Neden korku filmi izlemiyorum?

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

“Korkmamalıyım. Korku, aklın katilidir. Korku, topyekûn yok oluşa götüren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim.” Frank Herbert, Dune (1965)

Ali cmyk
Çizim: Elif Mercan

Kurgu karakter Paul Atreides, kendisinin evreni geleceğe taşıyacak mesih olup olmadığını öğrenmeye gelen bir rahibe/cadı tarafından sınava tabi tutulurken, aklından yukarıdaki sözleri tekrarlar durur. Rahibe Paul’ü elini bir kutuya sokması için ikna etmiş; ardından Paul’ün kutudaki eline bir iğne ile dokunmuştur. Rahibe sınavın bir aşaması olarak Paul’ün beynine psişik işkence uygulamaya başlar. Paul için bu işkencenin en önemli etkenleri eline dokunan iğneden yayılan büyük acı ve bu acının kendisini öldürmesinden korkmasıdır. İçgüdüsel olarak elini kutudan çıkartıp kurtulmak ister. Ancak elini hareket ettirirse iğne eline batacak, iğnedeki zehir kendisini gerçekten öldürecektir. Paul kendine yaptığı telkinle acının sadece zihninde olduğuna inanmayı başarır ve elini kutudan çekmeyerek sınavın sonuna kadar dayanır. Paul’ün burada duyduğu ilk korku, korkuya yenilme korkusudur (1). Bu korku oldukça akla yatkındır; ele batan zehirli bir iğne ve sonsuz bir acı vardır. Dehşet yaşadığı acıyı tam olarak anlaması ve bunun korkusunu hissetmesi, panik ise bu korkunun bedenini ele geçirmesi olacaktır. Bu yüzden paniğe veya dehşete kapılırsa ölecektir.

Yani Paul’un korkusunun temelinde hayatta kalma içgüdüsü vardır. Paul kendine korkusunun bir illüzyon ve bu sebeple akıl dışı olduğunu kanıtlayabildiği için hayatta kalmayı başarır. Yani korku ona hayatta kalmasına yönelik bir savunma mekanizması olarak uyarıda bulunmuş; Paul de bu uyarıyı korkunun kendi kontrolünü yitirmesine izin vermemek için kullanmıştır.

Yani korkunun zararlı ve yararlı yanları vardır. Zararlarını kendini kaybetme, geleceğe ve olacaklara dair endişe ile hareketsizleşme olarak görebiliriz. Peki o zaman yararları nelerdir?

Korku insanı tehditlere karşı ayık tutar. Korkunun binlerce yıllık evrimimizin bir sonucu olduğunu rahatça iddia edebiliriz. Atalarımızdan miras kalan, yırtıcılara, yabancı bitkilere, soğuğa, sıcağa, hastalıklara karşı duyulan korku kendimizi ve çocuklarımızı korumamıza yardımcı olur. Bozuk gıdalara, zehirli mantarlara, aşırı hızlanan bisikletlere, serseri salıncaklara ve hatta düşmanlaşmış insanlara karşı kendimizi korumamızın yararımıza olacağını söyleyebileceğimize göre, korkunun bireysel hatta toplumsal işlevi olduğundan da bahsedebiliriz.

İnsanlık tarihine baktığımızda bir toplumun bireylerinin ve gruplarının o toplumda var olabilmek için sergiledikleri davranışların korku duygusu ile önemli bir bağlantısı olduğunu da iddia edebiliriz. Ya gelecek sene kurak geçerse? Haydi gıdaların bir kısmını sonraya saklayalım. Ya komşu insan topluluğu bize ait doğal kaynakları ele geçirmek isterse? Haydi gelin elimizdeki savaş gereçlerinin ve aramızdan bu gereçleri kullanabilenlerin sayısını arttıralım. Ya içimizden birileri aynı toplumdaki diğerlerinden farklı olduğuna inanıp bizi yok etmeye kalkarsa? Haydi bir anayasa yazıp, birbirimize karşı denge mekanizmaları oluşturalım. (Tarihte uygulanan diğer ve daha karanlık çözüm yollarını ise açıklamama gerek yoktur diye umuyorum.)

Hala daha akla yatkın, rasyonel korkulardan bahsettiğimi fark etmişsinizdir. Yani açlık, soğuk ve öteki insan gruplarından korkmak hayatta kalmak açısından bize oldukça faydalı olabilirken; aynı zamanda rasyoneldirler. Bu korkuları aşırı ve irrasyonel bir noktaya taşıdığımızda ise şöyle şeyler olabilir: Gelecek birkaç gün içinde aç kalacağımızı düşünüp bakkal raflarında bir şey bırakmayacak kadar gıda satın almak, hava ne kadar ılık olursa olsun üşür diye çoluk çocuğa on kat kazak giydirip en sonunda aşırı terlemeden zatürre olmasına sebep olmak, insanın insana edebileceğinden korkup, insana insanın etmeyeceğini yapmak… Hatta bütün bu korkulara yenilip hissizleşmek ve hiçbir şey yapmamak.

Yani insan etrafından ve kendinden korkar. Zehirli mantarlar, insan grupları ve başıboş salıncaklar gibi örneklerde etrafa yönelik bir bilinmezlik söz konusuyken, ikincisinde insanın kendini tanımaması söz konusudur. Örnek verirsem: Bundan birkaç sene önce gördüğüm bir kabusta evime hırsız girdiğini fark etmiş, hırsızın peşinden koşmuş, kendisini koridorda kıstırıp üzerine atılmış, hırsızın suratındaki kar maskesini (bilinçdışı imgelemler toplumsal önyargılardan etkilenmez mi sandınız?) çıkardığımda hırsızın kendim olduğunu görmüştüm. O noktada kabustan kan ter içinde kalkınca bunun gerçek olmadığını idrak edebilmiştim. Oturup bu rüya üzerine düşündüğümde ise rüyanın ciddi bir korku duygusu ile yoğurulduğu ve bu korkunun kendime yönelik olduğu sonucuna varmıştım.

Peki gerçekten kendimden korkuyor muyum? Kendimle ilgili beni ne korkutuyor olabilir? Yaptıklarım mı? Yaptığım ve olmuş bitmiş şeyleri biliyorum, öyleyse geçmiş olamaz. Peki ya gelecek? Olabilir, çünkü gelecek gerçekten bir bilinmezlik perdesinin altında. O yüzden geleceğin getireceklerine dair korku duymam kabul edilebilir sayılır. Paragrafın başındaki soruyu başka türlü sorsam ve “bilincimin dışında, beni uykumdan dehşetle kaldıracak ve meselenin kendimle ilgili olduğunu gösterecek ne olabilir?” desem? Birkaç adımda beni korkutan şeyin kendim olduğunu; kendi irademle yapıp yapamayacaklarım olduğunu fark ederim. Zira kabusumdaki fail nesne benim. Üstelik bu kâbusu korktuğum için görmedim; bu kabusu gördüğüm için ondan korktum. Öyleyse burada bilinç dışımın bana kendimle ilgili bir bilinmezliğe dair bir şeyi beni korkutarak anlattığını düşünebilirim. Yani akıl dışı korkularımın sebebi benim. Ama o korku bana akıldışı değil akla yatkın bir şeyle ilgili bir şeyler söylemeli.

Peki ya geri kalan herkes? Bir an için düşünürken yapılan en temel hatalardan biri olan “herkesi kendi gibi sanma” hatasına düşelim. Bu hata bize herkesin aslında ilk olarak kendinden korktuğunu ima edecektir. Buna göre, herkes kendi gündelik hayatında, o hayata ve o hayatın dışında dönen hayatlara dair benzer korkular duyar. Bu korkular ise asıl olarak o korkuyu duyanın kendinden kaynaklanmaktadır. Yani insanlık kendi tarihi boyunca yaptığı her şeyde, kendi korkularının ve bu korkuların kaynağı olan kendisinin izlerini bırakır.

Gelin bir an için yaşadığımız küreselleşmiş Dünya’daki hayatlarımıza dair korkuların bir kısmını düşünelim: 4. endüstriyel devrimden sonra yapacak iş bulabilecek miyim? Amerika Birleşik Devletleri ve Kuzey Kore birbirinin kafasına nükleer bomba atmaya kalkışacak mı? İçtiğim su temiz mi? Kutuplar eridiğinde kutup ayıları bizi yemeye mi gelecek? Yarın öbür gün kimbilir neye kızmış ve kendini başkalarının hayatına topluca son verebilecek kadar haklı hisseden biri içinde bulunduğum otobüs durağını havaya uçuracak mı? Çocuğumun da benim yaşadığım hayat gibi çeşitli güzellikler ve korkunç şeyleri yaşamak zorunda kalacağı bir geleceği olacak mı?

Bütün bu sorulara bakınca gerçekten doğa, yiyecek, su, soğuk gibi dışsal faktörlerin varlığı veya yokluğundan değil, kendimizden korktuğumuzu düşünmeye başlıyorum. İnsanlık olarak gerçekten de insanlardan ve insanlıklarından korkuyoruz. Yani tekil olarak hastalıklar, özel veya kamusal idarecilerin yapabilecekleri, açlık, susuzluk gibi küçük ve tek tek şeylerden korkmak yerine, hepsini bir bütün halinde soyut bir insanlık korkusu olarak yaşıyoruz (2). Korkularımızın neden kaynaklandığına ve korkunun anlatması gereken şeye değil, korkunun kendisine ve kaynağına odaklanıyoruz. Korku bizi hayatta tutmaya yarayan bir şey olmaktan çıkıyor. Onun yerine aklımızın katili oluyor. Çok korkuyoruz. Korkudan kafayı yiyoruz. Peki ya korkunun kendisinden korkup bir an için işaret ettiklerine baksak, yani korkumuzla yüzleşsek ne olur? Herhalde korkumuzdan ölmezdik.

Peki ya asıl konumuz olan korku filmlerine gelirsek? Korku filmi izlemiyorum, çünkü bir de ekrana zart diye zıplayan ve bir yandan patlayan seslerle kendini gösteren şeyler yüzünden korkmama gerek yok. Şu hayatta yeterince şeyden korkuyorum zaten. Kalsın.

(1) Franklin Delano Roosevelt, 4 Mart 1933. Rossevelt’in kullandığı tam cümleyi şöyle çevirebiliriz: “Öyleyse ilk olarak, korkmamız gereken tek şeyin korkunun ta kendisi -o insanın geri çekilmeyi ilerlemeye dönüştürecek iradeden mahrum bırakan isimsiz, insafsız, mesnetsiz terör- olduğuna dair inancımı vurgulamam gerekiyor”. [Burada terör sözcüğü aşırı halde korku olarak kullanılmıştır. Roosevelt bu sözleri ettiği dönemde “terör” sözcüğü bugünkü anlamıyla kullanılmamaktaydı.

(2) Bu noktanın daha iyi anlatımı için lütfen Slavoj Zizek’in Sapığın İdeoloji Rehberi adlı yapıtına bakınız. Zizek’in bakış açısından yaklaşırsak, korkularımızı tekil ve soyut bir hale getirmek, korkulan şeyin o haliyle anlaşılmasını sağlamasıyla gerçekliğe daha basit bir bakış sağlar.

Reklamlar