Yanar-donar hikayeler: Game of Thrones

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

beril çizim
Çizim: Beril Açıkgöz

Bu yazıda kısa öykü ve televizyon senaryosu yazarı George R.R. Martin’in 1996’da yayınlanan A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı eserinin, 2011’de romandan yapılan uyarlaması üzerine yazmak istedim. Adı Game of Thrones (Taht Oyunları) olan bu dizi popüler okuma nesnesi köşe yazısı olan, yazdığının dizisi çekilmeyen yazara insan muamelesi yapılmayan dünyamızın popüler kültür ortamlarını yaktı kavurdu. Öyle ki dizi romanın hem popülarite hem de içerik olarak önüne geçti. Dizi 5. sezonu itibariyle romanda anlatılan senaryonun ötesine giderek hem romanda cevaplanmamış bazı soruları cevapladı, hem de farklı noktalara gitmeye başladı.

Yazıyı romandaki öykünün (özetlenemez yoğunluktaki) içeriğine ayırmak yerine içerik üzerinden yapılan uyarlamalara ve bunlardan oluşan bir seçkinin tartışılmasına ayırmayı tercih ettim. Zira ne “kitap mı dizi mi” tartışmasına girebilmem ne de dizinin popülerliğine binaen ortaya çıkan haklı “popüler olanı sevmek zorunda mıyım?” çıkışına, ya da buram buram hipsterlık kokan “popülerse murdardır” tavırlarına dair derinlikli yorumlarda bulunabilmem mümkün değil. Buna bir de hem diziyi izleyen ve/ya kitabı okuyanlar, hem de izlemeyenler ya da okumayanlar için anlamlı bir yazı yazmanın imkansızlığı eklenince, kendi keyif aldığım uyarlama noktalarının öne çıktığı bir yazı yazmayı tercih ettim. Bu yolda kitaptan çeşitli dipnotlarla veya alıntılarla örnekler de sunacağım. Ancak devam etmeden önce bir uyarı yapmam gerekli: Ne bir sinema uzmanıyım, ne de psikanalizden zerre kadar anlıyorum.

Öncelikle an itibariyle beş kalın kitap uzunluğundaki Buz ve Ateşin Şarkısı’nı bir roman olarak çok sevdiğimi ve bu yazının yazıldığı tarih itibariyle yedi sezona varmış dizi uyarlamasını da gayet başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Romanın temeli romanın geçtiği dünyanın çeşitli mitlerinin sunumu ve bu mitlerin romanın geçtiği zamanda anlamlandırılmasına dayanırken, dizi anlatılan mitlerin yapısökümüne uğratılmasına dayanan anlatım teknikleri uyguluyor. Anlatımın temel kuralı ise “Çehov’un Tüfeği” diye adlandırabileceğimiz, “eğer hikayede bir öğe sunuluyorsa o öğe hikaye içinde bir işe yaramalıdır” diye özetleyebileceğimiz, senaryodaki ayrıntıların senaryoyu anlatım açısından desteklemesi. Bu noktada dizinin Hollywood merkezli kültür endüstrisindeki yerini belirlemeye çalışmadan önce, görüntü-müzik-metin üzerine kurulu çokmetinli ve postmodern bir yere oturduğundan bahsetmeliyim. Zaman-mekan’da ve anlatıcılarda birlik yerine çokluk, fetişleşmiş mit bozuculuğu ve ironi takıntısı açısından tipik bir postmodern anlatı olan dizide görüntüler, müzikler ve içerik birbirini tamamlıyor ve böylelikle dizi, günümüz liberal siyasi kültürünün çok da zorlanmadan sarılacağı bir söylem sunuyor. Bu söylem, öyküdeki mitlerin yapı bozumuna dayanan bir analiz ile üretiliyor.

Örneklersek adını Thormund Devbelası olarak Türkçeleştirebileceğimiz karakter, kendisiyle ilgili bir hikaye anlatır. Romandaki hikayeye göre Thormund fermente süt içeceğini (kımız?!) fazla kaçırdığı bir akşam kar fırtınasına sevgilisi olan bir kadını bulmak için çıkmış, o sırada bir ayıyı sevgilisi zannedip onunla hoş bir akşam geçirmiştir (zoofili?!). Üstelik bir süre sonra başkaları ormanda yarı ayı, yarı Thormund bir takım yavrular görmüştür. Dizide ise hikayenin aktarıldığı sahne Thormund ve akıncılarının savaşa gitmesinden hemen önce geçer. Thormund hikayeyi yine ballandırarak anlatırken bir başka karakter araya girer: “Ayıyla falan sevişmediğini biliyom! Ayıyla falan sevişmediğini sen de biliyon!…” Bölümün sonunda savaşı kaybederler; Thormund esir düşer. Bu ayı hikayesi dizide parçalanmıştır. Daha sonraki bölümlerde üçüncü (ve ayı arketipi üzerinden sunulan) bir karakterle ilişkisini sürdürmek için kullanılır. Romanda mit, mit olması için sunulur: Thormund’un başına doğaüstü bir olay gelir ve bu onun mitik/kökensel kimliğinin özü olarak sunulur. Thormund’un karakterinin temel özelliklerini ayı ile olan ilişkisinden çıkartarak hayal etmemiz için bize bu bilgi sunulmuştur. Dizide ise bu bilgilerin verilmesinin amacı, ironi yapmaktır. Ortada ne ayı vardır, ne de doğaüstü bir olay. Sadece adamın teki kendiyle övünüyordur. Mitik hikaye ona girdiği savaşta yardımcı olmayacaktır. Mitlerle gerçeklik, armutlarla elmalar birbirinden ayrılmalıdır. Yani romanda mitler bir karakterin arketip kökenine, dolayısıyla davranışlarının anlamına ışık tutar. Dizide ise bu mitler senaryonun akışında birer öğe olarak parçalanır ve hikayenin devamı için kullanılır. Diziyi başarılı bulduğum şey ise Hollywood endüstrisinden çıkma fantastik/bilimkurgu eserlerde görmeye hiç de alışık olmadığım bir biçimde hikayeleri mit anlatımına indirgemektense, mitlerin parçalanmış hallerini yaratıcı bir şekilde kullanabilmesi. Hollywood ile ilgili bağlantıyı biraz aşağıda detaylandıracağım.

Bella Habip’in dikkat çektiği gibi analizin alıcısı analizi yapanın “ona anlatmak istediği bilinçli hikayesinden çok, hikayeyi anlatırken kullandığı kelimelere, kimi detaylara, konuşma biçimine yani denetimin olmadığı noktalara dikkat eder…” (1) Romandan diziye uyarlama söz konusu olduğunda dizinin yapımcıları ve yazarları kitapta rahatça betimlenebilen öğeleri dekor, kostüm, oyunculuk ve müzikle anlatma yoluna gitmişler. Yani popüler izleyicinin asli olarak odaklanmadığı ayrıntılar anlatımın bir parçası olarak sunuluyor. Romandan çok farklı bir hikaye sunan dizinin bu kadar başarılı olabilmesinin sebebi belki de bu: Sürükleyici ve şok edici, bilinçli aktarılan ve bilinçli olarak takip edilen olay örgüsünün, bilinçli takip edilmeyen anlatım öğeleriyle tamamlanması… Başka bir deyişle anlatılan şeyin ne olduğu yerine nasıl anlatıldığının vurgulanması ve anlatımın öne alınması. Buna güzel bir örnek olarak dizi DVD’lerine ek olarak gelen kamera arkası görüntüleri, yapımcıların ve teknik ekibin yorumları ile romanı okumayanlar için oldukça kaliteli animasyonlardan oluşan “Westeros Efsaneleri ve Tarihi” videoları (2). Bu videolar romanı takip ederek mitleri izleyiciye aktarmakta, dizinin kendisi ise yukarda söylediğim gibi bu mitleri yıkmaktadır. Bütünlüklü bakıldığında dizi, romanın çoklu medya olanaklarını sonuna kadar kullanarak uyarlanmasına dayanan, hem popüler tüketime hem de derinlikli incelemelere olanak veren bir kültür ürünü olarak öne çıkıyor. Tabii bunun tersini de söylemek mümkün. Dizinin akışı içinde ipuçlarının çok fazla olması ve dizi formatının bu ayrıntıların hemen akıldan çıkmasına izin verecek ölçüde akıcı olması anlaşılırlığı zorlaştırıyor.

Dizinin Hollywood anlatıları açısından durduğu yer ise büyük oranda Peter Jackson’un Yüzüklerin Efendisi uyarlaması sonrasında ortaya çıkmış, tepe noktası genelde iki ordunun birbirine girdiği epik savaş sahnesi olan fantastik kurgu/bilimkurgu filmi türüne attığı şerhle ilişkili. Açıklamak gerekirse, bu tip filmlerde Slavoj Zizek’in, Steven Spielberg’in yönettiği 1975 tarihli Jaws filmi üzerinden anlattığı gibi, kimliği belli “büyük öteki” (3) ile yapılan bir savaş sunumu yapılır ve bu savaş sonucunda iyiler kazanır, kötüler (büyük öteki) kaybeder. Bu savaş sahnelerinde iyi ile kötünün mücadelesi ön plandadır ve savaşın aslında ne olduğuna dair anlatı geri planda kalır; aslolan filmin söyleminin dayandığı ideolojinin onaylanmasıdır. Dizinin 6. Sezon 9. bölümü olan “Battle of Bastards” (Piçlerin Muharebesi) yukarda bahsettiğim şerhin sunulduğu yerdir. Bu bölümde arka arkaya sunulan iki savaş sekansı birbirine tamamen zıt iki örnek sunar. Birincisi bir “öteki” ile yapılan “temiz” bir savaşı sunarken, ikincisi alabildiğine “kirli,” kaotik ve korkunçtur. Dört bir yandan oklar yağar, binlerce ceset tepeleme birikir, izdiham yaşanır ve insanlar sadece kılıç ve mızrak yaralarından değil havasızlıktan ölür. Hani savaş korkunç bir şeydir ya; işte savaş öyle bariz kötü olan bir “büyük öteki” ile yapılmaz.(4) Savaşı insanlar yapar. Savaş cinayettir. Belki de romanın ve kitabın içerik açısından başarısı buradadır: Korkunç gerçekliği, kurgu araçları ile olanca korkunçluğunda sunabilmek… Benzerine Hollywood’dan gördüğüm kadarıyla sadece yine Spielberg’in 1998 tarihli Saving Private Ryan (Er Ryan’ı Kurtarmak) filminde rastladığım bir sahne ile dizi, fantastik/bilim kurgu türünü, artık kabak tadı vermiş “temizliğinden” kurtarmak namına iyi bir örnek sunmuştur diyebiliriz. Aynı şekilde dizinin içerik ve anlatımda genel olarak takındığı cüretkar tavır “Hollywood Marxizmi”ne (5) iyi bir örnektir demek mümkün.

Kitap ve dizinin popüler kültüre vurduğu damgayı farklı yerlerde görebiliyoruz. Dizi başka dizilere, pornografik uyarlamalara, parodilere, ciddi ekonomik yorumlara (6) ön açmış durumda. Roman için yazılmış şarkılar sayısız uyarlamaya, uyarlamaların uyarlamalarına ve de onların uyarlamalarına maruz kalmakta. Youtube amatörleri ve profesyonelleri Game of Thrones öğelerini uyarlamakla iştigal etmekte. (7) Oyun firmaları dizi öğelerini oyunlarına doldurmakta.

Gelgelelim benim açımdan bu uyarlamaların en vurucu noktası duyguların aktarımı. Diziye dair yukarıda bahsettiğim anlatım tekniklerinin ve amatörlerin yaptığı uyarlamalarda ayrıntıları ön plana alanların yaptığı işlerin oldukça lezzetli olduğunu söylemeliyim. Kurgu araçları ile aktarılan duygu durumları hem romandan hem de diziden aldığım zevki arttırıyor. Elbette romanı kuşatan Makyavelyen atmosferi de atlamamalıyım. Örnek olarak kitapta en keyif aldığım ve sürekli tekrarlanan “Kış geliyor” atasözünün ilk elden anlamlandırılması olan şu kısmı paylaşabilirim. Anlatım hem roman hem dizide bulunan karakterlerden Jamie Lannister’in perspektifinden yapılmıştır. Uyarı: Minik bir spoiler içerir!

Nehirülke’de kar vardı. Burada kar yağıyorsa, Lannisport’ta da yağıyordur, Kral Şehri’nde de. Kış güneye ilerliyor, ve ambarlarımızın yarısı boş. Eğer kalmışsa tarladaki ekinler mahvolmuştur. Başka ekin ekilemez, son bir hasat yapma ümidi boşuna. Kendini babası olsa memleketi doyurabilmek için ne yapacağını düşünürken buldu; Tywin Lannister’ın öldüğünü hatırlamadan önce. (8)

Karakterimiz Jamie’nin hissettiği çaresizlik, kış geldiğinde yaşanacak açlığın derecesine dairdir. Bu kıtlığın sebebi olan savaşın baş aktörlerinden babası Tywin’i hatırlayan Jamie’nin çaresizliği, içinde ironi de barındırır. “Kış geliyor” diye anlatılan şey romanın gerçekliğinde yıllar süren yazdan sonra yıllar süren kışların gelmesidir, soğuk, açlık ve ölümdür, ideolojik bir büyük öteki değil. Elbette bunun tam tersi yorumu yapmak da mümkün.

Sonuç olarak romanı ve filmi anlattığı şey ve anlatış şekli açısından değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan baktığım zaman A Song of Ice and Fire ve Game of Thrones’un aradığım gerçekçiliği kendi evreni içinde tutarlı bir şekilde sunduğunu görüyorum. Siyasi olarak yeri geldiğinde kavgalar çıkartmış ve haklı olarak da sürekli sorgulanan bu ürünlerin asıl derdinin, popülerliğinin ortasında anlaşılamadığını düşünüyorum. Asıl dert şudur: Mitler nasıl geçmiş üzerinden bugüne ulaşmış kaynakçalar ise, yeri geldiğinde yıkılır ve yerlerine yenileri kurulur. Önemli olan mitle olan ilişkimizi bizim nasıl belirlediğimizdir. Mitler bizi bir metne indirgeyen anlatılar değil, kendi kökenimize dair bir fikir veren kaynaklardır. Herkes hayatını kendi kurar. Geri kalanı bir varolma mücadelesidir. Bir “büyük öteki” ancak bu açıdan anlamlanır. Bu açıdan mitlerin toplamı olan tarih büyük ötekilerle mücadelelerin değil, ezilmişlerin ve aşağılanmışların hikayeleri olarak anlatılmalıdır. Zira kitabın ve dizinin öne çıkan karakterlerine baktığımız zaman, kendi kökenlerinden çıkardıkları anlamı hayatta kalmak için gereken bilgiye dönüştürebildikleri için orada olduklarını görürüz. Kalanlar ise yanar döner bir oyunun içinde ölüp giderler. Ölüm ise korkunç bir sondan öte o kurgu dünyanın karakterleri için keder ve budalalıktan ibaret bir hayatta varılmış merhametli bir sondur. (9)

(1) Alıntıdaki vurgu yazara aittir. Bella Habip, 2016. “Psikanalizin İçinden” Yapı Kredi Yayınları

(2) Her sezon için ayrı ayrı yapılmış ve uzunluğu birer saati bulan bu videolar, dizi karakterlerinin perspektiflerinden sunulmakta. Türkçe altyazı bir versiyon Youtube’da bulunmaktadır.

(3) Tam anlatım için bakınız: Sapığın İdeoloji Rehberi (2012); ilgili sahne burada.

(4) Belirtmeliyim ki Game of Thrones dizisi de 7. ve gelecek sene yayınlanacak olan 8. sezonu içeriği itibariyle bu tuzağa düşme tehlikesine girdi. Ancak romanda bu tuzağı aşmaya yarayacak içerik öğeleri bulunmakta.

(5) Kavram Slavoj Zizek’e ait; ilgili sahne burada.

(6) Bakınız: Game of Thrones: Economics of Westeros

(7) Bunların en başarılı örneklerinden biri roman için yazılmış ve dizide es geçilmiş olan “Last of the Giants” adlı şarkı. Edoardo Morelli yorumu burada.

(8) A Feast for Crows. Çeviri bana ait.

(9) Bkz. Friedrich Nietzche, Tragedyanın Doğuşu: Midas ve Daemon arasındaki sohbet kısmı.

Reklamlar