat politikalarla alt ve üst sınıfları “ortalama bir yerde” buluşturmayı başarmıştır diyebiliriz. Ülke tarihinin bir noktasında soylular ve işçiler sokakta çatışmak yerine sorunların çözümü için makulda buluşmuşlardır. Bunun örneklerini İsveç menşeli firma ve ürünlerde görebiliriz. İsveç kökenli tipik bir firmadan aldığınız ürünler İsveç’in yerel sınırlılıkları gözetilerek standartlık ve estetik kaygılarla üretilmiştir. Belli özellikleri “ortalama ve makul” olarak buluşturmayı başarır. İsveç’te sokakta gezerken herkesi zengin ve soylu zannetmek mümkündür. Çünkü yaşam tarzları, göze çok batmayacak bir gündelikliğe ulaşmıştır. Tabii İsveç’in giderek büyüyen ve gettolara sıkışıp kalan göçmen nüfusu için aynısını söyleyemem.

Image0158
Malmö’de Somali mahallesindeki ırkçılığı protesto eden bir karikatür

Bir politikacının İsveç’in karanlık tarafı olarak belirttiği gizli ırkçılık, karşınıza hiç çıkmayabilir. Beni bir süpermarketin girişinde babasının yanında yürüyen 4-5 yaşlarında bir çocuk olarak bulmuştu. Kafamda o dönemin modasıyla, Kadıköy-Moda hattında beni hipster yapan şapkam ve sakalım, o çocuk için bir Müslüman göçmen görüntüsü olmalıydı. Bisikletime aldığım öteberiyi yerleştirirken duyduğum “Allahü Ekber” sesi bir an için kafamı kaldırmama sebep olmuştu. Gördüğüm şey sarı kafalı bir çocuğun sırıtarak bana dik dik bakması ve babasının onu “şşt” sesi ile çekiştirmesiydi. Olayı anlattığım İsveçli arkadaşlarım samimi bir üzüntüyle bunun çocuğun ailesinin ırkçı olduğu anlamına geldiğini söylemişlerdi. Bu olay sonunda hayatım kararmadı elbette, ama 1930lar Viyanası’nda laf atan ırkçılara, elindeki şemsiyesiyle dalan Freud’u artık daha iyi anlıyorum diyebilirim. Freud haklı mıydı bilemiyorum; lafı yiyip baba-oğul uzaklaşırken yağmur altında kalakalmıştım.

Memleketlisi bir arkadaşımın Milenyum Üçlemesi’nin İsveçli yazarı olan Stieg Larsson ile ilgili anlattığı bir hikaye şuydu: Larsson gençliğinde bir gün, yaşadığı şehirdeki bir parktaki koruda bir olaya şahit olur. Bir grup orta yaşlı adam genç bir kadına topluca tecavüz etmektedir. Larsson uzaktan kadını tanır ve yardım etmeden oradan kaçar. Ancak polise ya da başka bir kimseye de yardım için haber vermez. Olaydan günler sonra kurbanla yüzleşmeye karar verir. Tecavüz kurbanı genç kadına olayı gördüğünü ve hissettiklerini anlatıp yardım etmediği için özür dilediğinde genç kadın özrünü kabul etmediğini ve Larsson’u hiç affetmeyeceğini söyler. Larsson bu olayı unutamayacaktır, üstelik sonradan yazdığı kitaplarda bu olayın hissettirdiğine benzer duyguları anlattığını da söyleyebiliriz. Bu anektod bana görüntü itibariyle kibar ve ideal gibi görünen bu toplumun içinde bir yerlerde sorunların üstünü kapatmaya dair bir dürtü olduğunu söylüyor. Yani uç noktaları makul noktaya çekme güdüsü kötülüklerin üstünün kapatılmasına ve dışardan anlaşılamamasına yol açıyor.

Bu noktada İsveç’in siyasal değil, toplumsal muhalefetinin çabaları anlamlanıyor. Tacizin, tecavüzün ve ırkçılığın kibarlık zırhı kuşandığı İsveç’te elbette bunlara karşı duran insanlar var. Hükümete ortak olabilecek kadar güçlenmiş feministler, neo-Nazileri takip edip dayak atan solcular ve giderek medya ve toplumda kendine yer açan ırkçılığa gündelik olarak direnen nüfusun büyük çoğunluğu var. Ancak ekonomik zorluk ve IŞİD sonrası yükselen Orta Doğulu göçmen dalgası işleri zorlaştırıyor. Refah devletinin sunduğu hizmetler her geçen gün kırpılıyor. Terör saldırıları yaşanıyor ve toplumsal çatışma artıyor. Ortada samimi bir ikirciklilik var gibi: toplum açgözlülüğe, kibire, yalana karşı duruyor, fakat politika başka işliyor. Gerçi İsveç’te önemli bir bayram olan 1 Mayıs gününde “eyleme gideceğim” diye elinde bayrak İsveç sokaklarına inen Türkiyeli bir solcu arkadaşımın “Yahu bu ne biçim sınıf mücadelesi? Millet parklara yayılmış, piknik yapıyor burada!” gibisinden serzenişini hatırlamalıyım. Bazı şeyler orada gerçekten ileride sanırım. Yine de bu ilerlemişliğin “kozmetik” bir yanı olduğunu düşünmüyor da değilim.

Bütün bunlar bana şunu düşündürüyor: Evet, İsveçliler seneler süren sermaye birikimi, sınıf mücadelesinin barışçıl biçimlerde iyi-kötü bir sonuca varması ve coğrafyayla tarihin azıcık şanslı bir yerinde olması sebebiyle Türkiye’ye göre iyi durumda. Evet, biz en güzel yıllarımızı sınav salonlarında tüketirken, oranın gençleri liseden mezun olunca başka ülkelerde vize serbestisi avantajlarını kullanarak iş buluyor, geziyor dünyayı görüyor ve üniversiteye başlamayı bir sene rahatça erteleyebiliyor. Zira devletleri o çocuklara eğitim hakkını eğitimin giderlerini karşılayarak sağlıyor. Biz ise zor bir hayat yaşıyoruz. Hani Çemişgezek maça İstanbul karşısında iki-sıfır geride başlıyor ya, İsveç ile Türkiye de aynı hesap…

Bir yanda aradaki makasın açıklığı var, öte yanda ise bununla olan ilişkimiz… Hepimiz gündelik hayatımızda memleketimizin zorluklarını takip edebildiğimiz kadar yaşıyoruz. Hiç takip etmeyenimiz sanki burada değilmiş gibi yaşıyor. Sanırım “İsveç’te yaşıyormuş gibi” derken kastettiğimiz tam da bu. Aslında rahatmışız gibi, ama değiliz. Bir rahatlık var gibi, ama yok. Samimi bir ikirciklik hali bu da. Hani İsveç’in samimi ikircikliğini bildiğimizden değil de, imgelemler uyuşuvermiş kendiliğinden. Sadece “İsveç’te yaşamıyor” olduğundan kesin emin olabildiğini düşünen biri olarak bu samimi ikircikliği aşmak için bir çare olduğunu düşünüyorum: İçimizdeki İsveçliyi bulmak ve onu tanımak. Nasıl mı? Türkiye’nin batısında yaşayanlar olarak geçen kış saat dilimi değiştiğinden beri sabah karanlığa uyanıyoruz. Sabah işe, okula, fırına giderken karanlığa çıkıyoruz. Depresyonda hissediyoruz. Üstelik karşı karşıya kaldığımız ve alışık olmadığımız karanlıkta suya sabuna dokunmaya çalışıyoruz. Bu yazıda günümüz İsveçlisi ile Türkiye’de hayata karşı takındığımız tavırları karşılaştırmaya çalışmadığımı hatırlatmalıyım. Sadece farklı koşullarda farklı tarihsel süreçlerden geçerken benzerlikler üretebildiğimizi düşünüyorum. Dahası küreselleşme söz konusu olduğunda iki toplumun da benzer sorunlarla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Bunlarla başetme yöntemlerimizin ise tamamen farklı olduğu kanısındayım.

İskandinav şiirinin en eski örneklerinden Völuspa, evrenin yaradılış ve yokoluş öyküsünü aktarırken mevsimlerin döngüselliğini takip eder. Bizim türkülerde de benzeri var: “Ne de olsa kışın sonu bahardır.” Nereden baksanız büyük farklılıkları küçük benzerlikler takip ediyor. O yüzden “İsveç’te yaşadığını zannetmek” kurgu bir kategori olarak anlamsız geliyor. Çünkü artık İsveçli İsveç’te yaşarken, Türkiyelinin Türkiye’de yaşadığını yaşıyor. Sosyal medyanın hakikatı tahakküm altına alıp, gezegen genelinde işlerin çığırından çıktığı, teröre karşı ırkçılık, hukuka karşı neopopülizmin kural olmaya başladığı şu zamanlarda artık “İsveç’te yaşıyormuş gibi” düşünmenin ya da bu tip kategoriler üzerinden düşünmenin pek bir anlamı yok. Terörün, narsisizmin, aşiret sınırlarını belirleme işlevi gören ideolojilerin dünyasında her yer Orta Doğululaşmakta. Mesele farketmek ve kabullenmekte, yokluk ve karanlık içinde iken elindekinin değerini ve onu iyi kullanmayı öğrenip, karamsarlığı abartmamayı becerebilmekte. O yüzden hepimizin biraz “İsveç’te yaşıyormuş gibi” yapmaya ihtiyacımız var. Ama dikkat edin: Biraz! Yani, makul ölçülerde; yani gerçekliğin korkunçluğunun üstünü belli toplumsal sınıflara özgü estetik hayatlarla kapatarak değil…

Reklamlar