Üç tarz-ı uçuş: İkarus, Daedalus ve Giritli üzerine

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

uctarziucus
Çizim: Elif Mercan

İkarus’un öyküsü malumunuz bir dramdır: Girit’ten kaçmaya çalışan İkarus, babası Daedalus ile beraber kumsalda pineklemektedir. Girit’in iri öküzleri kadar meşhur labirentini inşa eden Daedalus kumsalda martı tüyleri (ve tahminen ölüleri) görmüştür. Elinde biraz da balmumu vardır. Daedalus bir antik dünya dahisi olup mühendislik fakültesine gitmediği için parlak fikirlerini kendine saklamaz. Balmumuna şekil verip martı tüylerini balmumuna dizerek takılabilir kanat yapar. Yaptığı kanatların kullanımını oğlu İkarus’a anlatır: Kanatları takan ne çok alçaktan ne de çok yüksekten uçmalıdır. Çok alçaktan uçarsa denizin nemi kanatları ıslatacak ve artık uçamayacaktır. Eğer çok yüksekten uçarsa güneş ışığı kanatları çok fazla ısıtacak ve balmumu eriyecektir.

Sonuç olarak kanatlar takılır ve uçulur. Daedalus oğluna anlattığı “makul”u bulmuş ve orada uçmaktadır. Ancak, İkarus kendini uçmaya kaptırmış, Girit’i kanatlarının altında görüp şevke gelmiş ve daha yüksekten uçmaya başlamıştır. Az sonra balmumu bir güzel erir, İkarus uçamaz ve düşer.

Mitin sınırlarına varıldıktan sonra, mit üzerinden devşirilen bir psikolojik çözümleme dikkat çekmektedir: İkarus kompleksi. İkarus kompleksi basit olarak kibir, kendini beğenmişlik, kendini üstün görmeye dayalı bir takım davranışların sergilenmesi üzerinden özellikle bir takım sanatçı, mucit ve politikacının davranışlarını açıklamaya çalışan bir psikolojik çözümlemedir. Yani bize bir şan şöhret hırsı ve enerjik bir eylemlilik hali ile bir “yanıp sönme hali” anlatan bir bilimsel imgelemdir.* Uçuşun kaçınılmaz sonunu kaçınılmazlığın fark edildiği an üzerinden anlatır. Anlayacağınız İkarus bir anguttur ve uçamamıştır.

Peki İkarus’un davranışını kompleks olarak niteleyebiliyorken neden Daedalus’u göz ardı ediyoruz? İkarus’un dramı elbette babası Daedalus’un trajedisidir. Aynı zamanda Daedalus bizi hırsa karşı uyarmaktadır. Bir yandan deha ile bağlantılı mükemmel eseri üretme eylemi onanır. Öte yandan sınırlara ve kendini tanımaya dair bir ders aktarılır. Elbette Daedalus uçmanın risklerini biliyordur ve oğlunu bunlardan haberdar etmiştir. Ama İkarus kendi angutluğu sebebiyle babasını dinlemeyip çakılmıştır. Bu bilgiler ışığında bir “Daedalus kompleksi” tasarlarsak bu kompleks, eylemin olası sonuçlarını bilme, ancak bu sonuçlara karşı kişileri uyarsa dahi bu uyarıların bir etkisi olmayacağını da bilmekten kaynaklı bir karamsarlıktır (umudun tersi “umutsuzluk” değil “karamsarlıktır”). Olsa olsa bir “dedik de anlatamadık” halidir. Belki de bu eski dünya dahisi için daha uygun bir hal de yoktur. Kendisini oğlu bile yarım dinlemiştir. Hal ve tavır olarak o kanatlarını geceleri çırpan baykuşa benzer Daedalus. Ne yapacağını, nasıl yapacağını bilir de anlatamaz. Mükemmelliğin bir bedeli vardır. Daedalus mükemmel uçan bir baykuş olsa kanatlarını sadece geceleri çırpması gerektiğini bilir (sahi, Daedalus ve İkarus neden ayışığında uçmayı denemediler ki?).

Peki bu tartışmayı yapabilmemizi sağlayan üçüncü kişiden neden hiç bahsetmiyoruz? Yani İkarus ve Daedalus kumsaldayken onların yanında duran Giritliden… Bu Giritli bütün olayı kendi gözleriyle görmüş, İkarus’un gökten kumsaldaki kayalara çakılışını da izlemiştir. Eline bir dal parçası alıp bir süre cesedi incelemiş, omuz hizasından canlı mı değil mi diye mevtayı dalla dürtmüştür. İkarus’un ölü olduğunu anlayınca elindeki dalı bir kenara atıp köyüne doğru koşmaya başlamıştır. Köye günümüz Türkçesine tahminen “Amaniin!!! Labirentçinin oğlan gökten kafa üstü çakılıp düştü. Karpuz gibi açıldı her tarafı!!” diye çevirebileceğimiz bir çığlık atmış ve olanı biteni ahaliye aktarmıştır (Antik Girit’te karpuz var mıydı?) Daha sonra bu anlattığı hikayeyi tekrar tekrar anlatmış ve mitin yayılmasına vesile olmuştur. Peki tarihin unuttuğu bu kişinin bize öğretebileceği şey nedir?

Bu üçüncü kişi, tahminen üçüncü bir tür kuş gibi davranmaktadır: Karga. Uzun yaşamaktadır. Bir adada başkalarının ilgilenmediği şeyler (İkarus ve Daedalus’un başına gelenler) ile ilgilenmektedir. Bu ilgisi sayesinde kimsenin ilgilenmediği aptalca şeyler üzerine düşünme kapasitesine erişir. Zamanla bilgi ile olan ilişkisi gündelik hayatının ona göre belirlenmesini gerektirecek bir hal alır. Yeri geldiğinde adanın yüksek bir yerinden karpuzları kah bırakarak, kah atarak deneyler yapar. Başkalarına yaptıklarını anlatmaya çalışsa bir kısmı onu sallamaz, bir kısmı ise çoluğu çocuğu “herhalde bir hayır vardır” diyerek ders alsın diye buna gönderir. Zamanla kendini bu öğrenme ve aktarma işine iyice kaptırır. Artık o öğrenen ve aktaran olmuştur. Başkaları da ona katılır. Arada demokrasinin ruhu gereği, ilham kaynağı olan bir takım “baykuş ruhlular” zehirlenir. (Arada bir filozof öldürmeyen bir demokrasi demokrasi değildir.) Bunlar “karga ruhlular” için travmalar yaratacak, aralarında bölünmelere yol açacaktır. Kimisi “liseli” olur, kimisi “akademisyen”. Ama ve lakin, akademisyen baki kalır. Yaptığı iş aslında kendi ürettiği üzerinden başkalarını rahatsız etmekten başka bir şey değildir (Karga ötüşünü seven bir kişi bile tanımadım daha.) Bazen kendini duruma kaptırıp baykuş ya da angut gibi davrandığı olur, ancak kargalık bakidir.

Akademisyenin yaptığı, “ölülerin” geride bıraktığı şeyleri didikleyerek onlardan öğrenilecek bir şeyler çıkartma eyleminden başka bir şey değildir. Filozof belli zamanlarda (özellikle geceleri) bilgelik üretip geri kalan zamanlarda saçmalar. Bu mükemmelliğin bedelidir. Saçmalamak bilgeliğin anlaşılmazlığını imleyen halidir. Angut olan insan ise (türsel-varlık halinde insan) ise karga ve baykuşların aksine uçamıyordur. Öyledir sadece. Ona kalan uçamamasını yaşayarak anlamak ve başkalarına anlatmaktır.

Yukarıda anlatılmaya çalışılan üç tarz-ı uçuş imgesi her insanda mevcuttur. Toplumsal konumlanma bu insanı bu hallerden herhangi birine sokabilir. Önemli olan kompleks geliştirmeden durumun gerçekliğini fark etmek ve ona göre davranmaktır. Bazen kargaların da uçması gerekir.

*Şu dizeler belki bu imgelemin bilimseliğinin ötesine geçmek açısından anlamlı olabilir: “Akın var/güneşe akın!/ Güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!” Nazım Hikmet’in işbu dizelerinde imkansıza dair bir hırs ve istek görmek mümkün. Elbette Nazım’ın yeri geldiğinde dizelerine korkunç bir fütürizm yansıttığını düşünürsek, ister istemez “imkansıza ve yakıcı sona doğru umut dolu bir uçuşu” hayal ettiğini görebiliyoruz. İkarus’un ve onun mitinden devşirilen “kompleksin” yukarıdaki dizelerin hissi ile alakası şudur: İmkansızı istemek ve gerekirse yanmak. Ancak dizelerde var olan bir “İkarus kompleksi” değildir. Bilakis ortada amaca (güneşin zaptı) ulaşma eylemine dair “umut” (Umut nedir?) aktarılmaktadır. Yani dizelerde imkansızın gerçekleşeceğine dair inanç ile kendini beğenmişlikle “bir anlığına yanıp sönme” birbirinden oldukça farklı şeyler. (Nazım Hikmet’in İkarus kompleksi olduğunu falan söylemeyip sadece bu kompleksin metinsel düzlemde bir örneklenmesini yapmaya çalıştım.)

Reklamlar