Cevap veremedik

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Teknoloji, sağladığı ulaşılabilirlik ve gerçekleşen iletişimin eşit olamayacağını bize gösterdi. Peki bizler, bize yönelik iletişim teşebbüslerine yanıtsız kalırken ya da geç yanıt verirken aslında neler oluyordu?

En basit anlamda, yetişemiyorduk. Hepimiz yoğun bir CEO ya da magazin dergilerinde boy gösteren cemiyet hayatının ünlü simalarından değildik muhakkak, lakin bizi arayanlar da her daim şirket yöneticileri ya da ajans sahipleri değillerdi zaten. Biricik ailemiz, arkadaşlarımız da oluyordu cevap veremediklerimiz arasında. Fiziksel olarak, güç olarak, zaman olarak gene de yetişemiyorduk. Aslında bize ulaşmaya çalışanların sayısıyla doğru orantılı olarak ulaşabilenlerin ve ulaşamayanların sayısı da artıyordu.

Ulaşılabilirliğimizi her zaman kontrol edemiyorduk ve sinirleniyorduk. Belki sadece bilgisayar başına oturduktan sonra istediğimizde e-postalarımızı kontrol etmek istiyorduk ama akıllı telefonlarımız buna izin vermiyordu. Telefon ayarlarını biçimlendirmek mümkündü ama “ulaşmak isteyip ulaşılmamak isteyen” biz de samimi olmadığımızdan, teknolojik nimetleri göz ardı edemiyorduk. Hem akıllı telefonu reddetmiş olsak bile içinde bulunduğumuz çevreler tarafından anlaşılamıyor, inanılmıyor; ya da iletişim zincirinin dışında kalmanın sonucu olarak dışlanarak cezalandırılıyorduk. İnsanlar teknolojinin nimetleri ile hayatlarını kolaylaştırmak isterlerken, zoru seçen sana ulaşabilmek için kendilerini zora sokmak istememeleri de mantıksız değildi hem.

Diğer yandan, mahrem alanımız sıklıkla ihlal ediliyordu. Bir de bürokrasi içinde “Sağol, almayayım” deme lüksünün olmadığı kişiler, senin dünya ile olan iletişimin kadar yaşama ve çalışma şekillerine de belki sana iyilik ettiklerini düşünerek müdahele ediyordu. Evde sakin kafayla, duş alıp, yemeğini yiyip, müzik açıp, belli bir şeyleri tekrar gözden geçirdikten sonra yapmak istediğin bir iş için sana garip telefon uygulamaları üzerinden ayaküstü pratik çözümler sunuyorlardı. Kabul etmezsen de işi layığıyla yapmaya çalışma isteğin anlaşılmıyor, tam tersine işten kaçıyormuşsun gibi algılanıyordun. Telefonumuzun çekmediği zamanlar ve evde unuttuğumuz zamanlar en büyük çılgınlıklarımızdı. Elimizde olmayan nedenlerden ötürü ulaşılamıyorduk, duymadığımızdan ya da açamadığımızdan değil.

Ulaşılamamak ve ulaşamamak, muhatap olduğumuz kişilerle de bağlantılı olarak endişe verici bir olaya dönüşmüştü. Herkesle oturtulmuş olan iletişim paternleri dışına çıkıldığında da keza öyle. “X genelde mesaj atar, aradığına göre önemli bir şey olmalı” derken ya da aileden gelen her çağrıyı yanıtlamaya çalışırken, “Amaan, Y gene ne danışacak ve bana mesai dışı mesai hazzı yaşatacak, biraz sonra ararım” da diyebiliyorduk. Bazılarının telefonu duyması bir mucize olurken, bazılarının bir kez olsun telefonu açmaması bir krize dönüşebiliyordu. Hatta telefonu açamamış olan bu iki farklı karakterdeki kişilerden ilk bahsedilenin telefonu açmaması onlara bir korunak sağlayan “unutkanlık, dalgınlık” olarak nitelendirilirken, ikinci kişi ise bir şeylere alınmış olabileceğinden ötürü bir mesaj vermek, tavır sergilemek amaçlı açmamış olarak tanımlanıyordu. Whatsapp’tan atılan mesajların görülmesine rağmen cevap atılmamasından ve whatsapp’ta son görülme saatinden yola çıkarak büyük tümevarımlar elde ediyorduk. Büyük çerçeveden bakıldığında acınacak bir halde olduğumuzu bilmekle beraber, iletişim kuramadığın o an birilerine sinirlenirken garip küçük hesaplardan kendimizi her daim alıkoyamıyorduk.

Diğer yandan biz, bize ulaşan insanların sorularını yanıtsız bırakmazken, bazı kişilere ölümüne “hiç” ulaşılamıyor, o kişilerle hiç iletişim kurulamıyordu. Şirket zincirlerini yöneten, toplantıdan toplantıya koşan insanlar değillerdi mevzu bahis kişiler. Öyle krizlerin eşiğinde, elzem olaylar yumağının içindeki kişiler de değil. İş ile ilgili olarak belli kurumlar tarafından halihazırda “görevlendirilmiş” yetkili kişiler de ısrarla hiçbir e-postana, telefonuna, mesajına günlerce/haftalarca “hiç” cevap vermeyebiliyordu. Ya da önemli bir haber beklediğin ve ona göre bir takım adımlar atacağın bir durumdaki kilit kişi, sanki ona mahkum olma durumunun keyfini çıkarırmışcasına, her konuştuğunda sana “yarın” dönme vaatleri verip bir hafta sonra sen arayınca ancak mecburen ses çıkarmış oluyordu. Hadi geçtim bir merhabanın olduğu insanların samimiyetsizliklerinden, yakın çevrenin umarsızlığı da benzer şekilde delirtici olabiliyordu. Bahaneleri de keza öyle…”Kafamda ne diyeceğimi o kadar tasarlamışım ki cevap attım sanıyordum”, “E bir daha arasaydın?!”, “Var ya zombi gibiyim, aynı evde kaldığım annemle konuşmadım bir haftadır”, “Ben mesajlara pek bakmıyorum jnm. Ya, evet gördüm de mesaj atmayı sevmiyorum ne bileyim” gibisinden örnekler uzar gider. “İnsanın kendine mektup yazması ve dönüp dönüp onu okuması yalnızlığın da ötesidir.” diyordu Özdemir Asaf. Kabul, ortada o kadar trajik bir durum yoktu, belki de vardı, bilemedim. Yok ya, sevenimiz yok değil de insanlar düşüncesiz. Sen ise drama queenliğe gönül verenlerden, hayatta kimseyi üzmediğini sanan, hassas mı hassas, kilolu değil iri kemikli. İletişim kurulmamak popüler kültür içinde kişiyi daha bir “cool” kılarken, iletişim kurulmayan insanı “takıntılı, değersiz ve ezik” hissettirmeye başlamıştı. Hepimizin bir “kul” olduğu ve herkesin bir popisinin olduğu günümüz düzeninde ise insan psikolojisi ve iletişim şekilleri en az bu ve öncesi pek çok cümle kadar anlamsız ve garip olmaya devam edecekti…

Reklamlar