Bir büyükşehir masalı: ekonomik rantın kutuplaştırdığı komşular

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Günümüzde kentler kontrol edilemez hızlarda büyürken, aynı kentte yaşayan farklı topluluklar da her geçen gün birbirinden kesin ve keskin sınırlarla ayrışmaya devam ediyor. İstanbul gibi kentler, bir araya gelemeyen, birbirinden korkan, fakat birbirine sadece komsu hayatlar süren topluluklar arasında paylaşılamayan bir meta haline geliyor. Birbirine komşu ve farklı hayatlar yaşayan bu topluluklar, birbirlerine sataşıyor, birbirlerini farklı “silahlarla” tehdit ediyor, sonuç ise kendi içine daha da kapanan ve kendinden farklı gördüğü ya da tanımadığı diğer gruplarla arasında daha da keskin bariyerler oluşturan “faşist cemaatler”…

Yazımın içeriğini tasarlarken Mirgün Cabas´ın sunduğu Her Şey programını izliyordum. Tophaneli grupların asker uğurlaması bahanesiyle Cihangir’deki mahalle sakinlerine “sataştıkları,” onlara “laf attıkları,” gözdağı vermek amaçlı silah kullandıklarının tartışılması ile başladı program, Ayşe Arman’ın “Cihangir´deki Taciz Timi” yazısına referans verilerek. Arman’ın 4 Şubat 2016’da kaleme aldığı yazısında 18-25 yaş arası 70-80 kişiden oluşan ve Tophaneli oldukları düşünülen bir grubun, bir Pazar akşamı 21:00 suları Cihangir’e “Ya Allah, bismillah, Allahu ekber!” naralarıyla girip Cihangirlilerin “asabını bozmak için” ya da “bozacak şekilde” torpil attıklarını, sonra kafelerde oturanlara “aptal aptal bakma” diye laf attıklarını, Cihangirli mahalle sakinlerinin ise bu provokasyonlara karşı tepki vermeyip, bir şey yapmadıklarını anlatıyordu ikinci ağızdan. Arman bu gruplara “taciz timleri” ismini koymuş. Keza, bu gruplar bir başka grubu provoke ederek ortalığı karıştırmak istiyormuş; Gezi olayları, Hürriyet baskını da bu savını destekleyen örnekler…

24 Şubat 2016 tarihli Her Şey programında ise Cabas, bu olayların münferit olmadığını anlattıktan sonra, sözü önce Cihangir Platformu üyesi Elvan Kıvılcım’a ardından da Tophane Haber Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Güzel’e verdi. Kıvılcım, tekrar eden bu olaylardan birisine kendisinin şahit olduğunu ve olaylarda taciz ve saldırının da vuku bulduğunu anlattı. Semtte canlı yayındaki bir programda ağzına almak istemeyeceği türde küfürler edildiğini söyledi.

Söz hakkı Güzel’e geçtiğinde ise, kafamda oluşan resimde soru işaretleri belirmeye başladı. Cihangir kozmopolit bir semt, keza Tophane de öyle. Yani, farklı sosyo-kültürel gruplar, farklı yaşam tarzları, farklı inançlar, farklı ekonomik sınıflar, farklı etnik kökenlerin bir arada yaşadığı mahalleler her ikisi de. İstanbul gibi büyük pek çok şehrin geçirdiği bir sürecin sonunda ortaya çıkan sosyal bir olgu bu. 90’larda kentin çeperlerinde villalar ve daha düşük yoğunluklu, bahçeli toplu konut alanlarına yerleşen orta-orta üst gelir grupları, İstanbul’un komşuları Tekirdağ ve Kocaeli sınırlarına kadar genişlemesi ve artan nüfusun bu dağınık yerleşimini çevre yollarının kaldıramaması ile birlikte, 2000’den sonra yeniden kent merkezlerinde kendilerine yer aramaya başladılar. Cihangir, Tophane gibi mahalleler ise ulaşılabilirliği ile cazibeli hale gelince, orta-orta üst gelir grupları, kent çeperlerine taşındıkları sıralarda buralara yerleşen düşük gelir grupları ile komşu oldular.

İşin ilginci, bu entelektüel grup yeni komşularını benimsemeye, hatta onlarla birlikte yaşamaya (ara sıra ayakkabılarını kapının önüne koymalarından şikayet etmekle birlikte) oldukça hoşgörülü iken, daha muhafazakar bir karakter sergileyen ve kentsel ekonomik sistem içerisinde varlık savaşlarını halen sürdürmekte olan düşük gelir grupları yeni komşularını o kadar kolay benimseyemediler. Nasıl benimsesinler ki?

Sorun, sadece farklı yasam tarzlarıymış gibi anlatılıyor çoğunlukla. Oysa, değil. Daha doğrusu, tek ve birincil sorun bu değil. Sorun, yeni “entel” komşuların bölgedeki kiraları arttırıcı etkilerinin olması. Bu artıştan elde edilen kâr, buraları mesken edinmiş olanlarla hiçbir şekilde paylaşılmıyor.

Hoş bir tesadüftür ki, bu haber programını izledikten hemen sonra, 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali´nde Frederick Wiseman´in yönetmenliğini yaptığı Jackson Heights´a yetişmek için yola koyuldum. Jackson Heights, New York´ta bir mahalle; ancak dünyanın etnik ve kültürel anlamda en zengin yerleşim yerlerinden birisi. Söz konusu New York ve etnik çeşitlilik olunca, kaçak Meksikalı göçmenler de, Nazi Soykırımından kaçıp burada yerleşmiş ve bu soykırımda yitirdikleri atalarını kendi kurdukları ve yasatmaya çalıştıkları mahalle sinagogunda anmaya çalışan Musevi cemiyeti de mahallenin birer unsuru. Bunca farklılığın bir arada uyum içerisinde yaşamalarını sağlayan şeyin ne olduğunu sorguladım ben filmi izlerken; Her Şey’de kısa süre önce izlemiş olduğum tartışmanın etkisi altında.

New York´un ekonomik rekabet sistemine dahil olamamış ya da sistem tarafından dışlanmış grupların yaşadığı bir mahalle Jackson Heights. Birbirlerinin geldikleri ülkelerin isimlerini ilk defa duyanların yaşadığı bir yer burası. “Hani günde üç kere ibadet edilen bir din var ya, o dinden olanlar” diye Müslüman pizza restoranı işletmecisi patronunu tarif ediyor, bir hafta önce kovulduğu için hakkını nasıl araması gerektiğini soran bir Kolombiyalı, Latin kökenlilerin toplandığı bir mahalle forumunda.

190 dakika süren belgesel boyunca, o kadar farklı grupların forumlarından sahnelere yer verildi ki, filmi takip etmekte zorlandığım yerler olmadı değil. Ancak, bu kadar farklılığın bir arada bu kadar uyumlu yaşayabilmesinin de alt metinlerini her forumda incelemek mümkündü. Jackson Heightslılar, New York’ta Brooklyn, Flushing, New Jersey gibi diğer yerleşim alanlarında uygulanmaya başlanmış olan BID (Business Improvement District) programına ortak bir karşı çıkış gösteriyorlardı.

Bu program, küçük işyeri sahiplerinden belirli bir süre boyunca küçük meblağlarda senelik ücretler alarak, mahalleyi güzelleştirip cazibe merkezi haline getirmek için yatırımlar yapmak üzerine kurulu. Ancak, kendilerinden önce bu uygulamaya tabi tutulmuş diğer yerleşim yerlerinde neler olduğunu izleme şansı elde etmiş olan Jackson Heightslılar yapılan “güzelleştirme” yatırımlarının beraberinde artan kiralar getireceğinin bilincindeler. New York´un çiğnemeden yutmaya hazır olan ekonomik rekabet sisteminde bu mahallede yer edinebilmiş olan o küçük işletmeleri tüm farklılıklarına rağmen bir arada tutan şeyin de ellerinden alınmak üzere olduğunun farkındalar. Keza, BID kira artışları ile birlikte küçük işyerlerini artık ekonomik olarak rekabet edemez hale getiriyor ve bos kalan yerlerini de orta ve üst ölçekli girişimler doldurmaya başlıyor. Ceplerinden mahalleyi cazibe merkezi haline getirmek için çıkardıkları paralar ise, küçük işletmecilerin kendi iflaslarını getiriyor. İşte bu senaryoya karşı duruş sergilemek için birlik olmuşlar. Onca inanç, yasam tarzı, cinsel eğilim farklılığı değirmen taşında öğütülmüşçesine görünmez olmuş.

İstanbul’un merkezinde ise iki komşu mahalleli birbirinden korkar halde. Birisi taşkınlıktan, saldırıdan, tacizden, yaşam tarzlarına müdahaleden korkuyor. Diğeri de korkuyor aslında; bunu görebilmek lazım işte. Diğeri de, zaten güç bela tutunduğu bu kentin ekonomik sisteminin iyice dışına itilmekten korkuyor; aç açıkta kalmaktan, evsiz barksız kalmaktan… Korkuları gareze dönüşüyor; toplumsal bir gareze. Sahip olmadıkları ve belki de olamayacakları bir lüksün yanı başında, her an yok olma korkusuyla yüzleşirken. Korkularını dile getirme yöntemi komşularından farklı; basın-yayını kullanmayı, mahalle forumlarını bilmiyorlar. Mahalle kahvesinde toplanmayı biliyorlar ve evet, kabul edilebilir değil dışavurumları bu korkularını, içlerindeki garezi; kabadayılık taslıyorlar.

Ama bir dakika, kabadayılık eski mahalle kültürünün bir parçası değil miydi; ben mi yanlış hatırlıyorum?

Reklamlar